Aşkı taşlara işleyen diyarda

Hindistan 5 duyunuza aynı anda hitap eden bir ülke. Cıvıl cıvıl renkler, kokular, kalabalıkta çarpıştığınız insanlar, kornalar ve baharatlı tatlar...

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

HANDAN SEMA CEYLAN 

“Benim sadık yârim kara topraktır” diyen Âşık Veysel’in memleketinden “Ben senin şefkatli yüzünü gördüm, senin yaslı toprağını seviyorum, ey anam Dünya Ana” diyen Tagore’un Hindistan’ına gidiyorum.

4 derecelik İstanbul akşamı soğuğunda bindiğim uçak, 25 derecelik sabahıyla bize ‘merhaba’ diyen Yeni Delhi’ye iniyor. Öğlen sıcaklık 30 dereceye ulaşacak...

Yeni Delhi’deki iş görüşmelerimiz bitince bize Hindistan’ı gezebileceğimiz tek gün kalıyor. Eski Delhi’nin dar sokaklarını gezme isteğimizi, önceki başkent Kalküta’yı görme arzumuzu -yolumuz bir daha Hindistan’a düşerse- başka bahara saklıyoruz. Ve otobandan 4 saatte ulaşabileceğimiz Agra’yı görmeyi seçiyoruz. Çünkü aşk hikâyeleri her zaman kazanır; biz de beyaz mermerden yazılmış bir kara sevda anıtını görmeye gidiyoruz: Tac Mahal’i!

Otobandan çıkıp Agra’ya yaklaştığımızda bizi enteresan manzaralar karşılıyor. Sokak ortasında elinde bir leğenle tıraş olan bir müşteri ve tüm ciddiyetiyle usturasını konuşturan berber... Yere çömelmiş ateşte bir şeyler pişiren büyükanne, uluslararası firmaların yarı solmuş reklam tabelaları, çok da yabancı olmadığımız sıvasız, demir filizleri üzerinde binalar... Çevresi tüllerle ve kumaşlarla kaplanmış; sadece yan duvarları olan üstü açık eğlence yerleri, ki bence buralar bizim düğün salonlarına tekabül ediyor... Sanki tüm klişeler birbiri ardına sıralanmış gibi.
Ülke nüfusu yaklaşık 1.4 milyar. Yola çıktığımız Yeni Delhi’de 26 milyon insan yaşıyor. Agra’da 2 milyon kişi... Kuzeydeki Uttar Pradeş eyaletinde yer alan Agra’ya Yamuna nehri hayat veriyor. Şehir, Babür İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmış. “Bir başkent her zaman başkenttir” sözü sizi yanıltmasın, eski şaşalı günlerinin aksine Agra, vaktinde güzelliğinin kıymetini bilmemiş bir geçkin.

Rehberimiz Tac Mahal’e ulaştığımızı, yolun bundan sonrasına araçla devam edemeyeceğimizi söylüyor. İniyoruz... Tac Mahal’in beyaz mermerlerinin zarar görmesini engellemek için Hintliler çözümü eserin 4 kilometre çevresinde motorlu taşıt kullanmayı yasaklayarak bulmuşlar. Yolun bundan sonraki kısmına golf araçlarına benzer elektrikli servislerle ya da ‘tuk tuk’larla devam etmek gerekiyor. ‘Yol uzun değil, ben yürürüm’ diyenlere uyarı: Hırsızlık tehlikesi var. Tac Mahal’e giriş Hintliler için 40, yabancı turistler için bin rupi. Biz ‘yabancı turist’ olarak yaklaşık 60 lira ödüyoruz. Çok yakınlarında olmamıza rağmen Tac Mahal’i göremiyoruz. Onu, üç ayrı kapıdan geçtikten sonra görebileceğiz. Tac Mahal’e sabahın erken saatlerinde gelmekte fayda var. Hem sonsuz giriş kuyruklarından kurtuluyorsunuz hem de en güzel ışığı yakalıyorsunuz. İçeriye, kalem, şarj aleti, çakmak, sigara gibi şeyleri sokmak yasak. Fotoğraf makinesi serbest. Güvenliği askerler sağlıyor. Yani bu konuda pazarlık etmeyi aklınızdan bile geçirmeyin! Tüm curcunalı kuyruklardan, kaostan ve kırmızı sur kapılarını geçtikten sonra, Tac Mahal’i görüp sükûnete erişiyoruz. Kocaman bahçenin, upuzun havuzun ucunda bembeyaz bir serap olarak yükseliyor.

İstanbullu Mehmet İsa'nın projesi

Tac Mahal bir aşk anıtı. Şöyle ki; Babür İmparatoru Şah Cihan, biricik aşkı Ercümend Banu Begüm’ü nâm-ı diğer Mümtaz Mahal’i 14. çocuklarını doğururken kaybettiğinde üzüntüsünden 8 gün sarayına kapanır. 9. gün saçları tamamen beyazlamış olarak dışarı çıkar ve eşine dünyada cennet gibi yükselecek bir kabir inşa etmek istediğini söyler. Ulaklar dönemin ünlü mimarlarına ulaşır. Tevatür bu ya; 2 bin öneri arasından Başmimar İstanbullu Mehmet İsa’nın projesi kabul edilir. Yardımcısı Semerkandlı Muhammet Şerif, kubbeyi yapan Mimar Sinan’ın öğrencisi İsmail Efendi işe koyulur. Günde 20 bin işçinin çalışmasıyla 1631'de yapımına başlanan anıt, 22 yıl sonra tamamlanır.

Yasin Suresi ve üç derece eğimli minare

Tac Mahal’in yapımında parlak, ince, mavi damarları olan beyaz mermerler kullanılır. 400 kilometre öteden mermerler fillerin sırtında Agra’ya taşınır... Yüz binlerce akik, sedef ve firuze gömülü duvarlarda 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 iri inci bulunuyor. Dolayısıyla günün her saati ayrı ışık oyunu sunuyor. Binanın dört yanına Hattat İsmail Efendi tarafından Yasin Suresi’nin tamamı yazılmış. Hikâyeye göre Şah Cihan olur da bir gün deprem olursa, minareler biricik aşkının üzerine devrilmesin, onu incitmesin diye mimarlardan bir çözüm ister. Bu nedenle minareler dışa doğru üç derecelik eğimle inşa edilir.

"Sonsuzluğun yüzündeki gözyaşı"

Madalyonun bir de diğer yüzü var tabii ki. Tüm bu inşa süreci imparatorluğun hazinesini zorlar. Akınlarını sürdürmeye çalışan imparatorluğun başına oğul Evrengzip geçer, Şah Cihan’ı tahtan indirerek Agra zindanlarına kapatır. Hikâyeye göre Şah Cihan, hücresinin penceresinden her sabah Tac Mahal’i görür ve gözyaşı döker. Şah Cihan’ın hayali Tac Mahal’in kenarındaki Yamuna nehrinin karşısına, binanın aynısının siyah mermerlisini inşa ettirip ona da kendinin gömülmesini sağlamaktır. Temeli atılmasına rağmen Evrengzip, inşaatı durdurur. Babası vefat edince de Tac Mahal’in tüm simetrisine inat onu annesinin yanına bir sanduka ile defnettirir. Hikâyenin çeşitli versiyonları var, peşinen tarihçilerden ve mimarlardan özür diliyorum. Popüler hikâye bu. Ozan Tagore, Tac Mahal için ‘sonsuzluğun yüzündeki gözyaşı’ diyor. Tüm dünya büyük aşkların önünde saygıyla eğilir. Belki de şah da olsa fakir bir demirci de olsa insanları gerçeküstü hayallerin peşinden koşmada ortak bir zeminde buluşturduğu içindir.

Babürname’nin yazdıldığı kırmızı kale

Elbette Agra sadece Tac Mahal demek değil. Tac Mahal’den de görebileceğiniz Agra Kalesi de görülesi. Timur’un 5. göbekten torunu Babür’ün kurduğu Babür İmparatorluğu’nun kalesi. “Babürnâme” işte bu imparatorun günlüğü. Işık Dağı olarak tanımlanan bir golf topu büyüklüğündeki "Koh-i Nur" elmasının sahibi de Babür. Şu anda elmas İngilizlerin elinde. Gezimize dönersek, 180 yıl boyunca Afganistan, Pakistan ve Hindistan’da hüküm süren imparatorluk, altın çağını Babür’ün torunu Hümayun’un oğlu Ekber zamanında yaşıyor. Ekber’in ardından Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzip geliyor. Sayfamızda ne Babür İmparatorluğu’nu ne şahların savaşlarını ve aşklarını anlatmaya yer var. Kendi keşfinize başlarken size bir kapı aralayabildiysek ne mutlu!

