Yapay zekânın ‘inkunabula’ dönemi ve ötesi
ILGAZ FAKIOĞLU
Gazeteci
Teknoloji, yapay zekâ eliyle iş dünyasına şimdiye kadarki en güçlü düşünce aracını verdi. İş dünyası ise onu şimdilik bir fotokopi makinesine çevirmiş gözüküyor.
Yakın dönemde yayımlanan verimlilik analizleri bu izlenimi besliyor. Gartner'ın Agentic AI özelindeki güncel raporu, otonom yapay zekâ ajanlarının kurumlarda yalnızca yüzde 17 oranında devreye alındığını, buna karşılık şirketlerin yüzde 60'ından fazlasının önümüzdeki iki yılda bu adımı atmayı beklediğini ortaya koyuyor. Aynı makas, University of Phoenix'in Haziran 2026 yönetici raporunda da gözüküyor: Kuzey Amerikalı tepe yöneticilerin yüzde 63'ü en az bir yapay zekâ senaryosunu hayata geçirmiş olsa da, bu teknolojiyle iş akışlarını yeniden tasarlayabilenlerin oranı hâlen üçte birin altında.
Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün fakat genel resme bakıldığında, yapay zekâ entegrasyonundaki kurumsal strateji eksikliği tüm çıplaklığıyla kendini gösteriyor.
Bu tablo, iş dünyasının yapay zekâyı çoğunlukla gelenekseli daha hızlı ve ucuz yürüten bir maliyet kalemine indirgediğini düşündürüyor.
Çerçeveleme yanlış da değil, yapay zekâ bunu gerçekten yapıyor. Ama meseleyi yalnızca buraya sıkıştırmak, matbaayı mürekkep tasarrufu sağlayan bir alet sanmakla aynı mantıkta yer alabilir.
Bu aşamada aslında bir çelişkiyle karşı karşıyayız: Teknoloji ve yapay zekâ eşi görülmemiş bir hızla ilerlerken, onu anlama ve anlamlandırma becerimiz neden yakın dönemin en zayıf noktasında?
Geçmişe bakalım; 2008 finansal krizinin ardından profesyonel dünyada güçlü teorik tartışmalar yapılıyordu. Veri çağı kapanıyor, mekanik veri işçiliğinin ve tekdüze rutinlerin sonu geliyor; iş dünyası esas değerini çoklu uzmanlık ve bütünsel üreticilikte bulacaktı…
O tartışmaların öngördüğü teknolojik ivme, tahmin edilenden çok daha hızlı bir ölçekte gerçekleşti. Ama zihinsel altyapı aynı hızda inşa edilemedi. Araç geldi ancak onu anlamlandıracak profesyonel akıl geride kaldı.
Gutenberg matbaası ve İnkunabula dönemi
Teknolojinin insan aklının kavramsal zenginliğinden yoksun kaldığı bu durumu, yapay zekâ tartışmalarında tek isabetli bulduğum tarihsel analojiyle açıklamak isterim: Gutenberg matbaası ve İnkunabula dönemi.
Gutenberg'in matbaayı icat etmesinden sonraki ilk elli yıl, yani inkunabula dönemi, bu teknolojinin henüz bir paradigma değişimi yaratamadığı bir emekleme evresiydi. Ayakta kalabilmek için dönemin en büyük tekelinin, Katolik Kilisesi'nin emrine giren matbaa, başlangıçta bilginin mimarisini değiştirmedi. Tam tersine, kilisenin kurallarını ve endüljans belgelerini çok daha hızlı çoğaltan, kâtip kültürünü mekanikleştiren bir kopyalama aracına dönüştü. Tıpkı bugünün kurumları gibi, dönemin aktörleri de bu buluşu yalnızca eski dünyayı daha hızlı taklit etmek için harcadı. Kısacası araç oradaydı ama eski dünyanın elinde ve eski dünyanın hizmetindeydi.
Matbaayı bir kopyalama makinesinden çıkarıp Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağı'nın motoruna çeviren asıl güç ise ona yeni bir kullanım değeri katan nitelikli insan aklı oldu.
İnkunabula dönemini aşmak
Bugünkü tabloya da aynı yerden bakabiliriz. Geçmişteki kilisenin rolünü bugün veri merkezlerinin, bulut altyapısının ve hesaplama gücünün tekelini elinde tutan Big Tech üstleniyor. Mevcut dijital üretimlerin çoğu, zaten kusurlu eski sistemlerin yapay zekâ eliyle çoğaltılmış birer kopyası gibi. Ekosistemin büyük kısmı ise geleceği statik düzenin devamı olarak okuma eğilimi gösteriyor.
Bu noktada matbaayı bir medeniyet motoruna çevirenin aslında ne Gutenberg ne de kilise olduğunu fark etmemiz gerekecek. Bu dönüşümü; Nicolas Jenson, William Caxton, Aldus Manutius gibi farklı alanlardan gelen ve çoklu uzmanlığı bir araya getiren bir kuşak üstlendi. Ortak güçleri, parçaları birleştiren bağdaştırıcılıkları, teknolojiye yön verme güçleri ve orkestrasyon yetenekleriydi.
Matbaanın elli yıllık döneminde de tıpkı bugünkü gibi bir bolluk vardı; binlerce kopya, yüzlerce matbaa, onlarca şehir, yani saf nicelik, belirli bir eşiğe ulaşana dek yalnızca eskiyi çoğalttı. Eşiği aşan ise nicelik değil, o niceliği doğru yere kanalize eden nitelikli insan aklı oldu.
Bugün de benzer bir eşikte olabiliriz. Kullanım, veri ve model ölçeği durmadan büyüyor; yani nicelik birikiyor. Ama bu birikim tek başına paradigma sıçramasını getirmiyor.
Sıçramayı, tıpkı geçmişte olduğu gibi, bu yığına niyet ve mimari kazandıracak bütünsel bir aklın tetikleyeceği düşüncesindeyim.
Özetle, bardağı taşıracak son bir damlaya ihtiyacımız olabilir. O damla, kendi üretimine gerçekten egemen, el ve kafa emeğini birleştirmiş yeni bir üreticinin çağını başlatabilir.