Yüzleşme

Serbest Kürsü
Serbest Kürsü

Prof. Dr. Funda Başaran YAVAŞLAR - Vergi Hukuku Profesörü

2020 bitti; ancak, yaşam tecrübelerden elde edilen deneyimle daha iyiye evrilebildiğine göre, geçtiğimiz yıl yaşananlardan öğrenilmesi gerekenler var. 2020’nin insanlık için en büyük tehlikesi olan salgın sadece yeni sorunlara yol açmadı, daha önce görmezden gelinen, halının altına süpürülen, idare edilen pek çok bozukluğu su üstüne çıkardı. Dolayısıyla, halen yaşamaya devam ettiğimiz sağlık travması biraz hafiflediğinde, 2021’in aynı zamanda büyük bir yüzleşme yılı olacağını öngörmek yanlış olmaz. Yerleşik düzenin kurallarıyla, düzenin su başlarını elinde tutanlarla, hükümetlerle ve kimi devlet politikalarıyla yüzleşilecek ve ulaşılan sonuçlara göre her alandaki düşünce biçimi ve davranış yapılarının, uzun vadeli planların yeniden oluşturulacağı bir dönem başlıyor. Buna, ekonomi, daha somutlaştırmak gerekirse maliye politikası dahil.

11 Eylül 2020 tarihli TÜİK rakamlarına göre, 2019 yılında nüfusun %46,7’si maaş ve ücret, %21,9’u emekli maaşı, işsizlik yardımı gibi sosyal transferler, %17,7’si müteşebbis geliri, %4,3’ü menkul kıymet geliri, %3.6’sı gayrimenkulden elde edilen gelir, %2.9’u aile içi yardımlar gibi haneler arası transfer ve %2.6’sı da yevmiye elde etmiştir. 2019’da en yüksek gelir grubunu oluşturan %20’lik kesim toplam gelirin %46,3’ünü, en düşük gelire sahip %20’lik kesim ise %6,2’sini almıştır. DİSK’in 3 Aralık 2019 tarihli araştırma sonuçlarına göre ise, ortalama ücret asgari ücrete giderek yaklaşmakta olup, 2018 itibariyle 10 milyon civarında işçi asgari ücret ya da altında bir ücretle çalışmıştır. 2020 yılında sosyal transferler ve haneler arası transferlerin, maaş ve ücret (ile müteşebbis geliri) aleyhine arttığını, maaş ve ücretlerin ise enflasyon nedeniyle -neredeyse açlık sınırındaki- asgari ücrete daha da yaklaştığını tahmin etmek zor olmaz.

Kişiler, ancak sahibi oldukları gelir ölçüsünde harcama yapabilirler. Salgının da bize çok açık şekilde gösterdiği üzere, kişilerin harcama yap(a)maması, işletmelerin mal ve hizmet satışlarının azalması ve hatta satılan mal ve hizmet türüne göre durması anlamına gelir. Kişilerin gelir elde etmemesi ve işletmelerin durması, devletin vergi gelirlerinde radikal bir azalmaya yol açar. Yeterli vergi gelirine sahip olmayan devletin gelir temini için başvurduğu en önemli yol, Türkiye’de özellikle 1950 sonrasında borçlanma olmuştur. Borçlanmayı takip eden kamu finansmanı aracı ise özelleştirmedir: Özelleştirme İdaresi Başkanlığı verilerine göre, 1986-2020 arasında özelleştirme yoluyla elde edilen rakam 70 milyar doların üzerinde olup, bunun yaklaşık 63 milyar dolarlık kısmı 2002 sonrasına aittir. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın genel bütçe tahsisatına ilişkin 2019 verilerine bakıldığında, %9 oranındaki “KİT ve kamu bankaları gelirleri, kira geliri” gibi teşebbüs ve mülkiyet gelirleri ile %7 oranındaki “faiz, pay ve ceza”dan oluşan diğer gelirler dikkat çekmektedir. Her durumda, tüm bunların, karşılıksız, sağlam ve sürekli bir gelir kaynağı olan vergi gelirlerine alternatif olmaları mümkün değildir.

Peki, Türkiye’deki vergi tablosu nasıldır? On bir maddede özetleyelim:

1.    Türkiye’de toplanan vergi gelirlerinin gayri safi yurtiçi hasılaya oranı ancak 2000 yılından bu yana %15’in üzerinde olup, hiçbir zaman %26’ya ulaşamamıştır. Her zaman OECD ortalamasının yaklaşık on puan altında kalan bu oran, 2018’de %23,8’dir.

2.    1995’den bu yana, Türkiye’de nihai tüketiciye yansıtılan dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı %55’in üzerindedir (1998 ve 1999 yılları hariç). 2019’da bu oran %61,8 olup, bunun %32,9’u katma değer vergisine aittir.