Uçak biletinizi erken ayırtın

Hindistan’a vize almak zor. Belgeleri toplamanın yanı sıra şahsen orada olmanız gerekiyor. Formu eksiksiz doldurmaya, fotoğrafı istenen koşullarda hazırlamaya dikkat etmeniz gerek. Ancak ülkeye gitmenin zorluğu burada da bitmiyor. Uçak biletinizi neredeyse üç hafta önce almanız şart. Yeni Delhi ve Mumbai’ye THY'nin günlük bir uçuşu var. Hindistan'a gitmek için en iyi zaman ise sıcaklığın nispeten düştüğü Kasım-Mart ayları arası .

Trafikte önemli uyarı: Korna lütfen!

Kalabalık ülkede trafik büyük bir sorun. Ayna yerine korna kullanılıyor. Hatta arabaların arkasında ‘horn please’ –korna lütfen- diye yazıyor. Lüks arabalar da dahil tüm araçlar çizik içinde ama bu kabul görmüş bir durum. Otobanlarda kazaları engellemek için neşeli işaretçiler var. “Peep peep don’t sleep” (düt düt uyuma) gibi temel sloganlar, “After whisky, driving risky” (İçersin viski, sürersin riskli) gibi yazılar resmi tabelaları süslüyor. Benim favorim, “Bira ve petrol berbat bir kokteyl. İçtikten sonra, sürme!”

Ben kimim ‘sari’mden anla!

Hindistan’a gelmiş bir Türk olarak alışveriş yapmamak olmaz. İster kendinize ister eşinize ‘sari’ almadan dönmeyin. Pakistan, Hindistan ve Bangladeş’te kadınların üstlerine sararak giydiği sariler, giyenlerin sosyal statüsünü, dinini, medeni durumunu ortaya seriyor. Sokaktaki pazarlardan da alabilirsiniz, randevu ile gidebileceğiniz lüks kumaşçılardan da.

Kalp çakrasına dokunan ‘tabla’

Hintli rehberimiz, Agra’da bizi Antalya’dan alışık olduğum lüks turist pazarlarından birine götürüyor. Antalya’daki bu pazarlarda gümüş, altın, halı ve deri ürünleri gibi turistik eşyalar bulunur. Agra’daki pazarda yarı kıymetli taşlarla bezeli takılar, kaşmir şallar, sariler, tahta filler gibi objeler karşılıyor bizi. Ama asıl sürpriz aşağı kata inen merdivenlere açılan yana kayan kapının hareket etmesiyle yaşanıyor. Geleneksel Hint müziği ile huzur buluyoruz. İki sanatçı aşağı katta satılan Hint müzik aletlerini tanıtmak için turistlere çalıyor. Birinin elinde sitar (üstte, sağda) diğerinde tabla var. Tablanın sesinin neden bu kadar güzel olduğunu merak ediyoruz, açıklıyorlar: Tabla kalp çakrasının enstrümanı.

'Avaramu', "taza çay" 9 bin ortak kelime

Jimi Hendrix ve Jim Morrison’u dinlememden ya da 1969’da Woodstock’u sallayan Ravi Shankar’ın performansını öğrenmemden çok önce Hint müziğiyle ilk TRT sayesinde çocukken tanışmıştım. Meşhur film; Raj Kapoor’un “Avaramu”su. Hiç dikkatinizi çekti mi, dinlerken pek çok sözcüğü anladığınızı fark ettiniz mi? Zira Hintlilerle 9 bin ortak kelimemiz olduğu söyleniyor. “Avare”, “dünya” o şarkıda ayırabileceğiniz sözler. Hadi durmayın Youtube’tan çalın şarkıyı... Agra’da yanımızdan ‘taza çay’ diye koşan çocuğun ne demek istediğini de elbette anladınız. Farsçadan her iki dile geçmiş kelimelerin yanı sıra Hintçe'de öz Türkçe kelimeler de var.

Bu konularda ilginizi çekebilir