11 °C

Sanat işi, okumak tutkusu

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür ve Sanat İşletmesi Genel Müdürü Özalp Birol, “Biraz Kitap, Biraz Sanat, Çokça Hayat”ın bu defaki konuğu... Nermin Sayın'ın haberi...

Sanat işi, okumak tutkusu

Nermin SAYIN

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür ve Sanat İşletmesi Genel Müdürü Özalp Birol ile Kaplumbağa Terbiyecisi’nden Resimli Bilgi Ansiklopedisi’ne, hazırlıkları süren sergilerinden voleybola uzanan bir söyleşi yaptık.

Şu günlerde Pera Müzesi’ne gelen ziyaretçiler, sanatla teknolojiyi buluşturan keyifl i bir projeye tanık oluyor. Bu projeden bahsedebilir miyiz önce?

Biliyorsunuz müzelerin “ölü mekânlar” ve burada sergilenen materyalin de “ölü materyal” olduğu şeklinde özellikle güncel sanat camiasından getirilen eleştiriler vardır. Olabilir, tartışılabilir. Biz bunun pek böyle olduğunu düşünmüyoruz açıkçası. Ve teşhir ettiğimiz koleksiyonların temsil ettiğini düşündüğümüz değerleri, onların öykülerini ziyaretçiye anlatarak zihinlerinde yer etmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Bu tabii değişik tekniklerle yapılabilir ama müthiş bir teknolojinin kullanıldığı bir çağdayız. Tabii bu gelişmeleri izliyoruz, dünyada olup bitenleri gücümüz yettiğince, elimiz erdiğince anlamaya, ziyaretçimiz için ilgi çekici olacağına ve amacımıza uygun olduğuna kanaat getirdiklerimizi de hayata geçirmeye başlıyoruz. İşte bu da öyle bir proje. Virtual reality (VR) ya da sanal gerçeklik deneyimi tabii ki ilk defa Türkiye’de Pera Müzesi’nde uygulanmadı. Dünyada birçok örneği var. Ancak müzecilik alanında VR uygulamaları geniş yelpazede de olmuyor. Ülkemizde bir özel müzenin, temsil ettiği vakıf koleksiyonlarından bir eserle ilgili olarak böyle bir VR projesi gerçekleştirdiğini ben bilmiyorum. Dolayısıyla çok büyük olasılıkla bu uygulama bir ilk... Burada ne yapmaya çalıştık? Elimizdeki görsel veriye dayanarak ve dönemin eşyalarını kullanarak bir Osman Hamdi Bey ofisi ortamı hazırlamaya çalıştık.

● Bu eşyaların içinde Kütahya koleksiyonunuzdan da parçalar var değil mi?

Aynen öyle. Kütahya koleksiyonumuzdan parçalar da, fotoğraflar da koyduk. Ve Osman Hamdi Bey’in koleksiyonumuzdaki eserlerini o ofise astık. Başköşeye de bir şövalenin üzerinde Kaplumbağa Terbiyecisi'ni koyduk. Burada sanal gerçeklik içinde sanal gerçeklik gibi bir durum da oluyor. Çünkü; ziyaretçimiz deneyimin ilk evresinde ofise giriyor. Orada gönlünce dolaştıktan, objeleri inceledikten sonra, arzu ederse Kaplumbağa Terbiyecisi’nin önüne geliyor ve tıklayıp Terbiyeci’nin olduğu mekâna girebiliyor. 360 derece etrafında dönerek izleme olanağı buluyor oradaki şahsı. Artı, bunu çocuklar için yaptık ama büyüklerin de hoşlarına gidiyor -bu arada benim de-: Çok klasik gelebilecek bu eserle çocukları yakınlaştırmak için böyle bir yol izledik. Kaplumbağalarla oynama, onları marul yapraklarıyla besleme olanağı da veriyoruz.

● Doğrusu benim de hoşuma gitti!

Bu gibi küçük hoşluklarla bu eseri akılda kalabilir hâle getirmeye çalıştık. Burada bana kalırsa yaklaşım önemli, o da şudur: 20. yüzyıl başında üretilmiş, güçlü hikâyesi olan bir eseri, teknoloji kullanarak, bu teknolojiye ilgi duyan kuşaklarla buluşturuyor ve deneyimlemelerini sağlıyoruz, VR ortamında da olsa. Zannediyorum ki bu deneyimle Kaplumbağa Terbiyecisi’ni keşfeden ve Osman Hamdi Bey’in ofisini gezen bir genç insanın, tablo hakkında rehberden bilgi aldıktan da sonra, bu eseri ve ressamı unutması pek mümkün olmayacaktır.

● Sergiler de bence müzelere dinamizm getiriyor. Katılır mısınız? Müzeye, sizin özelinizde neler kattığını düşünüyorsunuz sergi hazırlamanın?

Kuruluş sürecinde, saygıdeğer kurucularımızla mutabakat sağladığımız hususlardan biri de Pera Müzesi’nin yalnızca Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın 3 ana koleksiyonuna odaklanan bir müze olarak değil, galerilerini modern ve çağdaş sanata da açık tutan, dünyanın belli başlı sanat kurumlarıyla, koleksiyonlarıyla ve koleksiyonerleriyle iş birlikleri geliştiren bir platform olarak düşünülmesi ve buna göre konumlandırılmasıydı. Öyle bir platform ki orada vakfın Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu’ndan kesitleri, Kütahya Çini ve Seramikleri’ni ve Oryantalist resimleri görebilirsiniz. Ama bunların yanında dünya sanatının büyük ustalarının eserlerini, dünya müzelerinin koleksiyonlarından ve önemli koleksiyonlardan yapıtları da görebilirsiniz. Ayrıca Pera Müzesi açıldığı 2005’ten günümüze genç sanatçılara yer veren bir platform olarak da sanırım dikkat çekmektedir. Ülkemizin ve dünyanın belli başlı sanat okullarıyla birçok sergi hayata geçirdik. Artı, son 6 yıldır hem İstanbul Bienali’ne hem de Tasarım Bienali’ne mekân olarak bir farklı açılım daha getirdik ve bienal ziyaretçisi olan sanatsevere de müzeyi deneyimleme olanağı verdik. Karşılıklı kazan-kazan durumu oldu hepimiz için, bizi belki de çok fazla tanımayan bir kitleyi müzemizle tanıştırmış olduk.

● Müze kelimesinin ittiği bir kitleyi...

Evet, evet. Buradan geleceğimiz nokta şu: Biz 2005’te “Genç Açılım” diye bir sergi yapmış, “Klasik, etnografik ya da arkeolojik koleksiyonların yanında burası modern ve çağdaş sanata da açık bir yer olacaktır” mesajını daha ilk etkinliğimizde göstermeye çalışmıştık. Yıllar yılları kovaladı; ülkenin siyasi, ekonomik vs. konjonktürü ve diğer unsurlarını dikkate alarak biz bildiğimiz, hedeflediğimiz yolda yürüdük. 14. yılımızı idrak ettiğimiz şu noktada görüyorum ki gerçekten dönemli sergilere de ev sahipliği yaparak baştan düşündüğümüz neyse, onu yerine getirmişiz. Yani müzeye motor etkisi yaratacak, dinamizm getirecek bu tür sergileri gerçekleştirerek farklı sanatçıların yapıtlarına ya da farklı ülkelerin sanatına ilgi duyan değişik kesimlerden insanlarımızı da müzemize çekmişiz ve bu platformda onları diğerleriyle bir araya getirmişiz. Dolayısıyla farkları ve farklılıkları buluşturduğumuz; görüş, dil, din, inanç, yaşam tarzı gibi unsurlarda farklı farklı olan birtakım insanların kültür ve sanat yoluyla böyle bir platformda bir araya geldiklerini ve birlikte birtakım şeyleri deneyimlediklerini görüyoruz. Bunu yaparken de kimse kimseyi rahatsız etmiyor, dolayısıyla bu aslında bir mikro örnek nasıl olması gerektiğine dair. Birlikte yaşama ya da farklılıkları birlikte yaşatabilme meselesinin hoş örneklerinden biri, diye düşünüyorum ve bu bakımdan da önemsiyorum.

Okuma oburuyum

● Kütüphanenizde neler var?

Vallahi ben, belki klişe bir söylem olacak ama okuma oburuyum.

● Edebiyat mı seversiniz, tarih mi?

Her şey severim! Ben 4.5-5 yaşında kendi kendime okumayı öğrendim, sonra da doğrudan 2. sınıfa gittim. Rahmetli babacığım okumayı çok seven bir insandı ve kütüphanemizde çok ansiklopedi de vardı. Benim okumayı öğrendiğim yayıncılık ürünü Resimli Bilgi Ansiklopedisi’ydi. Bir de, çocukların deney yaparak fizik, kimya öğrenmelerini sağlayan küçük kitaplar vardı, onları okurdum. Sonra Cumhuriyet Ansiklopedisi çıktı, hemen aldırtmıştım. Bir taraftan da Nebil Fazıl Alsan, Kemalettin Tuğcu gibi yazarları da okudum, o yollardan ben de geçtim. Eş zamanlı olarak çizgi roman okurdum ve hâlâ kütüphanemde vardır. Hiç unutmuyorum; 2. sınıftan 3. sınıfa geçtiğimde babam “Ne armağan istersin?” diye sormuştu. Suat Yalaz’ın çizdiği “Karaoğlan” vardı, onu takım halinde rica etmiştim, o da, bir koliye koyup getirmişti. Hayatımda bu kadar mutlu olduğum ân azdır. Tolstoy, Turgenyev, Dostoyevski gibi yazarları okumaya 14-15 yaşlarında başladım. Tabii bu tür yazarları belli bir deneyim edindikten sonra okumak başka. O bakımdan bazı kitapları dönüp dönüp okurum. Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı?”sı, Montaigne’in “Denemeler”i benim için önemlidir. Babamın kütüphanesinde Varlık Yayınları’nın kitapları vardı, onlar benim için önemlidir, çok özeldir. MEB’in yayınladığı klasikler de. Bugün kütüphanemde hem hobi tipi, hem ülke tarihleriyle ilgili kitaplar vardır; Avrupa tarihini çok severim. Umberto Eco’nun bu konudaki bütün kitapları vardır, zaten Eco’yu çok severim. Amin Maalouf’lar vardır. Bir dönem Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın genel müdürlüğünü ve yönetim kurulu üyeliğini yaptığım için, o dönem yayınladığımız bin küsur başlığın önemli bir grubu yine vardır. En son Faruk Duman’ın “Sus Barbatus!”unu okuyorum. Vehbi Koç Vakfı’ndan arkadaşım Erdal Yıldırım’ın “Ateşin Üstünden Atladım” diye yaşamının belli kesitlerini anlattığı çok hoş bir kitabı var, o da döne döne okuduğum kitaplardan.

Önce İstanbul Bienali sonra özel sergiler

● Pera Müzesi'nde yeni dönemde hangi sergiler açılacak?

28 Temmuz’da “Mürekkepten” sona eriyor, sonra Bienal sergisi gelecek. Aralıkta şu anda üstünde çalıştığımız 2 sergiyi hayata geçireceğiz. Birinin hazırlıklarını tamamladık, istesek hemen açabilecek durumdayız: “Fotoğrafın Ardında 180 Yıl.” 180 yıl önce, bir grup fotoğrafçının Akdeniz’de bir rotada çektikleri fotoğraflar esas alınarak, aynı rotanın 2018-2019’da bu sefer Engin Özendes’in küratörlüğünde seçilen Türk fotoğrafçılarına ne ifade ettiğini anlatan bir sergi. 4. ve 5. kat sergi salonlarında olacak. Bir de 3. kat galerimizde Rusya’nın önemli sanat kurumlarından Tretyakov galerisinin koleksiyonundan, Türkiye–Rusya kültürel ilişkilerini taçlandıran hoş bir Rus resimleri seçkisi sergileyeceğiz.

● Peki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde neler olacak?

Birkaç sergi projesi var. Şu anda biliyorsunuz, yine içine bir VR deneyimi yerleştirdiğimiz “Aralıktan Bakmak” sürüyor. Bu bittikten sonra, tamamına erdirdiğimiz birkaç sergi projesi var ama henüz hangisini seçeceğimize karar vermedik. Ama en geç önümüzdeki yılın bahar döneminde, İstanbul ekseninde basının Osmanlı’dan günümüze nasıl var olduğunu ve evrildiğini ya da yeşerdiğini anlatan gazetecilikle ilgili bir sergi yapmayı düşünüyoruz. Bir başka ekibimiz de elimizdeki yazmalar üstünde çalışıyor.

Geçtiğim yollar hakkında fikir vermek adına yazabilirim

● Peki ne zaman yazacaksınız anılarınızı?

Bende epeyce birikmiş materyal var da acaba korkak mıyım, yeteri kadar cesaret mi edemiyorum, yoksa zaman bulamayacağımdan korktuğum için mi teşebbüs etmiyorum, bilmiyorum. Onlarca arkadaşımın kitabının yayınlanmasına bir şekilde yardımcı olmuşumdur. Fakat terzi kendi söküğünü dikemezmiş gibi bir durum var. Ama galiba ben de, büyük bir eser yaratmak adına değil, sadece geçtiğim yollar hakkında insanlara fikir vermek adına bir şeyler yazabilirim. Bir yazarlık gösterisi yapıp yepyeni bir şeyler yaratarak büyük bir performans göstereceğimi zannetmiyorum, o ayrı bir kabiliyettir. Çizmeden yukarı çıkmak ve yazar arkadaşlarımı kızdırmak istemem. Çünkü mesleği bu olan gerçek edebiyatçı, entelektüel insanlar biliyorum. “Onu da yazarım, bunu da yazarım” demeyi bu insanların uzmanlık alanına saygısızlık olarak gördüğüm için haddini bilerek konuşmayı yeğlerim açıkçası. Benimki olsa olsa farklı alanlarda yöneticilik yapmış bir insanın, çocukluk yıllarından başlayarak geldiği yaşa kadar olan serüvenini, akılda kaldığı kadarıyla anlatan bir kitap olabilir. Aslında yalnızca iş dünyasında yaşadıklarımı ayrı bir kitap haline getirmeye çalışsam, oradan epeyce bir şey çıkar. 1985’ten beri iş dünyasının içindeyim, 34 yıl olmuş. Çok şey deneyimledim, çok insan gördüm, başımdan çok şey geçti. Fakat galiba şanslıydım, çünkü hayat benim karşıma çoğunlukla iyi insanlar çıkardı. Ve ben de beraber çalıştığım arkadaşlarımı seçerken -ya kendi becerim ya da tesadüf bilemiyorum çoğunlukla çok düzgün arkadaşlar seçtim. Çalıştığım arkadaşlarımı çok severim. Saygı duyarım. Çünkü ben onlara bir şey öğretirim -kaptanlarıyım doğal olarak ya da ağabeyleriyim- ama onlar da genç enerjileriyle, yeni bilgileriyle, farklı bakışlarla benim hayatıma yeni ışıklar tutarlar. Böylelikle bir arada zenginleştiğimiz kanaatindeyim.

Acar bir voleybolcuydum

● Bir dönem voleybol oynamışsınız...

Gençliğimde voleybol oynadım, antrenörüm de Memet Fuat Bengü'ydü, çok değerli bir insandı. Yalnızca bende değil, antrenörlük ettiği bütün gençlerde aile büyükleri gibi hakkı olduğunu düşündüğüm bir muhterem insandır. Kaliteli zaman ayırırdı bize, büyüklenmeden öğretirdi ve öğrettiklerini sahada deneyimleme olanağı verirdi. Bunlar almasını bilene çok önemli şeyler. Ben iyi bir voleybolcuydum, acar bir voleybolcuydum. Boğaziçi Üniversitesi’nin takımında da oynadım; pasörlük yaptım. Yükselebilen, iyi smaç da vurabilen bir oyuncuydum. Ama 1985’te iş dünyasına odaklanınca voleybol daha bir 2. plana düştü. Daha sonra borcumu şu şekilde ödemeye çalıştım: Gençliğimde birlikte voleybol oynadığım Ahmet Gülüm, 1990’larda Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı'ydı. Ben de yönetim kurulu ve icra kurulu üyesi olarak görev yaptım ve ülkemizin voleyboluna olan idarecilik bağlamındaki borcumun bir bölümünü de böyle eda ettiğimi düşünüyorum. Halen izlerim, severim ama yıllardır elimi voleybol topuna sürmedim.

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap