29 °C

Başarıya giden yolun bileti: İş etiketi

CV hazırlamaktan müşteri ziyaretlerine, toplantı yönetiminden telefonla iletişime iş dünyası için önemli pek çok konuya zarafet penceresinden bakan Gökhan Dumanlı ile hem yapıtlarını hem de hayatını zenginleştiren ilgi alanlarını konuştuk...

Başarıya giden yolun bileti: İş etiketi

Nermin SAYIN

Sahip olduğunuz bilgi kadar onu nasıl sunduğunuz da önemli” diyen Gökhan Dumanlı, “İş’te Farkı Sen Yarat” kitabında iş etiketi kavramını ele alıyor. CV hazırlamaktan müşteri ziyaretlerine, toplantı yönetiminden telefonla iletişime iş dünyası için önemli pek çok konuya zarafet penceresinden bakan eğitmenyazarla hem yapıtlarını hem de hayatını zenginleştiren ilgi alanlarını konuştuk...

● Yeni yapıtlarınızdan “İş’te Farkı Sen Yarat”, iş etiketi üzerine bir kitap. Bu kavram için “Başarıya giden yolun bileti” diyorsunuz... Çerçevesini çizer misiniz, nedir iş etiketi?

Tabii... Zarafetin iş yaşamındaki karşılığına biz “business etiquette / iş etiketi” diyoruz. Aslında iş dünyasındaki profesyonel davranış kodlarından bahsediyoruz. Profesyonellik söz konusu olduğunda, nasıl kıyafetin dress code'u var, davranışın da kodları var... Zarafet üstbaşlığında bir diğer başlığımız da protokol. Kamudaki, bürokratik çevrelerdeki kurallara da “protokol” diyoruz. Ben eğitimlerime başlarken de hep böyle anlatıyorum: Zarafet üst başlık, üç ok var: Gündelik yaşamdaki gerekliliğimiz olan nezaket, iş yaşamında iş etiketi, kamuda da protokol... Özde baktığımızda, iş etiketi dediğimiz şey; sahip olduğunuz bilgiyi nasıl sunmanız gerektiğini anlatıyor size. Bir bilgiye sahip olmak, evet, çok önemli ama çağımızda o bilgiyi nasıl sunduğunuz çok daha büyük önem taşıyor...

● Gerçekten öyle...

Ve daha da önemlisi -ben şimdi yeni bir kavram üstünde çalışıyorum, kitapta da var- “öğrenme çevikliği.” Yeni girdiğiniz bir ortamda, yeni bir durumla karşılaştığınızda, “yeni”yle bir karşılaşma olduğunda -bu bilgi olabilir, durum olabilir, olay olabilir- onu yönetebilme beceriniz. O bilgiyi hemen donanımınızla harmanlayıp ortaya koyabilme durumunuz. Yeni bir kavram... Ben yıllarca duygusal zekânın altını çok çizmiştim, çünkü; bu “business etiquette” dediğimiz şey, aslında kişilerin duygusal zekâsıyla paralellik gösteriyor. Duygusal zekânız ne kadar yüksekse farkındalığınız o kadar yüksek. Farkındalığınız yüksek olduğu için de kelimelerinizi, beden dilinizi, ses tonunuzu zaten bilinçli kullanıyorsunuz. Bu bilinç, insanlar üzerinde bir etki yaratmaya yetip de artıyor bile... Bakın bizi etkileyen insanlara; çoğunun fazladan bir şey yapmalarına gerek yok: Duruşları, tokalaşıyorsanız o tokalaşma sırasında hissettiğiniz duygu, seçtiği kelimeler, sohbetinin kalitesi -ki biz buna entelektüel birikim diyoruz...- Yani aslında kocaman bir çember. Ben o çemberin içini kısaca iş etiketi gibi kavramlarla doldurmaya çalışıyorum...

● Peki, birçok şey gibi zarafetin de yolu kendini tanımaktan geçiyor diyebilir miyiz?

Evet... Ben bugün burada zaman yönetimi konusunda da sizinle röportaj yapsaydım, stres yönetimi konusunda da konuşsaydım, yine size üstbaşlık olarak kendini keşfetmekten bahsedecektim. “Yola nasıl bir adam / kadın olarak devam etmek istiyorsunuz?” sorusu hayatta kendimize soracağımız en önemli sorulardan biri. “Ben kimim?” Soru bu; her şey buradan başlıyor. Çünkü; ben kendimi tam olarak tanımazsam, hayattan ne istediğimi zaten bilemem. Hayattan ne istediğimi bilemezsem; bu yolculukta okuduğum herhangi bir kitabı, gittiğim herhangi bir eğitimi, eğitim-öğretim hayatında aldığım bilgiyi nereye koyacağımı bilemem. Ancak kendini bilen, kendini keşfeden bir insan bu hayat yolculuğunda karşısına çıkan, kendisi için faydalı olabilecek şeyleri alıp yoluna devam edebilir ve üzerine bir şeyler inşa edebilir... Meselâ zaman yönetiminde hayır diyememek çok önemli bir kavramdır. Hayır diyememek çok kişisel, karakteristik bir duruma ok çıkarır psikolojide. Kişinin hayır diyememesinin altında ne gibi sebepler olabilir; “Herkes beni sevsin” düşüncesi olabilir meselâ, bu çok baskındır. Kişi böyle hissediyorsa kendini tanımıyordur, yine oraya geliyoruz... Ya da işte stres yönetimi... Kişinin stresi yönetebilmesi için hayattan zevk aldığı şeyleri bulabilmesi lâzım, bir hobisinin olması lâzım. Soruyorsunuz kimsenin bir hobisi yok... Hâlâ müzik dinlemekten, kitap okumaktan bahsediyoruz. Bunlar zaten ruhun gıdası, bu hobi değil. Hobi dediğin şey, o ânda kalıp geçmişe ya da geleceğe gitmediğin, o ânın içinde keyif aldığın bir zaman dilimini kapsar. Resim yapmak, enstrüman çalmak, yüzmek vs... Dolayısıyla kendimi tanımazsam bana iyi gelen şeylerin ne olduğunu da bulamam...

KİŞİSELLEŞTİRMEYİN! VARSAYIMDA BULUNMAYIN!

● İş yaşamında kazandıran davranışları da sıralıyorsunuz kitabınızda. “Kendinden emin duruş”la başlayıp devam ediyor... Birkaç öneri alabilir miyiz?

Aslında “Kendinden emin duruş”un içini birçok şey dolduruyor... Fakat iş yaşamında yapılmamasını özellikle vurguladığım birkaç şey var. Bir tanesi kişiselleştirme. İş yaşamındaki en büyük mutsuzluklardan biri. Yani her hareketi, her sözü kendi üzerine almak. Lütfen kişiselleştirmeden uzak dursunlar. İkincisi varsayımda bulunmak. “Öyle mi demek istedi, böyle mi yapmak istedi? Bu toplantıda bir şey söyledi, bunu bana mı söylemek istedi?” gibi. Tek yapmamız gereken şey iletişim kurmak, bu kadar basit... “Kurumsal kültürü anlamak” yine en büyük sıkıntılarımızdan... Kazandıran davranışların en etkili olanlarından birini seçersek de “Duygusal bağın gücünü kullanın” diyebiliriz. Teknolojiyle beraber birbirimize her şeyi dijital ortamda hissettirmeye çalıştığımız için duygusal bağı kuramıyoruz. Eskiden iş ortamlarında çok daha sağlam ilişkiler kurulurdu, birbirimizin gözünün içine baktığımızda ne söylemek istediğimizi anlardık. Birimizin bir açığı varsa diğeri hemen kapatırdı. Fakat şimdi bundan yoksunluk başladığı gibi bir de bencillik duygusu var. Ne yazık ki iş dünyasında bireyselci, “Ben yaptım, bu benim başarım” duygusu daha hakim. Şu an sosyal alanda da bunu daha çok görüyoruz. Ama biri sizin için bir sorunu çözmüşse, bir sorunuza cevap vermişse teşekkür etmek, birisi bir terfi almışsa onu kutlamak, mümkünse gidip bizzat elini sıkmak gözünün içine bakarak ya da bir acısı olduysa yanında olmak, yanında olamıyorsak telefon etmek, en son ihtimalle şahsi olarak bir e-mail ya da bir mesaj atmak çok önemli...

Seyahatlerden besleniyor

●“İş’te Farkı Sen Yarat”la birlikte, A7 Kitap’tan bir yapıtınız daha çıktı: “Vakit Bir Buket Çiçek Yapma Vaktidir.” Çok sık rastlanılan bir şey değil iki kitabı birden yayınlamak... Ondaki deneme tadındaki metinler belli ki farklı farklı zamanlarda yazılmış ve sonra bir araya getirilmiş... Biraz bahseder misiniz?

Hani kendini keşfetmek diyoruz ya, her yaş için bu böyle, hiç bitmeyen bir süreç. Hepimiz bir gün önceki halimizden bile farklıyız... Baktım ki benim kendimi keşfetme yolculuğundaki en büyük anahtarım seyahat... Hepimizin hayattan beslenmesi gerekiyor. Ben İstanbul’da kaldığım her an çalışmam gerekiyor gibi hissediyorum.

●Bu kadar güzel bir şehirde bunu hissetmek... Hepimizde böyle ama aslında ne kötü...

Evet. Çok seviyorum İstanbul’u. Bizi yorsa da, kırsa, üzse de bazen... Ama ben burada hep çalışıyorum. Ne zamanki uçağa biniyorum o zaman içimdeki diğer sesleri duymaya başlıyorum. İnanılır gibi değil, daha uçağa bindiğim, hatta havalimanına adım attığım anda başlıyor her şey. Bambaşka bir Gökhan. Zaten o yüzden de normal giyim tarzımın dışında daha casual, bir tişört bir kot, çok az elbise alırım yanıma...

●Nerelere gitmeyi seversiniz?

Geçen yaz İtalya’da bir ev tutup “Vakit Bir Buket Çiçek Yapma Vaktidir”in çoğunu burada yazdım. Milano’ya çok yakın Navigli şehrinde. Milano'ya trenle 4-5 durak... Küçük bir sahil kasabası gibi... Eğitimler için Almanya’ya zaten çok sık gidip geliyorum. Benim yaptığım işi Almanya’da yıllar yıllar önce Knigge isimli bir adam yapmış ve çok güzel kitaplar yazmış, benim yaptığım gibi akademiler kurmuş. Bugün hâlâ Almanya’da “zarafet kuralı” diye bir tanım yok, “Knigge kuralları” var... Bu yazı da Almanya’da geçireceğim. Düsseldorf’ta bir ev tuttum... Avrupacıyım: İtalya, Barselona, Prag...

İş görüşmesinden e-posta adabına birkaç tüyo

Zarafet Akademi'nin kurucusu da olan yazarın kitabında paylaştığı önerilerden küçük bir seçme yaptık:

- TOKALAŞMA: İş hayatında tokalaşma her zaman üstten gelmelidir. Ast, tokalaşmak için üstüne elini uzatmamalıdır (...) Ancak selamlama her zaman ilk önce asttan gelmelidir. • Kendimizi tanıtırken isim ve soyisim birlikte söylüyoruz. Bu “bana ‘siz’ deyiniz” mesajı verir. Özellikle resmi görüşmelerde çok önemlidir.

- İŞ GÖRÜŞMESİ: Ekip çalışmasının öneminin her geçen yıl daha önemli olduğu günümüz iş dünyasında “ben” yerine “biz”i öne çıkaran ifadeler kullanın. • İş görüşmeleriniz sonrası görüşme yaptığınız kişiye aynı gün ya da en geç ertesi sabah bir teşekkür e-postası göndermek, gün içinde görüşme yaptığı onlarca aday arasından sizi unutulmaz kılmasına ve iyi bir izlenim yaratmanıza vesile olacaktır.

- TOPLANTI: İşle ilgili problem yaşadığın konuları eğer toplantı gündeminde değilse o ortamda dile getirme.

- DAVET VERİRKEN: Davetinizde bir onur konuğu olacak ise mutlaka uyguladığı bir diyet olup olmadığı sorulmalıdır. Onur konuğuna gün konusunda mutlaka danışılmalıdır. Onur konuğunun davet edilmesini istediği kişiler olup olmadığı sorulmalıdır.

- İŞ YEMEĞİ: (...) Yemek sırasında eğer birbirleriyle tanıştırmanız gereken insanlar varsa, ilk başta daha önemli olan (tercihen davet ettiğiniz) kişiyi tanıştırmanız gerekir. Bu çok önemli bir protokol kuralıdır.

- YAZI DİLİ: Nasıl dilini doğru ve güzel kullanan kişilere karşı bir hayranlık besliyorsak aynı şey yazı dilinde de geçerli. Özellikle chat dilinin, emojilerin ve anlamsız kısaltmaların iş dünyasına (ne yazık ki) girdiği bir dönemde bu dikkati gösterenler her anlamda seçkin bir davranış sergileyeceklerdir.

- E-POSTA: Tamamı büyük harflerle yazılmış iletiler “bağırmak” anlamına gelir ve asla kullanılmaz. Eğer ilk defa bir kısaltma kullanacaksanız önce uzun halini ve yanına da mutlaka parantez içinde kısaltılmış halini kullanın. Sizin çok iyi bildiğiniz bir kısaltma başkası için bir şey ifade etmeyebilir.

"Bu hayatta bir hevesiniz olmak zorunda”

● Kendinize ayırdığınız zamanlarda ne yaparsınız?

Puzzle yaptığımda çok mutlu oluyorum. 250’yle başladım, şimdi bine geldim. Puzzle yaparken o masanın tam da üstündeki ışıkla kayboluyorum... Bir köpeğim var, Heves. Heves benim eğitimlerimde de başlıklarımdan biridir; “Bu hayatta bir hevesiniz olmak zorunda” derim her zaman... Anatole France’tı galiba söyleyen, “İnsan ruhunun çok büyük bir kısmı hayvan sevgisini tadana kadar uyanmaz” diye. Ben hayvanları sevdiğimi düşünüyordum öyle değilmiş o, ne zamanki aynı evde yaşadınız... Müthiş bir duyguymuş! Sonra, dans ederim. Sosyal Latin danslarına ilgi duyuyorum. . Bizler biraz da -hatta bence bu ülkede bunu kadınlar çok daha fazla hissediyorlar- bedenlerimizle barışık değiliz. Çok fazla bedenle ilgili söylem var: “Çok zayıf, çok kilolu, az yesin...” Ve bedenimizi özgür bırakamadığımız için ruhumuzu da özgür bırakmakta zorlanıyoruz. Bedeni özgür bırakmanın en güzel yollarından biri dans.

Kitabın sürprizi, Betûl Mardin özel bölümü

●Kitabınızın sonunda “Bir yaşama sanatı ustası” dediğiniz Betûl Mardin’le ilgili özel bir bölüme de yer veriyorsunuz. Bu bölümün doğuş hikâyesini öğrenebilir miyiz?

İletişim-halka ilişkiler master’ı yaparken, bu işin Türkiye'deki tarihçesini baz alırken Betûl Hoca'ların, Alâeddin Asna’ların yaptığı çalışmaları hepimiz okumuştuk... Çok tanışmak istiyordum... Ne mutlu ki Betûl Hoca beni asistanı vasıtasıyla bir programda izliyorlar... Çok beğeniyor, çok mutlu oluyor, benim bundan haberim oluyor, ben gidiyorum bundan 3-4 yıl önce, sonra Betûl Hoca’yla yolculuğumuz başlıyor... Tabii ki hiç böyle bir fikir yok başlarda, sohbet ediyoruz. Ama ben, o sohbetlerden damıttıklarımı sosyal medyada bir fotoğrafımızla birlikte paylaşıyorum...

Bir yıl önceki doğumgününde bu kitaptaki hayat hikâyesini kitap olarak basıp kendisine hediye etmiştim, çok mutlu olmuştu. Çok sevindi, aldı, okudu, birlikte okuduk; bazı yerleri “Bunları sen nasıl biliyorsun...” diye... Çünkü o kadar derin bir tarih ki Mardini soyundan gelen ailenin kökleri... Burada ben daha çok Betûl Hoca’nın hayatına yoğunlaşarak yazdım o bölümü, çok detayları var aslında...

O doğumgününden sonraki buluşmamızda ben bu kitabı bitirmek üzereydim, çok az bir kısmı kalmıştı, Betül Hoca’ya götürdüm kitabı. “Hocam” dedim, “kitap bitti.” Bana dedi ki “Benden bir şey ister misin? Bu kadar emek verdin, böyle bir kitap yazdın, zaten çok da destekliyorum.” Ben “Yok hocam” dedim, “ne isteyebilirim? Ben zaten sizden aldığım ilhamı her konu başlığında yansıttım.” Sonra dedim ki “Hocam ben hayat hikâyenizi yazdım, paylaşıyorum da insanlarla ama kitapta olmasını çok arzu ederim, herkese ulaşsın diye.” Durdu, baktı, “Koy kitaba” dedi...

Çok çok mutlu olmuştum. "O zaman ben de” dedi, “bir önsöz yazayım.”

Daha isteyebilirim ki... Bugüne kadar yaptığım her işi, kitaplarımı ilk hep Betûl Hoca görmüştür. O yüzden bu yolculuktaki yeri bende çok önemli...

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap