9 °C

"Kendimi anlatıcı gibi hissediyorum"

Faruk Şüyün'ün bu haftaki konuğu; İsa Çelik

"Kendimi anlatıcı gibi hissediyorum"

Tam 53 yıldır fotoğraf çekiyor... Yapıtlarında ağırlıklı olarak "insan" konusunu işleyen sanatçı, sanatsal bir eylem olarak gerçekleştirdiği fotoğraf çalışmalarının yanısıra bilim, kültür ve sanat insanlarının portre fotoğrafları ile Anadolu uygarlıkları fotoğraflarını kendi söyleyişiyle "yapıyor." Ayrıca çok sayıda afiş ve poster ile kitap, plak, kaset ve CD kapağı hazırladı; tiyatro oyunlarına dia projeksiyon uygulamaları var. Yapıtlarının pek çoğu, afiş, poster ve kart olarak da yaygınlaştı. Sanatçı tarafından çok sayıda çocuk kitabının illüstrasyonu da yapıldı.

"İnsan" ve "Çocuk" onun yaşamındaki en önemli konulardan ikisini oluşturuyor. Çocuklar için yazdığı masallar birçok çocuk dergisinde yayınlandı. Seramik de çalışan sanatçı, taş ve ağaç heykeller yapıyor.

Çizgi film çalışmalarında da imzasını gördüğümüz bu haftaki konuğum pek çok sinema filminde oynadı, festivallerde seçici kurul üyelikleri var. UNESCO'ya bağlı Uluslararası Fotoğraf Sanatı Federasyonu FIAP'ın "Artist of FIAP" (AFIAP) ünvanına sahip olan sanatçının fotoğrafları uluslararası sergi, yarışma ve bianellerde yer aldı.

1973'teki "İnsan" adlı ilk fotoğraf sergisi ile birlikte yetmişin üstünde kişisel sergi açan,

çok sayıda diapozitif gösterisi yapan konuğumun aralarında öykülerinin de bulunduğu yayınlanmış sekiz kitabı var. Üçüncü öykü kitabı "Ölüm Hazırlığı" ise basım aşamasında.

Evet, İsa Çelik'ten söz ediyorum ve söyleşimize, son çalışmaları ile başlıyoruz...

"2010'da kendimce ilginç şeyler yaptım. Bir tanesini, Sabahattin Ali diyor ya 'Dağlar benim meskenimdir,' onu öldürüldüğü yerde - uzun yıllardır düşündüğüm bir projeydi bu - gerçekleştirdim. O ormanda kendi fotoğraflarından Sabahattin Ali sergisi açtım."

Çok ilginç, nasıl bir sergiydi bu?

"Şöyle yaptım, hiç kimsenin haberi yoktu - kızı Filiz'in bile - sabah karanlıkken gittim ormana, tripodu kurdum, havanın yavaş yavaş aydınlanmasını bekledim. Tek kare, tek kare, tek kare çektim. Sonra aydınlanınca en uzaktaki ağaca bir Sabahattin Ali fotoğrafı koydum, yine tek kare... Başka birine başka bir Sabahattin Ali fotoğrafı koydum, başka birine başka bir tane… Bütün orman Sabahattin Ali fotoğraflarıyla kesti."

Onun çektiği fotoğraflar mıydı bunlar?

"Tabii, yalnızca onunkiler. Sabahattin Ali'nin ödül kazanmış fotoğrafları ve kendi çektiği portreleri … Benim hazırladığım Sabahattin Ali posterleri falan da yer aldı. Sonra 10.30 gibi geleneksel Sabahattin Ali pikniğine katılan insanlar geldiler..."

Ormanda bir sergi

Ben de ormandaki bu anma toplantılarında birkaç kez bulunmuştum...

"Ondan sonra insanları salıverdik sergi yerine, çok şaşırdılar ormanda bir sergiye. Sonra o insanları çektim, tek kare, tek kare, tek kare hepsini... O resme koşuyorlar, bu ağaca koşuyorlar falan... Ve şimdi de onlardan bir gösteri hazırlıyorum."

Bu etkinliğin belgeseli...

"Evet..."

Peki, başka?

"İkincisi insanlar Orhan Veli'nin birkaç fotoğrafını bilirler yalnızca. Ben, onun bebekliğinden ölünceye kadar olan tüm fotoğraflarından bir gösteri yaptım ve sesini dinlettim."

Sizin bu tarz çalışmalarınız çok önemli. Ustalara Saygı toplantılarında da arşivinizi bize açmıştınız. Söylediğiniz gibi şairle ilgili tek, bilemediniz iki fotoğrafı görürüz hep, her yazıda da onlar yayınlanır. Edebiyatçılarımızın arşivleri çok yetersiz, hele fotoğrafları dağınık bir biçimde, birilerinin sahip çıkması lâzım… Neredeydi etkinlik?

"Boğaziçi Üniversitesi'nde... İlginç oldu. İnsanlar, başka türlü Orhan Veli'nin sesini nasıl duyacaklardı ki? Ben bebekliği dâhil, dedesi, ninesi falan dâhil bütün fotoğraflarını da gösterdim.

Üçüncüsü Necati Cumalı'nın da yine bebekliğinden yaşlılığına kadar tüm fotoğraflarını, kendi sesi eşliğinde hazırladım. Kendi çektiğim Necati Cumalı fotoğraflarından çok az bir bölüm gösterebildiğim yoğunlukta bir gösteri oldu..."

İsa Çelik yine yoğun çalışmış...

"Evet, sonra ilk kez bir Âşık Veysel sergisi var. Ara Güler, Ozan Sağdıç, Fikret Otyam ve Mustafa Türkyılmaz fotoğraflarından oluşan bir sergi."

Nerede?

"Önce Ankara'da açıldı. Çok geniş bir sergiydi. Sonra Sivas'a gitti. Büyük boy, bir metreye bir metre fotoğraflar… Sivas'ta sergilendikten sonra Malatya'ya taşındı. Malatya'da tahrip ettiler…"

Âşık Veysel'in fotoğraflarını?!

"Evet, Âşık Veysel'in fotoğraflarını tahrip ettiler. Bütün sergiyi tekrarladık. Sonra İkitelli Cem Evi sahip çıktı. Biz sergileyelim burada dediler. İkitelli'den sonra Kartal Cem Evi sahip çıktı. Orada sergiledik. Şimdi Antalya'da. Daha sonra nerelerde sergilenecek bilmiyorum.

Böyle… Bu arada üçüncü hikâye kitabımı bitirdim gibi, son bir gözden geçirmem gerekiyor."

Ben ilk iki kitabınızı çok sevmiştim, bunu da bekliyordum… Ne zaman, hangi yayınevinden çıkacak?

"Cumhuriyet… Onlara vereceğim. Öteki kitapları da toplamak istiyorlar…

Böyle işte… Bu arada Kıbrıs'a gittim. Bu arada Çin'e gideceğim…"

Oradan da insanlar ve çocukların bulunduğu çok güzel fotoğraflar gelecektir… Çantanız pek ağır, üç kamera taşıyorsunuz, çekimler?!

"Son hızla devam ediyor."

Neler çekiyorsunuz, daha doğrusu yapıyorsunuz?

"Şimdi, öğrencilerim var. Hem üniversitede hem de özel… Üniversitede ders veriyorum temel fotoğraf üzerine… Kültür Üniversitesi Meslek Yüksek Okulları Bölümünde… Grafik Bölümü'nde de Tasarım'da Fotoğraf derslerim var. Bunların dışında da özel öğrencilerim. Bu işi çok önemsiyor, çok kişi istemiyorum. Meselâ bir-iki ya da üç kişiyle daha doyurucu oluyor. Yani her öğrenciyi almıyorum. Sahiden sonunda bir şey olabilecekse kabul ediyorum. Yani para alayım diye boşa kürek çekmiyorum. Beraber fotoğrafa çıkıyoruz."

Fotoğrafın nasıl yapıldığını öğretiyorsunuz…

"Bildiğiniz gibi ben 'fotoğraf çekmek' demiyorum. Çünkü fotoğraf da şiir, resim, heykel gibi yapılan bir şey. Hoş heykel yapılsa ne olacak diyeceksin. Çünkü bağırttıra bağırttıra Mehmet Aksoy'un heykelini yıkmadılar mı? Bedri Baykam doğru, güzel, anlaşılır şeyler söyledi diye adamı öldürmeye çalışmadılar mı

Tomris Uyar son yıllarında Zeynep Oral'la bir söyleşisinde 'yazdık da ne oldu?!' demişti. Ama ben öyle düşünmüyorum… Yani yazdın, çizdin, yaptın, ettin milimetrik de olsa mutlaka toplumsal yaşama bir faydası olacaktır. Karamsarlığın hiç anlamı yok. Karamsar olmamız için çok şey var, ama yine de olmamakta sonsuz fayda görüyorum."

Edebiyattan da besleniyor

Sizi ayırt eden en önemli yönlerinizden birisi edebiyat başta olmak üzere diğer sanatlara da çok yakın durmanız.

"Bunu ben söylersem megaloman falan diyecekler... Ama ben de öyle düşünüyorum. Niye ben kendimi daha yakın hissediyorum onlara? Bir kere bizim beslenme kaynaklarımız onlar, bilim-kültür-sanat  eserleri… Ne diyor düşünür? 'Ne yersen o'sun', Hint atasözü. Şimdi senin bahçende güller, şebboylar varsa, sen insanlara güller, şebboylar verebilirsin. Papatyalar, nergisler varsa, papatya, nergis. Senin bahçende bizim oraların deyişiyle çaltı dikeni çıkmaz…"

Yani Torosların deyişi… Çocukluğunuzun geçtiği...

"Durun, şu konuyu bitireyim… Şimdi insanlar hep geniş kapılardan geçmeye çalışıyor, sıkıntıya girmek istemiyorlar. Bakıyorum internetten herhangi bir imaj alıp onu evire çevire -az sündürüp az üstüne gözyaşı koyup bilmem ne yapıp - insanlara sunmaya çalışıyorlar. Oysa dar kapılardan geçerek, yani kendin olmaya çalışarak bir şeyler yaptığın zaman onun keyfine diyecek yok…

Mengü Ertel Sait Maden'in işini aldı da kopyaladı mı hiçbir zaman? Yurdaer Altıntaş başka birisinin işine tenezzül etti mi? Hayır. Ben de kendim işimi yapmaya çabalıyorum. Olmazsa da olmayıverir, ama kendim olmaya çalışıyorum. Üç gün sürer bu konu…"

Düzyazı nasıl gelişti?

"Ben oldum olası kendimi bir anlatıcı hissederim. Bu ister fotoğraf, ister grafik, ister seramikte olsun... Ben seramik de, ahşap heykeller de yapıyorum, bu alanda ders veriyorum... Son yıllarda kâğıt tozundan tiyatro maskları hazırlıyorum. Kâğıt tozunu seramik çamuruyla falan da karıştırıyorum, başka kimi teknikler deniyorum. Harıl harıl onunla uğraşıyorum. Tabii bir taraftan fotoğraf, bir taraftan da yazı...

Şimdi ne yaparsan yap, yaptığın ne olursa olsun düşüncem şu: En iyiyi yapmak değil, hep iyinin peşinde olmak gerekiyor.

Bir öğrencim dedi ki: 'Hocam ben seni geçeceğim.' Olabilir, ne kadar sevinirim, dedim. Ama beni geçmeye çalışma, kendini geçmeye çalış, dedim. Öyle değil mi?"

Tasalanmak şart

Kesinlikle... Bir şeyler anlatabilmek ve kendini aşabilmek...

"Söyledim ya ben kendimi hep bir anlatıcı hissederim. Fotoğraf çekerken de bir mektubu varsa benim için fotoğraftır. Bir derdi varsa o fotoğrafın, fotoğraftır. Bir tasası varsa, tasarım ise fotoğraftır. Tasarım olmayan hiçbir sanatsal eylemi doğru bulmuyorum. Bu ister grafik, ister heykel, ister yazı, ister şiir. Şiir en iyi, en güzel sanattır. Ama, içinde şiir varsa şiirdir. Heykel, ama heykel olma nosyonunu kazandıysa heykeldir o. Fotoğraf da öyle, roman da öyle.

Şimdi bir teneke dolusu su düşün. O saf içme suyu. Bunun içine dolmakalemden bir damla mürekkep damlattım. Dolmakalemdeki mürekkep, mürekkepti damlatmadan evvel, o tenekenin içindeki de suydu. Ben damlattıktan sonra o tenekenin içindeki ne su, ne de mürekkep. Roman bile olsa illa oraya roman yazdık diye roman olmuyor.

Çantamda bir kitap var, ben kalemle okuyorum kitapları. Hep arkalarına yazıyorum. Ve inanılmayacak kadar imla hataları, inanılmaycak kadar mantık hataları... Dil kekre, okuma güçlüğü çekiyorsun... Ama günümüzde kimi şeylere küfredersen epey başarılı oluyorsun, baskı üstüne baskı yapabiliyorsun vs. vs.

Ben Torosların ağzı ile yazıyorum belki biliyorsunuz. Hikâyelerimde - öykü yerine hikaye sözcüğünü daha çok yeğliyorum - Torosları anlatmaya çalışıyorum ama..."

Yeni kitapta da Toroslar mı var?

"Evet, ama her kitapta bir şehir hikâyesi mutlaka var. Dördüncü ya da beşinci kitapta sadece şehir hikâyeleri yazacağım."

Hikâye nasıl oluşuyor, nasıl yazıyorsunuz?

"Başkaları ne yapar bilmem, ama ben hikâyeyi baştan sona kuruyorum aklımda, bütün diyalogları yollarda gidip gelirken kendi kendime konuşuyorum. Bütün diyaloglar yerine oturduysa ve başlangıç cümlesini de bulduysam hikâyeyi yazmaya başlıyorum. Yoksa ona başlamıyorum. Diyaloglar özellikle yerine oturduysa, akışkanlığı, akıcılığı, sahiciliği varsa yazmaya başlıyorum. Yoksa yazdıysam bile kimseye göstermiyorum, yırtıp atıyorum. Hikâyelerde özellikle fotoğraf ve sinema atmosferi istiyorum. Yağmurun sesini duymalı insan, kuşun kanatlarının sesini duymalı. Yoksa bir bıldırcın yemeği tarifi istemiyorum."

"Bütün dünyada CD, DVD kapaklarım var"

İlgi alanlarınız arasında grafik tasarım da yer alıyor... Pek çok afiş, kitap, CD, DVD'de imzanıza rastlıyoruz...

"Çocukluktan itibaren hep resim yaptım, gittiğim her yerde duvar gazeteleri çıkardım. İlkokul dahil, ortaokul dahil, lise... Herkes tabii resimlerini bana yaptırmaya çalışırdı. Derken sendika gazetelerinde, dergilerinde resimler yapmaya başladım. Derken işte Ben-Hur'un sokaklara asılan, işte 'Ben-Hur Ankara'da' falan gibi afişlerini. Derken Ziraat Bankası'na girdim grafiker olarak. Yeni Tanin Gazetesi'nde - Aziz Nesin'in, Mıstık'ın çalıştıkları bir gazeteydi – Siyavuşgil'in yazılarını resimlemeye başladım. Bu arada Tekin Aral'la çizgi filmler yapıyorduk. Derken başka gazetelerde de çalıştım.

İstanbul'da yaptığım ilk kitap kapağını Nevzat Üstün istemişti ilk sergimi açtıktan sonra... Nevzat Abi çok iyi bir insandı da insanın elini tutardı. Yani özgür iradene bırakmazdı. Yaptım, fakat elimi o kadar tuttu ki istediğim gibi bir şey çıkmadı. Sait Maden'e göstermiş. Sait Abi de demiş ki: 'Ya İsa iyi fotoğrafçı. ama grafik de yapmayıversin. Herkesin bir işi var.' Ona çok fena bozuldum. Dedim ki: 'Abi bir yıl sonra, eğer beni ilk on grafikçiden birisi olarak göstermezlerse ben bu işi, her şeyi bırakıyorum.' Bir yıl sonra ilk on değildi, ama ilk on beş grafikçiden birisi seçmişlerdi. Daha sonra işte bu sayı azaldı, ilk ondu şuydu, buydu... Grafiğe de böyle başladım."

Ondan sonra kitap, uzunçalar kapakları sürdü...

"Çin'den İran'a, İngiltere'den Amerika'ya kadar DVD, CD, longplay kapakları yaptım, yapıyorum."

"Fotoğraf çekilmez, yapılır"

"Fotoğraf yapmayı" biraz anlatalım meraklı okurlarımız için?

"Tabii… Şimdi saniyenin yüz yirmi beşte biri kadar bir zaman içinde bile çeksen fotoğrafı oraya kendi beğenilerini, kendi dünyagörüşünü, kendi estetik kaygılarını koyarsın. Hiç Hitler'in çiçek koklamasıyla, Lenin'in çiçek koklaması bir olur mu? Hiç Allahın dağında şebboy görmemiş bir adamla, inceltilmiş zevki olan birisinin, ne bileyim Lautrec'in, Çaykovski'nin, Dostoyevski'nin ya da Yunus Emre'nin çiçek koklaması bir olur mu? Olmaz... Oraya sen ister istemez - o küçük zaman dilimi içinde bile yapmış olsan fotoğrafı - kendi özlemlerini koyarsın, dayının acısını, halanın sevincini ne bileyim memleketin halini, ahvalini koyarsın. Ne yaparsan yap kendi dünyagörüşün yansır sanatsal eyleme. Öyle düşünüyorum."

Bu nedenle de her fotoğrafçının bir dili vardır diyorsunuz?

"Elbette… Çocukluk hastalığını geçirmiş sanatçıların elbette ki kendi dilleri var. Ama orada takılıp kalmışsa adam, bir dil oluşturamamışsa ona diyecek bir şey yok."

"Doğduğum köye posta, haftada bir gelirdi"

Çocukluğunuzun geçtiği Toroslardaki günlere gidelim mi?

"Mersin'in Gülnar ilçesinde doğdum. Gülnar bir dağ kasabası… Kuş uçmaz kervan geçmez bir yer o yıllarda. Posta arabası haftada bir gelirdi. Ben epeyce bir yaşıma kadar elektrik nedir bilmezdim. Radyo bir tek bizim evimizde oldu. Yazın ilk kez bir sinema gelmişti - adam tabii sinema demiyor – bir boruyu kıvırmış şöyle bağırıyordu, 'ey ahali, duyduk duymadık demeyin sinematograf geldi.'. Neymiş bu sinematograf dedik, şap şap şap adamın arkasından koştuk. O akşam da sinemayı gördük ilk defa. Şarlo'nun 'Altın Arayıcıları' ilk gördüğüm film oldu. Bir aletten ilk duyduğum insan sesi de o gece taş plakta çalan Zeki Müren'in 'Bir Muhabbet Kuşu'ydu…"

 

Dunya.com

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.