11 °C
Osman Ata ATAÇ
Osman Ata ATAÇ İŞLETMECİLİK SOHBETLERİ oaatac@gmail.com

Yapısal çelişki (3): Ucuz emeğin verimli kullanımı

İhracata dayalı kalkınma modellerinin bir diğer ilkesi de sanayi bölgelerinde yani kentler ve çevrelerinde kırsal alandan aktarılan ucuz emeğin verimli kullanımıdır. Yiğidin hakkını yiğide vermek gerekir. Emeğin verimli kullanımına kimsenin diyecek bir şeyi olmaması gerekir. Kalkınmakta olan ülkelerde özellikle emek yoğun sanayi sektörlerinde sermaye ve teknoloji yetersiz ve genellikle pahalıdır. Tarım sektöründe de durum farklı değildir. Bu olgu her iki sektörde de verimsizliğin süre gelen bir zaaf olmasına yol açar. Özellikle tarım sektöründeki verimsizlik Türkiye gibi ülkelerin kalkınma çabalarını yavaşlatan önemli bir sorundur1. Bu nedenle hem sanayi hem de tarım sektörlerinde işletmelerin etkin çalışmalarını sağlayacak önlemlerin alınması gerekir. Bu ucuz emeğin verimli kullanılması anlamına gelir. Verimli kullanılmayan emeğin ucuz olması bir şey ifade etmez. Daha doğrusu verimli olmayan ucuz emek, ucuz olmaktan çıkar. Bu amaçla alınması gereken önlemler hem verimi arttırıcı hem de maliyeti düşürücü olmalıdır. Buraya kadar mantıklı ve güzel. Hani derler ya amenna! Gelgelelim ucuz emeğin verimli kullanılması için yapılması gereken şeyler ile yapılanlar arasında ‘kurnazlık’ nedeniyle farklar oluşunca bir diğer yapısal çelişki ile karşı karşıya kalınıyor. Nedir bu kurnaz önlemler? Ben çok akıllıyım ya hemen buldum. Önerilerim şöyle:

a) Teknolojide ileri ülkelerden, bu ülkelerin artık tekelci kontrolü ellerinde bulundurmak arzusunda olmadıkları sanayi kollarında veya teknolojik ilerlemenin çok süratli olduğu dallarda öncelikle teknoloji transferi, olmazsa lisans anlaşmaları yapılmalıdır. Teknolojik değişmenin çok süratli olduğu dallarda alınan teknolojinin kısa sürede demode olacağı bilindiğinden bunların alınması daha kolaydır ve ucuzdur.
b) İleri ülkelerin emeğin pahalılanması nedeni ile ellerinden çıkartmak istedikleri teknolojilerin alınmasının yarı sıra, çevre kirlettikleri, riskli oldukları gerekçeleri ile bu ülkelerde direniş gören dallardaki transferlerin kolaylığı gözden kaçırılmamalı, bu teknolojiler transfer edilmelidir.
c) Özellikle büyük pazarlara sahip ülkelerde bu pazarlardan yıllarca ekmek yiyen iş dallarının, çevre kirliliği (petro-kimya tesisleri gibi) veya riskleri (nükleer reaktör gibi) nedenleri ile pazarlarının daralması hallerinde ister yabancı yatırım ister lisans, ister teknoloji transferi, ister satın alma yollarının bu firmalar cazip gelecekleri göz önüne alınarak bu yatırımlar ülkeye kaydırılmalıdır.
d) Maliyet arttırıcı iş yeri güvenliği, yer altı ve yer üstü çevre temizliği, iş kazalarının önlenmesi, sanayi artıklarının arındırılması ve eğitim gibi çalışmalar en düşük düzey ve ağırlıkta tutulmalıdır.
e) Uzun vadeli yatırım planları ile pazar payı ele geçirmek için gereken pazarlama harcamaları da en düşük düzeyde tutulmalıdır. İmalat maliyetlerinde parçaların daha ucuz temini ve kalitenin ihracata olanak verecek düzeyde tutulabilmesi için ithalat kısıtlamaları azaltılmalıdır. Bu amaçla ithalatın sübvansiyonu bile düşünülebilir.
f) Tarımda verimliliğin arttırılması için suni gübre kullanımı, tohum islahı ve haşere ile kimyevi mücadeleye hız verilmelidir. 

Bu arada “üç haftadır yazıp çizdiğin bu önerileri nereden buldun?” diye merak edenleriniz olabilir. Hemen merakınızı gidereyim. Ben bunları 1990’lı yıllarda yayınlanan makalelerimden yürütüyorum. Dedim ya ben akıllıyım diye. O zaman bunlar olacak, sonu çok iyi olmayacak diye yazmışım. Şimdi “oldu, sonu da çok iyi olmadı” diye yazıyorum. Tek bir kelimesini değiştirmedim. Bununla “Ben dememişmiydim” demenin dayanılmaz cazibesine kapıldığımı da sanmayın. Türkiye’de ekonomik politikalardan sorumlu bir sürü akil yönetici, iktisatçı var. Onlar neyin niye olduğunu çok daha iyi bilirler. Ben sadece gazete sayfalarında, televizyon kanallarında “Efendim KOBİ’ler inovasyon yapsın, Ar-Ge az, katma değeri yüksek ihracat yapalım” gibi klişelerle vakit ziyan eden kerameti kendinden menkul ‘uzmanlar’ okusun belki çözüm tartışmaları başlar diye yazıyorum.

Neyse emeğin verimli kullanılması için gerektiğini söylediğim önlemler alınınca nasıl bir yapısal çelişki oluşuyor? Bir değil bir kaç tane yapısal sorun çıkıyor. Bir kere ucuz etin yahnisi yavan oluyor. Ucuz teknoloji verimliliği arttıracak olsa ucuz olamayacağı ortada olduğuna göre verimlilik gerektiği kadar yükselmiyor. İşletmeler ‘total transaction cost=toplam muamale maliyetini’ düşürecekleri yerde sadece üretim maliyetini düşürmeye odaklanıyorlar. Kirlilik, GDO’lu tarım ürünleri, toksik katkı maddeleri filan derken kalkınmanın sürdürülebilirliği güme gidiyor. Yani kalkındıkça! kalkınmanın maliyeti artıyor. 
Zaten ucuz emeğin verimli kullanımı diye bir kavram kendi içinde pek de akıllı bir kavram sayılmaz. Genel kural şudur: Verimli olan emek ucuz değildir, ucuz da verimli olmaz. Bir düşünürseniz kalkınma demek emeğin pahalı olması demektir. Kalkındık ama emek hala ucuz lafı bir safsata, bir kandırmacadır. Günümüzde katma değeri en fazla olan ürün ve hizmetlere bakın ve de sorun bakalım hangisi ucuz emekle üretiliyor?

Sağlıcakla kalın
----
(1) Teknik bir makale olmasına karşın konuyu merak eden iktisatçılara Ayşe İmrohoroğlu, PhD., Selahattin İmrohoroğlu, PhD., Murat Üngör, Dr., tarafından yazılan Türkiye'de Tarım Sektöründe Verimlilik ve Büyüme, Türkiye Ekonomik Politikaları Araştırma Vakfının, Merih Celasun Birincilik Ödülü kazanmış 2011 tarihli araştırmayı öneririm.
 

Dunya.com

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.