11 °C

Gençlere kaptan lâzım

“Biraz Kitap, Biraz Sanat, Çokça Hayat” söyleşilerinin bu defaki konuğu, “Açılın Gençler Geliyor” kitabıyla yeni nesiller ve yetişkinler arasında köprü kuran Fatoş Karahasan... (Nermin Sayın)

Gençlere kaptan lâzım

Nermin SAYIN

“Biraz Kitap, Biraz Sanat, Çokça Hayat” söyleşilerinin bu defaki konuğu, “Açılın Gençler Geliyor” kitabıyla yeni nesiller ve yetişkinler arasında köprü kuran Fatoş Karahasan... Çok yönlü yazarla iş dünyasına da öneriler getirdiği kitabını, kütüphanesini, yeni kitap çalışmasını ve hobilerini konuştuk.

- Ülkemizde kapsamlı bir araştırmayı ortaya koyan kitaplara çok sık rastlamıyoruz. Bu durum, geleceğimizi yaratacak gençler konusunda da böyle. Detaylı bir araştırmaya dayanan “Açılın Gençler Geliyor”u nasıl bir ihtiyaç üzere yazdığınızdan konuşalım mı önce...

Ben 90’larda reklamcılığa başladım, uzun yıllar büyük reklam ajanslarında çalıştım; kariyerimin yarısında da yöneticilik yaptım. Reklamcılık araştırmaya dayalıdır, dolayısıyla kariyerim araştırmalar üzerine konuşarak geçti. Zaten karakterim de veri bazlı çalışmaya alışıktır. 2000’lerin ilk yıllarından beri de hocalık yapıyorum Bilgi Üniversitesi’nde, dijital pazarlama öğretiyorum. Aynı yıllarda gazeteciliğe başladım. Gazetecilik size çok fazla Ar-Ge departmanı görme, rapor okuma, pek çok veriyi izleme fırsatı sunuyor... Biz araştırmayla, veriyle değil, fikirle yaşayan bir ülkeyiz; herkesin bir fikri var. Güzel bir şey fikrin olması ama altı sağlam olmayınca daha yüksek sesle konuşan kazanıyor tartışmayı...

- Gençliğe nasıl odaklandınız?

Pek çok konferans yönetiyorum ya da konferanslara içerik sağlıyorum, buralarda gördüğüm hep bir "gençlik"ten bahsediliyor... Ve Türkiye’de zaten her zaman söylenen şey; “Gençlik en büyük gücümüz, en önemli kaynağımız.” Akademisyen, gazeteci ve pazarlamacı olarak görüyorum; biz gençliğimize yatırım yapmıyoruz! Evet, anne-babalar hayatlarından büyük fedakârlık ederek çocuklarının eğitimine para harcıyor. Karşılığında onlarsa şöyle bakıyor: “Bizden bir tek şey istiyorlar; çoktan seçmeli şu sınavı geçip şuraya gelelim, buradan üniversiteye geçelim.” Gerçek hayatla karşılaştıklarındaysa son derece mutsuz oluyor; iş hayatında tutunamıyorlar. Daha yaşlı nesiller onlardan şikayet ediyor, gençler de mutsuz! Meselâ, kardeşim doktor, o paylaştı; obezitede dünya dördüncüsü, Avrupa birincisi olmuşuz. Hareketsiziz, sigara içiyor gençlerimiz. Bizim araştırmada çıkan veriler de böyle. Sağlıkla, kişisel hijyenle ilgilenmiyorlar. Bire bir ruhları sormuyoruz ama ruhlarının sağlıklı olması da çok zor. Çünkü; genç dediğin spor yapar, gezer, arkadaşlarıyla kaynaşır, hayal kurar. Gelecekle ilgili hayal kuramıyorlar, çünkü; kurdukları hayalin sağlam bir dayanağı yok. Zaten dünya çok zor bir dönemden geçiyor, ekonomik sıkıntılar var. Benim baktığım yerden görünen şu: Gençlerin hayatı çok zor olacak. Ama dünya tarihinde ne zaman kolay olmuş ki! Şimdi gençlerin elinde en gelişmiş bilgisayar olan akıllı telefonlar var. “70’lerdeki koca bir server’dan daha güçlü cep telefonları” var artık. Elinde telefon var gencin ve o telefonla ne yapıyor?

“Dijital doğan" değiller

- Kitabınızda okuduğuma göre nitelikli kullanmıyorlar...

“Digital native” deniyor bu kuşaklara, yani dijitalin içine doğdular, bizler gibi sonradan öğrenmediler. Ama bakıyorum, hiç de öyle “dijital doğan” değiller. Daha hızlı oyun oynuyorlar, aradıklarını daha hızlı buluyorlar belki. Ama “Yapay zekâyı duydun mu?” diye sorduk, çok azı duymuş, onlar da tanımlayamıyor. “Telefonda, bilgisayarda, internette ne yapıyorsun?” diye sorduk, yanıtlar “Chat yapıyorum, arkadaşlarla konuşuyorum, müzik indiriyorum, sosyal mecra sitelerine bakıyorum.” Yani geçmişte işsiz güçsüz nesil arkadaşlarıyla nasıl bir yerde vakit öldürmüşse bugünün gençleri de telefonda sohbet ediyor... Araştırmaya dönersek, Türkiye’de bir sürü araştırma var aslında ama kitaba dönüşen yok. Bilgi Üniversitesi yaptı, British Council “Next Generation” diye bir araştırma yaptı. Onlar daha çok iş hayatıyla ilgili. Hatta oradaki yorumlardan bir tanesi “Gerekenleri yapmazsak bu nesil ‘lost generation’ olacak,” diyor, yani kayıp nesil... Benim düşüncem de “Bir araştırma yapalım ki gençleri anlayalım” oldu. Gözlemim, bize konferanslarda çeşitli küresel şirketlerin temsilcilerinin ya da yabancı konuşmacıların sunduğu “Dünyada ‘digital native’ diye bir grup var” lafı bize uymuyor. Gözlemim buydu; kitapta araştırmayla ortaya koyduğum tez de bu. Bizim gençlerimiz ‘digital doğan’ bir nesil değil...

- 15 ilde 2 bin gençle yüz yüze konuşulmuş. Ne kadar sürdü çalışma?

Ön hazırlığı, sponsorlarla görüşülmesi falan 1 yılın üzerinde çalıştık Sia Insight’la. Onlar da bu işe çok emek verdiler. Hedefimiz şuydu: Türkiye’nin bir resmini göstermek.

“Net ifade ve hız istiyorlar”

- Tespitinize göre gençler “dijital doğan” bir nesil değiller, peki nasıl bir nesiller? Ve biz yetişkinler onlara nasıl yaklaşmalıyız? Önerileriniz neler?

Kitabın amacı yetişkinleri bir an önce göreve çağırmak... Gençlere iş yaratmak için, şirkete geldiklerinde şikayet etmek yerine onlara mentorluk yapmak için. Gençleri eleştirmek yerine, bunlar farklı büyüdüler; bir kere önce onu kabul edeceğiz. Hızlı geribildirim istiyorlar, moralleri çabuk bozuluyor, çünkü; hep bir çoklu seçme üzerinde yetiştiler. Hız istiyorlar, net ifade; sakin iletişim bekliyorlar. Kendilerini önemsiyorlar ama hayatta yer bulamadıkları için bu ikilem içinde çok da mutsuzlar. Çünkü anne-babanın gözünde geleceği kurtaracak olan çocuk, bakıyor; gelecek öyle değil; kendisi öyle değil! Ve bence Türkiye çok büyük psikolojik sorunlarla karşılaşacak gençleriyle. Bu sadece bize özel değil, dünyada da böyle. Ne yapacağız? Her şirket düzenli bir biçimde, sanki bilgisayar programı, bir navigasyon yapıyor gibi gençlere adım adım anlatacak: “Şunu yaparsan bu olur, bunu yaparsan bu olur.” Görevi tanımlayacak, ödülü tanımlayacak, yanlışı tanımlayacak. Ve sık sık ödül verecek. Bu ödül illa para pul değil, bu dertleri değil. Anlam duygusu çok önemli...

"Seyahat çok besleyici bir şey"

- Seyahatler de hayatınızda önemli bir yer tutuyor, değil mi?

Evliya Çelebi rivayete göre rüyasında Hz. Muhammed’i görüyor. “Şefaat ya Resulallah” diyeceğine “Seyahat ya Resulallah” diyor. Hep onu dinlerken sanki ben de böyle bir şey söylemişim gibi geliyor, çünkü; benim babam memurdu ve çok gezdik. Her iki senede bir başka şehre gidiyorduk. O iki senede de iki tane ev değiştiriyorduk. Ardından lisede Amerika’ya gittim. Sonra yurtdışında çok vakit geçirdim. Hep böyle bir çanta... Ama İstanbul’u çok seviyorum, hep evime dönmeyi seviyorum. Gideyim, göreyim ve hemen döneyim... Hep aynı yerlere gittiğimi fark ediyorum. Daha yakın 2 saat-3 saatte gidilecek yerler. İtalya’da çok vakit geçiriyorum. Deniz seviyorum ama 15 gün deniz tatili de yapabilen bir insan değilim... Bir de çok yürüyorum ben, neresi olursa olsun. Her şehri şaşıracak derecede öğrendim böylece. En son Roma’da 52 kilometre yürümüşüm 2.5 günde. Çok yürüyorum, çünkü; yürümek benim için bir meditasyon. Çok ayrıntı görüyorum. Orada bir heykel, burada bir kuş, bir ağaç. O çok hoşuma gidiyor. Seyahat çok besleyici bir şey...

“Kütüphaneye girdiğimde çok mutlu olurum”

- Kitaplarınızın ithafı çok naif: “Bana okuma yazmayı öğreten anneme ve ilk kütüphanemi hediye ederek kitapları sevdiren babama.” Kütüphaneler “Biraz Kitap, Biraz Sanat, Çokça Hayat” söyleşilerinin odak noktalarından olduğu için çok ilgimi çekti... Neler okursunuz? Kütüphanenizde neler var?

Rahmetli annem öğretmendi. Ben 5 yaşında okumayı öğrenmişim. Annem kitap okurken ona baka baka kelimeleri birleştirmişim. Dolayısıyla okula çok erken gittim. 7-8 yaşlarında babam bana bir kütüphane aldı, hatırlıyorum; iki raflı bir kütüphane. İçine ansiklopediler -Resimli Bilgi diye bir ansiklopedi vardı o zamanlar- biraz kitap filan... Sonra kardeşlerim oldu. Annem kardeşlerimle ilgilenmeye başladığında ben o çocukluk bunalımımı kitap okuyarak geçirdim ve her zaman kitap okudum... Ve çok mutlu olurum kütüphaneye gittiğimde, kitapçıya girdiğimde. Çok hızlı ve çok okuduğum için aynı anda 5-10 kitap bir yerde duruyor... Genellikle ben artık “fiction” denilen, yani hayal gücüne dayalı öykülerin olduğu kitapları okumuyorum. Geçmişte onları çok fazla okudum. Bu tercihle ilgili, biraz eksik oluyorum dünyada ve Türkiye’de yeni yazarlarda. Ama çok film izliyorum. Hayal dünyası tarafı filmlerde oluyor.

- Ağırlık yine araştırmada o zaman...

Hepsi mutlaka bir veri üzerine, felsefe, sosyoloji, psikoloji üzerine. Yeni bir bakış açısı... Meselâ gençlikle ilgili kitaplara girdiğimde bir sürü rapor okudum. Şimdi toplumsal cinsiyetle ilgili okuyorum. Reklamcılık yaparken pazarlamayla ilgili çok okurdum, tüketiciyi anlamak için...

Sırada kadın - erkek rolleri var

- Peki CEO Plus’ın bastığı “Açılın Gençler Geliyor”dan sonra, sırada nasıl bir kitap var? Ne çalışıyorsunuz?

Kadın-erkek rolleri üzerine okuyorum. Daha netleştirmedik yapacağımız çalışmayı; araştırma şirketi kaynak bulma aşamasında, çünkü; yine en az 2-3 bin kişiyle konuşmak gerekli. Anlamaya çalıştığım Türkiye’deki kadın-erkek rolleri. Bunun derinine inmeyi düşünüyorum. Bu, çocuk yetiştirmek açısından çok önemli. Daha önce dijital pazarlama ve kişisel gelişim tarzı kitaplar yazdım, her biri 3-4 yıl sürdü. Çünkü; araştırıyorum, yazıyorum, yazdıkça öğreniyorum, öğrendikçe öncekiler anlamsızlaşıyor. Günün birinde “Tamam,” deyip basıyorsun. Şimdi çalıştığım kitap, “Açılın Gençler Geliyor” gibi araştırmaya bağlı. Araştırma çıktığı zaman 4-5 ayda ben o kitabı hazırlarım. Benzer araştırmaları indirdim. Sürekli internetten kitap alıyorum, Türkiye’de bu konuyla ilgili kitapları buldum, okuyorum. Enteresan bir şekilde hepsi örtüşüyor... 1970’ler çok önemli bir dönem, feminizm için çok kıymetli. Feminizm şimdilerde yeniden yükseliyor. Çünkü; kadınlar konuşmaya başladıkça, araştırmalar arttıkça, erkekler de bu sistemin ne kadar kurbanı olduklarını görüyorlar. Toplumsal cinsiyet rolleri insanları kutulara hapsediyor ve o hapsedilen yer içerisinde dikte ettirilenler hayatlarımızı yok ediyor. Erkekler üzerinde de muazzam bir baskı var bizim sistemimizde. Kadınlar kadar var...

“Dünya sınavlardan daha büyük”

- Gençlerle iletişimde yöneticilere çok iş düşüyor, diyorsunuz.

Herkes karşısındaki insanın iyi tarafını ve yeteneğini görmeli. Buna yetenek bazlı yönetim deniyor. Bir grupta herkes iletişimden, işletmeden, mühendislikten mezun olabilir, dereceleri de yüksek olabilir. Aynı yaşta da olabilirler ama hepsi ayrıdır! Yapılacak şey, artısı nerede, onu bulmak! Meselâ “mühendis ve hayal gücü yüksek”, “mühendis ve analitik”, “mühendis ve içine kapanık.” Bunlardan ekip kuracağız. İçine kapanık birini satışa koyamazsınız ama stratejide iyi olur. Yöneticilere iş düşüyor. Zaten gençler de araştırmada yöneticilerinden şikayet ediyorlar.

"Gençlere kaptan lâzım"

Onlara yol gösteren, kaptanlık yapan yöneticilere ihtiyaç var. Tabii ki herkesin üzerinde baskı var; şirketlerdeki hiyerarşik yapıda kâr baskısı, performans baskısı var. Ama daha insan olmalıyız. Çocuklar “Sınava gir, karneyi eve getir, dünyayla işin bitti” diye yetiştiriliyor. Anne-babanın çok hatası var. Kendilerine de yazık, hayat boyu çalışıyorlar onları okutmak için. Çocuk işsiz oldukça herkes üzülüyor. Halbuki çıksın bir garsonluk yapsın, tarımla uğraşsın, hayatla tanışsın! Gitsin bir yaşlıya baksın, sokaktaki iki kediyle ilgilensin. Özen göstermek öğretilmiyor. Öğretilmesi lâzım. Onu öğrenirse şeyi görecek: “Ya bu dünya benden ve dört sınavımdan daha büyük bir şey.”

Sinema süratine yetişemiyor

- Gelelim izlediklerinize. Hangi tarz filmleri tercih edersiniz?

Her şeyi seyrediyorum. Netflix’te “Documentary Series” var, onu çok seviyorum. Hem masal hem tarih anlatıyor, hem de bilgi veriyor. Sinema benim beğendiğim türlerde tüketme hızıma artık yetişemiyor. Youtube da izliyorum çok. Herhangi bir konuyla ilgilendiğinizde, o kelimeyi girdiğinizde zaten size bir sürü şey gösteriyor. Bir de müzik... Eskiden sabahları klasik müzik dinlerdim. Şimdi meselâ “sabah huzur müziği” diyor, onu açıyorum.

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap