Kanser ve beslenme ilişkisi üzerine düşünceler

Prof. Dr. Metin Başaranoğlu, gelişmiş ülkelerde kanserlerin 3'te 1'inin yaşam ve beslenme alışkanlıklarında yapılacak değişikliklerle engellenebileceğini söyledi.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

Kanser olgusu tüm dünya için bir yüktür. İstatistiklere göre 2012 yılında her yıl 14,1 milyon insana “yeni tanı kanser” teşhisi konmuştur. Bu rakam 2035 yılında her yıl için 25 milyon yeni tanı kanser vakasına ulaşacaktır.

Gelişmiş ülkelerde bu kanserlerin esasen 3’te 1’i yaşam ve beslenme alışkanlıklarında yapılacak değişikliklerle engellenebilir gruptadır. Diğer bir deyişle, gelişmiş ülkelerin kötü beslenme yeme ve içme alışkanlıkları kanser yapıcı niteliktedir.

Pek çok ülkede aşırı işlenmiş gıdaların tüketimi giderek artarken, kanser karşıtı olarak açıklanan taze meyve ve sebzelerin tüketimi azalmaktadır. Yapılan araştırmalar kanserojen gıdaların gelecekte daha fazla tüketileceğini göstermektedir.

Bugüne kadar yapilan bi̇li̇msel çalişmalara göre kırmızı et tüketi̇lmesi̇ ve aşiri ki̇lolu olma hali̇/obezi̇te bağirsak kanseri̇ geli̇şti̇rmeye neden olmaktadir. Özellikle fiziksel aktivite azlığı, sigara ve alkol tüketimi bağırsak kanseri riskiyle ilişkili bulunmuştur.

Kırmızı et denildiğinde aklımıza gelen “sığır eti, kuzu eti, işlenmiş etler ve sakatat” olmalıdır. Kırmızı et “olası karsinojen” grubunda sayılmaktadır. Bilimsel çalışmalar kırmızı et tüketimini azalttığınız takdirde bağırsak kanseri geliştirme olasılığınızın azalacağı yönündedir. Sağlıklı bir yaşam için günlük et tüketiminin 70 gramı geçmemesi tavsiye edilmektedir. Bu da yaklaşık “1 kalem veya 1 adet kuzu pirzola veya 3 dilim jambon” demektir.

Et tüketimi alışkanlığına göre insanları dört grupta toplayabiliriz: Kırmızı et yiyenler haftada en az 1 kez kırmızı et tüketir. Bu gruptakiler bazen tavuk eti ve bazen de balık tüketir. Kümes hayvanı eti tüketenler, kesinlikle kırmızı et tüketmez, bazen balık yerler. Balık eti yiyenler, sadece balık eti yerler. Vejetaryenler et tüketmez ya da haftada 1’den az et tüketirler.

Batılı ülkelerde yapılan bir çalışmada, kırmızı et yeme alışkanlığına göre toplumun dağılımı şöyle şekillenmiş: %65 kırmızı et tüketenler; %19 vejetaryenler; %13 balık tüketenler; %3 kümes hayvanı tüketenler. Kırmızı et tüketenlerde bağırsak kanseri görülme sıklığı fazla ölçülmüşken, kırmızı et tüketiminin azaltılması bağırsak kanseri gelişim olasılığını azalttğı bildirilmiştir.

Ayrıca, işlenmiş ve aşırı işlenmiş gıdalar besin değeri neredeyse hiç olmayan ürünlerdir. Katkı maddelerini içlerinde barındırırlar (örnek: titanium dioxide). Bu da kanserojen özelliklerini katbekat artırır. Isıya maruz kalma söz konusudur (acrylamide gibi). Bu da kanser yapıcıdır. Paketleri Bisphenol A (BPA) içerebilir, bu da ekstra kanser yükü demektir.

İşlenmiş gıdalar aşırı yağ, tuz ve rafine şeker içerirken, çok az lif ve vitamin barındırır. Bunun yanı sıra kanserojen katkı maddeleri eklenir bu tip besinlere. Bu kanserojenlere örnekler: akrilamid, heterosiklik aminler, polisiklik aromatik hidrokarbonlardır (ısıya maruz kalma sonucu oluşan Maillard reaksiyonu). Bisfenol diğer bir kapıdaki tehlikedir. Ayrıca sodium nitrit ve titanium dioksid içerirler. Bu son sayılanların hücre ve hayvan modellerinde kanser yaptığı gösterilmiştir ki bunlara besinlere karıştırılmaktadır.

Farklı ülkelerden yapılan çalışmalar göstermiştir ki, aşırı işlenmiş gıdalarla beslenen çocuklarda hiperlipidemi, obezite, kan basıncında yükselme ve diyabete daha sık rastlanmaktadır. Aşırı işlenmiş besin tüketimi herhangi bir kanser ola- sılığınızı % 12 artırır. Meme kanseri artış oranı ise % 11’dir. Erkeklerde prostat kanseri geliştirme riski oldukça (2 hatta 3 kat artış) yüksektir. Hatta işlenmiş gıda tüketenlerin daha az eğitimli olduğu tespit edilmiştir.

Bu türden gıdaların tüketimini azaltmak için; Aşırı işlenmiş gıdalardan alınan vergileri artırmak (tıpkı alkol ve tütün mamüllerinde olduğu gibi) ve satış noktalarına kısıtlamalar koyulabilir.

Katkı maddelerinin bağırsaklardaki mikrobiyotanın durumunu değiştirerek bağırsak kanseri gelişimini kolaylaştırdığı bildirilmiştir. Sık kullanılan besin katkılarının, özellikle de “E” numaralı olanların (emulsiferler) önce bağırsaklarda inflamasyona (iltihap), daha sonra da bağırsak kanserine neden olduğu gösterilmiştir. Bu sebeple özellikle besin katkı maddeleri ve E numaralı ürünlere dikkat edilmesi sağlığımız için önemlidir. Katkı maddeleri katıldığı ürünün uzun süre raf ömrü olsun, çabuk bozulmasın ve dağılmasın, tadı güzelleşsin, içerisinde bakteri ve diğer mikroorganizma çoğalmasın, renk versin ve oksitlenmesin diye katılmaktadır.

“Vücutlarında yeterli D vitamini olmayanların, D vitamin düzeyi yeterli olanlara göre % 22 oranında kansere yakalanma olasılığı vardır”

Güneş ışınlarına maruz kalma bölgesel ve toplumsal olarak farklılıklar gösterebilir. Bu nedenle de D vitamin seviyeleri toplumdan topluma farklılık gösterir. Buna bağlı olarak tavsiye edilen Vitamin D katkısı da değişir. Örneğin İngiltere’nin bazı bölgelerinde tüm yıl boyunca Vitamin D tüketimi tavsiye edilmektedir. Özellikle hangi kanser türleri Vitamin D düzeyi yüksek olanlarda azalıyor diye incelendiğinde “karaciğer kanseri” geliştirme olasılığı neredeyse % 50 oranında düşük bulundu. Vitamin D, kemiklerin daha sağlıklı olması açısından faydalıdır. Önerilen dozlarda Vitamin D kullanımı bu nedenle önemlidir. Japonya’da 140.420’nin katıldığı bir çalışmaya 1990-1993 yılları arasında hastaları dahil etti ve 2009 yılında çalışma tamamlandığında şu sonuçlara ulaşıldı: Kansere yakalanma olasılığı “Vitamin D kan düzeyleri yüksek ölçülenlerde” en düşük ölçülen gruba göre “daha düşük” bulundu. Bu % 22 oranında bir azalmaydı. Karaciğer kanserinde % 50’ye varan düşüş vardır. Ancak prostat, kolon ve mide kanserlerinde bir azalma söz konusu olmadı.

Son olarak söylemek istediklerim;

Bağırsaklar tarih boyunca pek çok ünlü düşünür ve yazarın dikkatini çekmiştir: mutlu bir hayatın varlığının “dolgun bir banka hesabına, iyi bir aşçıya ve iyi çalışan bir sindirim sistemine sahip olmakla” mümkün olabileceğini söylemiştir. Herget, “Duygular karında oluşur ve karında etkili olur,” demiştir.

Dünya üzerindeki tüm kültürlerde duygular ile bağırsaklar arasında bir ilinti kurulmaya çalışılmıştır. Örneğin göbek çatlatmak, sevinçten göbek atmak, sinirin mideye vurması, açlıktan karnın zil çalması gibi. İnsanlara sevinç, korku, huzur, ihtiras gibi duyguları en yoğun olarak nerede hissettikleri sorulduğunda karın bölgelerini işaret ederler. Çünkü insanoğlu bu karanlık mağarada bir şeyler olduğunu hissediyor. İngilizcede çokça kullanılan “gut feeling” iç ses anlamına gelmektedir. İkinci beyin bağırsaklar kavramının mucidi Prof. Gershon’a göre biri başımızda, diğeri karnımızda bulunan beyinlerimiz işbirliği içinde bir uyumla çalışmaktadır. Eğer bu sağlanamazsa “karnımızdan kaos, başımızdan mutsuzluk eksik olmaz.”