Yaşasın bolluk geliyor!
Rekabet Hukuku Danışmanı RECEP GÜNDÜZ
Elon Musk’ı diğer teknoloji girişimcilerinden ayıran farkı, “insanlık adına geleceği bugünden tasarlayan dahi” aurasını oluşturmaktan aldığı haz. Anlatısını şirketlerin yatırım planları üzerine değil, geleceği tasarlamak, insanlığın bir sonraki aşamasını planlamak üzerine kuruyor. O nedenle SpaceX’i devletten ihale alan bir şirket olarak değil, dünyayı tüketen insanlığın Mars’a çıkış yolu olarak görmemizi istiyor.
Temmuz sonunda The Economist'in genel yayın yönetmeni Beddoes, Elon Musk'la Teksas'taki Tesla fabrikasında 1.5 saate yakın konuştu. Tesla’nın yanı sıra çip ve robot üretim hatlarının da bulunduğu fabrikada verdiği röportajda Musk aynı stratejiyi izledi. Yapay zekâ ve robot teknolojilerini sağlayacağı kârlılığı değil teknoloji devleri olarak geleceğimizi nasıl kurtardıklarını müjdeliyordu biz insanlara. Musk’a göre yapay zekâ beş yıl içinde insanlığın toplam zekâsını aşacak, 2036'ya gelindiğinde “insanın aklına gelen her şeye sahip olabileceği bir bolluk çağı” başlamış olacaktı.
Beddoes bu müjdeye inanacak fanilerin aklına gelen ilk soruyu sordu: Peki insanlar bu dünyada geçimini nasıl sağlayacak? Musk bunu da gayet basit biçimde izah etti: Parayı ne yapacaksınız ki? Robotlar ve yapay zekâ hiçbir insanın tüketemeyeceği kadar mal ve hizmet üretiyorsa paranın işlevi kalmaz. Enflasyon değil deflasyon sorun olur; gerekirse devletler insanlara bedava para dağıtır.
Üç hafta sonra aynı dergi
Üç hafta sonra, 17 Ağustos'ta aynı The Economist “Dünyanın en etkili iktisatçısı tuhaf biçimde ikna edici değil” başlıklı imzasız bir yazı yayımladı: Hedef, altı gün önce yeni kitabı çıkan Daron Acemoğlu'ydu. Yazı, Acemoğlu'nun üretkenliğini ve atıf sayısını teslim ediyor, kalan yerini ise itibarının çalışmalarıyla orantılı olup olmadığını sorgulamaya ayırıyordu. İsmi verilmeyen bir iktisatçının yarı sarhoş değerlendirmesini öne çıkarıyor, yıllar önceki bir veri tartışmasını gündeme getiriyordu.
Yapılanı Acemoğlu da dahil birçok kişi itibar suikastı olarak niteledi. Bence Acemoğlu’nun itibarı bir Economist haberi ile sarsılmayacak kadar fazla. Komplo teorilerine bel bağlamaya da gerek yok. Kendini iktisadi liberalizmin bayraktarı olarak gören bir derginin, teknoloji alanında yaşanan yoğunlaşmanın liberalizmi ve onun mütemmim cüzü olan demokrasiyi zayıflatacağını, bu nedenle bu iktisadi gücün siyaseten denetlenmesi gerektiğini iddia eden bir iktisatçıya saldırmasını sürpriz olarak görmemeliyiz. Asıl dikkat çekici olan, üç hafta arayla aynı sayfalarda iki çok farklı gelecek tasvirinin yan yana durması. Bu iki gelecek tasviri aslında sanıldığı gibi rakip tahminler de değil.
Kader mi tercih mi?
Musk'ın anlatısında teknoloji dışsal bir veri. Durdurulamaz; durdurma düğmesi olsa bile basılmamalıdır. Bolluk oluşur, bölüşüm arkasından kendiliğinden gelir. Acemoğlu'nun 30 yıllık külliyatının tek cümlelik özeti ise bunun tam tersidir: teknolojinin yönü doğa kanunu değil, siyasi bir tercihtir. Yeni kitabı “What Happened to Liberal Democracy?” bu tezi doğrudan siyasete bağlıyor. Liberal demokrasi, paylaşılan refahı ürettiği sürece meşruiyet üretti; sanayi sonrası dönemde eğitimli seçkinler işçi sınıfından koptuğunda o bağ da koptu.
Dolayısıyla soru “hangisi haklı çıkacak” değil. Soru, bu geleceğin yönüne kimin karar verdiği.
Bolluk üretilir, bölüşüm siyasi tercihtir
Musk'ın tezindeki asıl zayıflık ahlaki değil, iktisadi. Üretim artışı ile bölüşüm iki ayrı meseledir ve birincisi ikincisini garanti etmez. Sanayi Devrimi bunun en bilinen örneğidir: İngiltere'de verimlilik 1800'lerin başından itibaren hızla arttı ama reel ücretler 40 yıla yakın süre yerinde saydı. İktisat tarihçilerinin “Engels durağı” dediği o dönemde bolluk üretildi, sadece dağıtılmadı. Ücretlerin nihayet yükselmesi teknolojinin olgunlaşmasıyla değil; sendikaların, oy hakkının genişlemesinin ve fabrika mevzuatının sonucuydu. Bölüşümü teknoloji değil, kurumlar ve siyasi güç dengesi çözdü.
Musk'ın “evrensel yüksek gelir” formülü tam bu noktada bir mekanizma değil, bir temenni. Kimin, hangi vergi tabanından, hangi siyasi koalisyonun desteğiyle dağıtacağı belirsiz. Emeğin milli gelirden aldığı pay eridikçe vergilendirilecek şeyin ne olacağı ve o şeyin sahibi birkaç şirketken bunun nasıl mümkün olacağı cevapsız kalıyor. Bolluğun kendisi bir dağıtım planı değildir.
Üstelik bolluk üretilirken üretim araçlarının sahipliği dağılmıyor, tersine yoğunlaşıyor. Modeli eğitecek veriye, hesaplama gücüne ve kullanıcıya ulaşan dağıtım kanalına sahip olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Sanayi Devrimi'nde işçinin pazarlık gücü, hiç değilse fabrikada fiziksel olarak bulunmasından geliyordu. Emeğin üretim sürecinden çıkarıldığı bir modelde o kaldıraç da ortadan kalkar. Bu yüzden “bolluğun getirisi kime gidecek” sorusu bir refah devleti sorusu olmadan önce bir piyasa yapısı sorusudur.
Acemoğlu'nun tarafında da bir zaaf var, üstünü örtmeye gerek yok. 2024'te yayımladığı hesap, yapay zekânın 10 yıllık verimlilik katkısını epey mütevazı bir seviyede öngörüyordu. Tahmin ciddi eleştiri aldı; Acemoğlu da ajan tabanlı yapay zekânın hızını hesaba katmadığını kabul etti. Yani öngörü performansı tartışmalı. Ama tezinin gücü öngörüde değil: teknolojinin yönünün bir tercih olduğu iddiası, verimlilik artışı ister yüksek ister düşük çıksın geçerliliğini koruyor.
800 milyar dolarlık sabırsızlık
Peki bu tartışma neden bu kadar önemli? Çünkü artık akademik değil. 2026'da yalnızca beş büyük bulut şirketinin yapay zekâ yatırımı 800 milyar dolar bandında konuşuluyor; kimi tahminler bir trilyonu telaffuz ediyor. Bu ölçekte bir sermaye stoku, “bu teknolojinin yönü tartışılabilir” diyen birine karşı yapısal bir sabırsızlık üretir. Yatırım büyüdükçe anlatının sorgulanmaya tahammülü azalır. Tartışmanın kişiselleşmesinin sebebi büyük ölçüde budur.
Bu tartışma bizim siyasi ve ekonomik gündemimize uzak gibi görünebilir. Musk'ın belki bilinçli şekilde atladığı, Acemoğlu'nun ısrar ettiği soru tüm insanlık için geçerli: Kurulan kapasitenin getirisi kime gidecek? Bir ülke veri merkezi kurar, model eğitir, mühendis yetiştirir. Bunların hepsi üretim tarafıdır. Bölüşüm tarafı ise rekabet politikasının, vergi sisteminin ve emek piyasası kurumlarının işidir; bu araçlar bir eylem planıyla kendiliğinden güncellenmez. Kaldı ki bu iki taraf aslında kesişiyor: veri merkezi kuran ülke, o merkezin hangi modellere ve hangi şartlarla açılacağına karar veremiyorsa kapasiteyi kurmuş ama kontrolü kurmamış olur.
Bolluk tezini paketleyip insanlara sunmak kolay, zor olan onu paylaştıran mekanizmanın nasıl olacağı ya da olacak mı sorusu.