3.    İlk Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1950’den bu yana Türkiye’de gelir vergisinde artan oranlı tarife, kurumlar vergisinde ise sabit oran kabul edilmiştir. Halen, gelir vergisinde ilk basamak için uygulanan oran %15, son basamak için %40’dır. KV oranı ise, 1 Ocak 2016’dan bu yana %20’dir (2018-2020 arasında geçici olarak %22’ydi).

4.    Son yirmi yılın rakamlarına göre, Türkiye’de toplanan gelir vergisi, kurumlar vergisinin her zaman en az iki katı olmuştur. Nitekim, 2019 yılında da toplam vergi gelirleri içinde gelir vergisinin payı %25,3 iken, kurumlar vergisinin payı %10,7’dir. Kurumlar vergisi payı içinde KİT’lerin önemli bir yeri vardır.

5.    1952’den bu yana Türkiye’de mülkiyet üzerinden toplanan vergilerin (motorlu taşıtlar vergisi ile veraset ve intikal vergisi) genel bütçedeki toplam vergi gelirleri içindeki payı %2,5’in altındadır (2009 yılı hariç). Bu oran 2019 yılı bakımından %2,32’dir.

6.    2019 itibariyle stopaj yoluyla toplanan gelir vergisinin toplam gelir vergisi içindeki payı %93,29’dur. Bu rakam, 2002’den bu yana %89’un altına inmemiştir.

7.    1 Ocak 1986 tarihinden bu yana, Türkiye’de bütün gelir vergisi mükellefleri bakımından geçerli bir asgari geçim indirimi uygulaması bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’de herkes, geliri ne olursa olsun, ekmek dahil zorunlu yaşam gideri olarak harcamak zorunda olduğu her kuruş üzerinden gelir vergisi ödemek zorundadır.

8.    Ticari kazanç ve serbest meslek kazancı gibi beyana dayalı olarak toplanan gelir vergisinin toplam gelir vergisi içindeki payı ise ortalama %4,5-5 aralığındadır. Bu oran 2019 yılında %4,89 olmuştur.

9.    Buna karşılık, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaklaşık kırk vergi affı (dokuzu 2003 sonrasında) çıkartılmış olup, bu af yasalarının yararlanıcıları, beyana tabi vergi mükellefleridir (kurumlar vergisi mükellefleri dahil). Bu aflar çoğunlukla “vergi barışı”, “kamu alacaklarının tahsilatının hızlandırılması” gibi kamuoyuna sempatik gelecek isimlerle çıkarılmışlarsa da, -uygulamadaki temel işlevi enflasyon nedeniyle paranın alım gücünde ortaya çıkan azalmayı önlemek olan- gecikme faizi ve gecikme zammı affı ile stok ve kasa aflarını da içerdikleri için, gerçekte vergi alacağının bir kısmını affetmişlerdir. Vergisini ödemek yerine mevduat hesabı açtıranlar, bundan karlı çıkmışlardır.

10.    1999’dan bu yana Türkiye’de mükellefi olunan bir vergiyi ödemeyerek vergi kaçırmak suç değildir. Vergi kaçakçılığı suçu, vergi kaybına değil, -defter, fatura gibi-bazı yazılı deliller üzerinde gerçekleştirilen eylemlere bağlı bir suç şeklinde düzenlenmiştir. Dolayısıyla, defter, kayıt ve belge tutmayan ve düzenlemeyen bir kimse, milyonlarca liralık vergi kaçırsa dahi vergi kaçakçılığı suçu işlemiş olmaz. Sadece vergi kabahati işlemiş olur. Ancak, yakalanırsa, muhtemelen sadece kaçırdığı vergi miktarını ödeyip kurtulur. Çünkü, Türkiye’de, af, uzlaşma ve izaha davet gibi düzenlemeler içinde yer alan imkanlarla, vergi kabahatleri adı var kendi yok hale getirilmiştir.

11.    Doğası gereği kesin bir rakam olmamakla birlikte, Türkiye’de kayıt dışı ekonominin büyüklüğünün %35-40 arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Bu bilgilerin açıkça ortaya koyduğu üzere Türkiye’de vergi, esas itibariyle, mali gücü olandan değil, olmayandan alınmaktadır. Bu tablo, Anayasa’ya aykırıdır. Adaletsizdir. Mali gücü olmayanın ya da az olanın ödeyebileceği verginin (ve böylece kamu gelirinin) sınırlı olacağı dikkate alındığında, toplum lehine de değildir.

Doğruya ulaşmak için, bu tablonun sorumlusunu doğru tespit etmek gerekir. Bunun sorumlusu, bir bütün olarak vergi yasaları değildir. Tabi ki, belli ölçüde uluslararası boyutu da olan ekonomik, ticari, teknolojik ve sosyal gelişmelere paralel olarak vergi yasalarında değişikler yapılması gerekmektedir. Ancak, bu tablonun sorumlusu, oran, muafiyet, istisna, indirim, uzlaşmaya ilişkin olanlar başta olmak belli bazı düzenlemeler ile denetim eksikliğidir. Türkiye’de beyana tabi mükellefler etkin ve etkili şekilde denetlenmemektedir.

 

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar