Bilinçsiz önyargıları yıkmak en zoru

Egon Zehnder Yönetici Ortağı Murat Yeşildere ile toplumsal cinsiyet eşitliğini, hayatı algılayış biçimini, ailesini, yeni çalışmasını, ünlü yazar Haruki Murakami ve usta ressam Magritte’e duyduğu hayranlığı konuştuk. Nermin Sayın'ın haberi...

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

Nermin SAYIN

Toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki çabalarıyla tanınan iş insanı Murat Yeşildere, ilk kitabı “Eyvah CEO Doğuruyor”u kısa bir süre önce yayınladı. Egon Zehnder Yönetici Ortağı Yeşildere’yle bu yapıtından yola çıkarak hayatı algılayış biçime, ailesine, ünlü yazar Murakami’ye duyduğu hayranlığa ve usta ressam Magritte’e uzanan rengârenk bir söyleşi yaptık.

● “Eyvah CEO Doğuruyor!”un kapağındaki “M. Yeşildere” şeklindeki imzanız beni geçmişe götürdü. Sonra “Harry Potter”ı hatırladım, yazarın cinsiyetini saklayan bu tarzın ne kadar geçmişte kaldığını sorguladım. Bu göndermeyle başlayalım mı?

Kadın yazarların kendi isimleriyle yazmaya “cüret etmesi” diyeyim, maalesef ki çok uzun zaman alıyor. Ki bahsettiğiniz gibi, “Harry Potter” da son 10-15 seneyi konuşuyoruz, onda bile yazarın ismini “J. K. Rowling” şeklinde koymasını istiyorlar. Bir kadının yazdığı anlaşılırsa “Eser hak ettiği karşılığı bulamayacak” noktasındalar. Enteresan olan, çeşitlilik konusunda farkındalık artmaya başlayınca kadın yazarlara olan talep de arttı ve dünyada birçok erkeğin ismini böyle kullanmaya başladığı bir döneme geldik. Dolayısıyla erkek olduğunu tam olarak ifade etmeden yazmaya çalışanlar var, ben de espri olsun diye imzayı böyle attım. Hatta şakayla karışık dedim ki “Acaba buradan nemalanır mıyım?” Kitaptaki hikâyeler kadınların toplumun değişik alanlarında yaşadıkları zorlukların ve engellerin altını çiziyor. Bir insanın kitabına ismini dahi koyamaması, belkide dünyanın en güzel ve asil şeyi olan hamileliğin keyfini yaşayamaması gibi. Kadınlar hayatın her alanında bu tip engellerle karşılaşıyor. Bu da benim toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki inançlarımın bir bütününü oluşturuyor.

● Kitapta öne çıkanlardan biri “bilinçsiz önyargılar.” Bu konuda “Adlar özgeçmişlerde olmasa kadınların şansı artar mı?” diye soruyorsunuz. İlginç bir orkestra örneği de paylaşmışsınız.

70’lerin sonuna kadar dünyanın her yerinde filarmoni orkestralarında neredeyse münhasıran erkek müzisyenler performans gösteriyor, hiç kadın yok. Temel sebebi şu: Orkestraya seçim yapılırken, sahneye gelen kadın müzisyeni gördüğü anda jüri çarpılıyor. Niye, çünkü; “Kadından müzisyen olmaz” diye bir bilinçsiz önyargı yerleşmiş. 80’lerde Boston’da, deyimi mazur görün, bir “sivri akıllı” çıkıyor ve diyor ki “Her şeyi denedik, değiştiremiyoruz bunu.

Öne bir perde koyalım, müzisyenler arkasında performans göstersinler, kimin çaldığı belli olmasın.” Bir gecede yüzde 50 artıyor seçilen kadın müzisyen sayısı. Çünkü; adayı görmeyince beyin çalan müziğe odaklanmaya başlıyor ve “İyi mi kötü mü; performansın değerliği nasıl?”ın üzerinden değerlendirme yapıyor.

● Bir de topuk sesi meselesi var.

Birkaç sene sonra bu sefer başka bir “sivri akıllı” çıkıyor ve diyor ki “Kadınlar kulisten perdenin arkasına gelirken topuklu ayakkabılarını çıkarsınlar, çünkü; bu sefer jüri topuk sesini duyduğunda ‘Kadın geliyor’ diyor, gene çarpılıyor.” Bilinçsiz önyargı, tam o noktada devreye giriyor... Toplumsal cinsiyet eşitliğini konuştuğumuzda, üç tane başlık var. En dıştaki, nispeten en kolay olan kısım; çeşitlilik. Niye kolay, çünkü; bu odayı düşündüğünüzde, kapıda birimiz durup “Bu odada kadın-erkek eşit olacak” veya “Bu odada milliyetler anlamında eşit bir yapı kuracağız,” dediğimizde, doğru disiplini uygulayabildiğimiz sürece içerideki kurguyu sağlayabiliriz. Bunu dahi yapamıyoruz dünyada, Türkiye’de hiç yapamıyoruz. Bu zor değil, sadece kapıda durup kafaları saymaya bağlı. Dolayısıyla çeşitlilik, en kolay kısmı. İkinci kısım; çeşitliliği sağladıktan sonra içerdeki insanları -iş hayatıysa iş hayatı, siyasetse siyaset- oyuna dahil edebiliyor muyuz, yani kapsayıcı olabiliyor muyuz? Bu daha zor.

● Ve üçüncüsü...

Üçüncü ve en zor kısım da bilinçsiz önyargı. Çünkü bu insanların kafasında değişmiyor. İnsanlar sizi kendi koydukları bir çerçeveyle tanımlıyorlar. Onunla tanımlamaya başladıklarında düşünmeden verdikleri kararlar devreye giriyor. O kararların çoğunda da Amigdala tetiklenerek, korku mekanizmasıyla “Ben bunu yiyebilir miyim, yenebilir miyim?"le beyin cevap vermeye başlıyor... En önemli dezavantajlarımızdan biri şu: Kendimize benzeyen insanlarla olmaktan mutlu oluyoruz. Dolayısıyla, eğer erkeklerin oluşturduğu bir karar mekanizması varsa; bir orkestra; iş dünyası; yönetim kurulu varsa o zaman oraya erkeklerin gelme olasılığı artıyor. Bahsettiğiniz CV örneğine geri dönüyorum, insan kaynakları yöneticileriyle biz focus gruplar yapıyoruz. Diyoruz ki “Daha fazla kadını iş hayatına nasıl getirebiliriz?” Bize diyorlar ki: “Biz bir ilan veriyoruz, 10 tane CV geliyor; 9’u erkek, 1’i kadın. O zaman yüzde 90 erkek koyacağız bu role.” Kritik soru şu: “Niye sadece 1 kadın CV’si var?” Siz boş olan rol için “Ben 2 erkek, 2 kadın aday olana kadar mülakat yapmaya başlamayacağım” dediğinizde yavaş yavaş oyunun kurallarını değiştirmeye, bilinçsiz önyargıları yenmeye veya kırmaya başlıyorsunuz.

● Her şey farkındalıkta bitiyor.

Farkındalıkta bitiyor ama şöyle bir şey de var: Biz hesap vermeye meyilli değiliz. Bu 2 erkek, 2 kadın örneğindeki gibi birisinin bize hesap sorması lâzım. İyi uygulamalara geçerseniz, diyor ki “Son 3 adayın biri kurumun içinden; biri dışından olmalı, biri de - kurum içinde sağlamaya çalıştığım çeşitlilik neyse onu temsil etmeli.” Böyle bir son 3 adayla seçim yapmaya kendinizi kurgularsanız, bu kurgu yukarıya doğru devam ediyor. O zaman 9 erkek, 1 kadın CV'si geldiğinde “Yüzde 90 olasılık” diye kafanızı kurgulamıyorsunuz, sorgulamaya başlıyorsunuz: “Sona 1 kadın, 1 erkek getirmem için veya sona 1 iç, 1 dışardan getirmem için ne yapmam lâzım?” Hatta o zaman bizim gibi danışman firmalara ekstra görev veriyorsunuz; diyorsunuz ki “Şu kriterlerde olabildiğince çeşitli bir havuz görmek istiyorum.” Aksi takdirde ister istemez hepimiz kolay olanı yapıyoruz, ilk bulduğumuzu veya daha çok rastladığımızı karşınıza getiriyoruz. Daha çok karşılaştığımız da kim? Erkekler...

Magritte müzesinin müdavimlerinden

●Odanızda Magritte’in bolca posteri var.

Magritte’e ilgim “Ceci n’est pas une pipe”le başladı. “Bu bir pipo değildir, bir piponun resmidir” cümlesi benim “Bu adam ne demek istiyor?” dediğim, anlamaya çalıştığım bir şeydi. Ondan sonra hayatım şöyle değişti: 10 sene önce kızkardeşim Brüksel’e taşındı. Onlar taşındıktan 2 sene sonra Brüksel’de dev bir Magritte müzesi açıldı. Oraya yılda birkaç kez gidip müzedeki değişimi sürekli takip eder hâle geldim. Kitaplar okumaya, eserlerinin ilüstrasyonlarını toplamaya başladım. Magritte’in sanatında benim sevdiğim kısım, o algı kısmı. Çok basit bir resme bile beraber baktığımızda çok farklı yorumlar yapma imkânımız var. Dolayısıyla algı kısmı beni çok heyecanlandırıyor.

Çalışan bir annenin oğlu

● Kişilik, sizin de sık sık ifade ettiğiniz gibi, çocukluğun ilk yıllarında şekileniyor. Bu bağlamda nasıl bir ailede büyüdüğünüzü sormak istiyorum. Buradan toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki bakış açınızın nasıl geliştiğinin ipuçlarını yakalarız belki...

Orta gelir grubunda bir aile, eğitim seviyesi olarak da babam ortaokul, annem lise mezunu. Bir kız kardeşim var, benden 5 yaş küçük. Ben kendimi bildiğimde annem çalışmıyordu, kız kardeşim doğduktan bir süre sonra iş hayatına geri döndü. Yani demek ki 10 sene kadar iş hayatının dışında kaldı... Bir şey bana çok çarpıcı geldi: Annemin çalıştığı iş yerinde, kariyer tercihlerimi yapmamda da rol model olarak aldığım bir iş kadını vardı. O, hamile kaldı. Yabancı hissedarlar, o küçücük şirkette bir odayı kreşe çevirdiler, orada o bebek için bir ortam yarattılar. Ben, 14-15 yaşlarımdan itibaren yazları çalışmaya, staj yapmaya çok meyilliydim. Orada da birkaç yaz kaldım ve onların bir kısmını yaşadım. Benim açımdan kritik olan şeylerden biri bu. Ama ailemize bakarsanız; evdeki işlerin yüzde 99’unu annemin çekip çevirdiği, şu an olan kalın çizgili tanımların çok farklı olmadığı bir evde büyüdüm. Yani o anlamda birtakım şeyler onlardan geldi, diyemeyeceğim. Ama annemin çalışması bence çok önemli bir unsurdu, benim açımdan. Babam o anlamda aydın, açık görüşlü biriydi ama çevrede çok çalışmayan kadın vardı. İlkokul yıllarında eve gelip çok kapıda kaldım. Ama gene de annemin çalışması benim için o kadar doğaldı ki “Niye çalışıyorsun?” dediğimi hiç hatırlamıyorum. Bir de dedem ve anneannemle çok yakın yaşıyorduk, onlar güçlü bir destek ağı sağlıyorlardı... Enteresan bir şey var, onu söylemeyi de isterim. Geçen hafta yurtdışında çalışan Türk bir kadın yöneticiyle birlikteydik. Dedi ki “Ben gittiğim ülkelerde Türkiye’deki kadar güçlü bir destek ağına hiç sahip olamadım.” Biz hep şeyi karşılaştırıyoruz; “Evet, Türkiye’de kadınlar iş hayatında azlar, ama dünyada da böyle.” Dünyada olmamasının bir sebebi var aslına bakarsanız. Dünyada bu yapılar hakikaten yok. Bakıcı dediğinizdeyse inanılmaz rakamlar oluşuyor. Bizde bunlar olmasına rağmen kadını iş hayatına ancak bu kadar alabiliyoruz.

"Hayata bazen ‘muzak’ muamelesi yapıyoruz

● Sırada nasıl bir kitap var?

Burada kavramların etrafında hikâyeler yazdım. Şu anda tasarladığım, daha fazla somut insan hikâyesini biraz daha detaylandırarak yazmak. Arkasında gene toplumsal cinsiyet eşitliği olacak.

● Anabileceğimiz başka bir hobiniz...

Hobi mi tartışılır ama iyi bir dizi izleyicisi olduğumu düşünüyorum. Yabancı, zaman zaman yerli. Evet, okumak çok keyifli ama birçok şeyi çok hızlı oradan almak da söz konusu... Bir de, bu bir hobi değil ama tarzla ilgili: Hayat bizi hep “multitasking” yapmaya itiyor... Paris’te ihtilalden hemen önce ihtişamlı partiler veriliyor. Bu partilerde müzisyenler o kadar güzel çalıyorlar ki davetliler her şeyi bırakıp onları izlemeye başlıyor. Bunun üzerine partileri verenler müzisyenlere diyorlar ki “Bir dakika! Sizin işiniz burada insanları çekmek değil. Siz arkada bir şeyler çalın, kulağa hoş gelsin ama dağıtmasın.” Ve “muzak” diye bir şey çıkıyor. Şimdiki haliyle “asansör müziği” diyelim. Arkada tıngır tıngır çalacak. Biz hayata zaman zaman "muzak" muamelesi yapıyoruz birkaç işi eş zamanlı yürüterek. Ben, şu anda olabildiğince tek bir şey yaparak hayatı sürdürmeye çalışıyorum...Kadınları konuşuyoruz ya, biz onları da “multitasking”e itiyoruz. Çünkü başka türlü hayatta kalamayacakları bir iş yükünü omuzlarına veriyoruz.

“Haruki Murakami’nin kitapları, hayata bakışımı çok etkiledi”

● Kitabınızda “Okumayı çok sevenlerdenim” diyor, tür ayrımı yapmadığınızı belirtiyorsunuz. Biraz okuduklarınızdan da konuşalım mı?

Son 4-5 senedir Murakami’ye merak sardım. Ve hâlâ yolun ortalarındayım, yani okuyacağım daha çok kitabı var. Beni çok etkiledi. Benim yaptığım işte de, bizim neslimizde de o sonuç odaklılık ve tatmin çok kritik bir unsur. Biz o son kareyi, giriş-gelişme-sonuç’taki sonuç karesini gördüğümüzde “oh” diyoruz. Murakami’de onun olmaması ilk kitapta beni inanılmaz rahatsız etti. Hatta ikinciyi okuyup okumamak konusunda direndim, ondan sonra akmaya başladı. Bana şunu verdi: Hayat bize bir pencere sunuyor; o pencereye bir yerden giriyorsunuz ve bir yerden çıkıyorsunuz. Final yok! Orada olduğunuz zamanda keyfi, mutluluğu, öğrenmeyi yaşıyorsunuz ve çıkıp bambaşka bir şeye doğru devam ediyorsunuz. Yaptığım iş itibarıyla da, hayat bakışı itibarıyla da beni inanılmaz etkiledi, hâlâ da her kitabında hayran bırakıyor... Kendimdeki değişime de hayran oluyorum: Benim açımdan bakarsanız, “inbox”ımdaki bütün e-mailleri proses etmiş olmam veya işte “to do”larımın hepsini bitirmem lâzım. Yapmadığımda rahatsız olan bir insanım. Ama Murakami’yi okumaya başladıktan sonra bu değişmeye başladı. O ânın keyfini yaşamak, o ândan bir şeyler almak ve ondan sonra da bırakıp devam etmek. Çünkü bazen o sonucu görmediğinizde bırakamıyorsunuz da... Murakami’yi tanımak, tanımak derken bir yazar olarak onu tanımak hayatımı değiştirdi. Onun koşuya olan ilgisini, koşuyla yaşadıklarını öğrenmeye başlayınca daha fazla etkilemeye başladı. Çünkü orada da şunu görmeye başlıyorsunuz, inanılmaz bir dirayet var. Ve o dirayet hani demin bahsettiğim şu değil; bir pencereye giriyorsunuz beğenmiyorsanız çıkıyorsunuz, başka bir trenle devam ediyorsunuz. Hayır! Bir taraftan da arkasında durup dirayetle devam ettirdiğiniz bir şeyler var. Çoğu zaman haftada 70 kilometre koşuyor. Haftada 70 kilometre koşup bir taraftan da kitap yazan bir adam. Bu hakikaten akla ziyan bir şey...

Etiketler