Hayatın iki boyutunu dengelemek lazım

Babasını kaybettikten sonra 22 yaşında iş hayatına atılan ve Eminönü’nde iki amcasıyla birlikte çalışmaya başlayan Murat Kolbaşı, “Devamlı taleplerim oluyordu, iş yapma iştahım fazlaydı, rahat durmuyordum” diyerek amcalarını yıldırdığı günleri tatlı bir anı olarak hatırlıyor şimdi.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

Doğan Selçuk ÖZTÜRK

Arzum markası 1966 Temmuz doğumlu, yani 1966 İstanbul doğumlu olan Murat Kolbaşı’ndan beş ay büyük. Nişantaşı’nda Fevziye Mektepleri Özel Işık Lisesinde anaokulundan lise sona kadar okuduktan sonra İstanbul’daki diğer işletme fakültelerinden sonraki ilk tercihi olan İzmir 9 Eylül Üniversitesini kazanan Kolbaşı, iki sene İzmir’de okuduktan sonra Marmara Üniversitesine yatay geçiş yapıyor. 1987 senesinde Marmara İşletme’yi bitirince 1 Ocak 1988’de Amerika’ya giden ve altı ay orada yaşayan Kolbaşı, b abasının 11 Temmuz 1988’de vefatıyla apar topar Türkiye’ye dönüyor. Geliş o geliş. 8 ay askerlik sonrasında 22 yaşındayken iş hayatına giriyor. Hikayenin gerisini; “İstanbul dışında bir süre okumamın ve Amerika’da geçirdiğim zamanın faydalarını gördüm. Reel hayatla akademik hayatı beraber yaşama şansım oldu. Hala şirket içinde söylediğim bir şey vardır: Hayatımızın iki tane boyutu vardır. Biri bilim boyutu diğeri de film boyutu. Bunları dengelememiz lazım” diyen Murat Kolbaşı’ndan dinleyelim…

BÜYÜKLERİ ELEŞTİRMEYİ BIRAKIN

● İş hayatınızın ilk dönemlerine dair anılarınızı paylaşır mısınız?

Babamın vefatından sonra Eminönü’ndeki dükkânda iki amcamla çalışmaya başladım. Ancak onları yıldırdığım zamanlar oldu, beni dükkândan göndermek zorunda kaldılar iki defa. Devamlı taleplerim oluyordu, iş yapma iştahım fazlaydı, rahat durmuyordum. Ama karşılıklı anlayışla ve onların büyük desteğiyle bu şirketi buraya kadar getirdik. Küçüklere söyleyeceğim o ki ‘aile işletmelerinde büyüklerini eleştirmeyi bıraksınlar’. Eğer aileden gelen bir iş yapmak istiyorlarsa gerçekten girip çalışsınlar, kendilerini göstersinler. Ha eğer çok fazla eleştireceklerse o zaman o işe girmesinler.

Kuzenlerim arasında biraz öne çıkma durumum oldu. İkinci kuşakta toplam yedi kişiyiz. İşle ilgili bir mesele konuşulurken bunları hep gidip görmenin avantajını yakaladım. Depo ile ilgili bir şey konuşulduğunda depoyu önceden görmüştüm. Sayım esnasında depodaydım. Fabrikada gece gerçekleşen arızayı biliyordum. Çünkü oradan geç çıkıyordum. Yani oralarda fiilen olmanın, oralara dokunmanın artılarını gördüm. Cumartesi gelip kasayı ve depoyu sayıyordum. Amcam bir gün şöyle dedi: “Kasanın anahtarını bundan sonra Murat’a verin.”

2001 krizinde de unutamadığımız anılarımız oldu. Eminönü’nde babamın dostu olan Musevi iş adamlarından duyduğumuz bir şey vardı: “İşler iyiyken tedbir alınır.” 2001 krizi başladığında bizim de döviz borcumuz vardı. Ancak 2000 yılında forward yaparak döviz riskimizin yüzde 70-75’ini hedge etmiştik. Dövizi hedge ettiğimiz zaman bazı banka şube müdürleri “Ne gerek var? Hükümet açıkladı. Hükümetin programına göre dolar şurada olacak. Senin hedge’deki rakamın daha yüksek.” demişlerdi. Biz de dedik ki “Hükümet programı bir niyet bildirgesi. Hükümet değişebilir, rüzgâr esebilir, kriz olabilir...” Ki oldu da.

● Sahayı çok iyi biliyorsunuz. Tecrübelerinizden birkaçını paylaşabilir misiniz?

Kamyonla Trakya’yı dolaşıyorduk bir zamanlar. Yanımda bir şoförle sıcak satış yapıyorduk. Trakya enteresan bir coğrafyadır. Çıkarsın İstanbul’dan, Tekirdağ-Edirne, son noktaya gelmeden veya aşağıya Çanakkale’ye doğru inmeden ürün biter. Onun için çarşamba günleri kamyon geri gider. Malı tekrar yükler, geri gelir. Ama İstanbul’dan bu işi yapan böyle 5-10 farklı firmanın kamyonu aynı anda çıktığında rekabet olurdu. O dönemde basit bir şey keşfettim. Çarşamba günleri Trakya’daki bir müşterimize bizim kamyonun arkası kadar ürün göndertiyordum kargoyla. Dolayısıyla yanıma aldığım malı oraya gidene kadar bitirip, oraya gönderdiğim malı kamyona yükleyip yola devam ediyordum. Herkes çarşamba günü öğleden sonra İstanbul’a gelip geri çıkarken ben öne geçmiş oluyordum. Basit bir dokunuşla büyük bir fark yaratmıştık. Yeter ki işin içinde ol. İşin içinde problemi yaşayanları dinlemeyi bil ve uygula.

2004 veya 2005 yılıydı. Depoda bir yetersizlik baş gösterdi. Kamyon alıyoruz devamlı olarak. Şoför alıyoruz. Şoförün yanına bir tane muavin alıyoruz. Fakat problem bitmiyor. Her gün depoda bir vukuat var; ya kaza var ya mal yetişmiyor ya iade alıyoruz. Bir gün depoya gidip oturdum. Şoförlerden konuyu dinledim ve anladım ki bizim bu işi yapabilmemiz için mevcut kamyon sayımızı iki katına çıkartmamız lazım. Çünkü o dönem İstanbul’daki organize perakende mağazaları çok artmıştı. Bazıları merkeze, bazıları direkt şubeye istiyordu. Bunların mal sevkiyatı bizi yoruyordu. Dolayısıyla lojistik firmasıyla o zaman tanıştık. Oradaki o kamyon şoförlerini dinlemesem bu işi çözmem mümkün değildi. Kamyonlarla birlikte şoförlerin de bordrosunu lojistik firmasına devrettik, hem biz rahata erdik hem de onlar.

"YEMEK YİYECEK MİYİZ"

● Girişim sermayesi ile uzun süre ortaklık yaptınız. O dönemden aklınızda yer eden bir anınızı dinleyebilir miyiz?

2008’den bugüne iki yabancı ortaklık yaptık. Bu dönemde hem finansal açıdan güçlendik hem de kurumsallaşma adına sağlam adımlar attık. Aile şirketi olduğumuz için girişim sermayesi öncesinde toplantılar aile üyelerinin özel durumlarına göre ayarlanabiliyordu. Ancak ortaklık sonrası toplantılara belli bir disiplin geldi.

İlk ortaklığımızda bir Alman, bir Avusturyalı, bir Hollandalı ve bir İngiliz yönetim kurulu üyemiz vardı. Onlarla yaptığımız bir toplantı benim için de önemli bir ders oldu.

14-18 saatleri arasında yönetim kurulu toplantımız vardı. 14’te başladı toplantı. Yönetim kurulu üyelerinden biri ile çok gerildik ve neredeyse kopma noktasına geldik. Saat 18’e yaklaştı. Onları daha önceki gelişlerinde götürdüğüm restoranın yemeklerini ve manzarasını çok beğenmişlerdi. Toplantıyı 18’de bitirir, 19-19:30 gibi yemekte oluruz diye planlamıştım. Fakat toplantı o kadar koptu ki asistanıma dönüp “Rezervasyonu iptal et. Toplantı bitse de biz yemek yiyemeyiz” dedim. Saat 18 oldu. Toplantının bitişi geldi. Saate de uyarlar. Bittiği anda soru şu: “Akşam nereye gidiyoruz? Aynı restorana gitseydik...” “Ben oraya yer ayırttım ama o kadar gerildi ki toplantı, yemek yiyecek miyiz?” dedim. Gerginlik yaşadığım yönetim kurulu üyesi “Bir dakika. O iş ayrı, bu iş ayrı. Toplantıda aynı fikirde değiliz, fikir mücadelesi yapıyoruz. Akşam yemekte bunu konuşmayız. Başka şey konuşuruz. Bunu bir sonraki yönetim kuruluna park ederiz. Kendimize göre irdelememiz gereken yerler var. Onlara bakalım, ona göre karar veririz.” Olayı orada kesti. İkisini birbirine asla karıştırmadı. Olayları birbirinden nasıl ayrıştırdıklarını ve keskin geçişler yaptıklarını görmüş oldum.

● DEİK’te Türkiye-Asya Pasifik İş Konseylerinin koordinatör başkanısınız. Asya Pasifik ülkelerine ilginiz ne zaman başladı?

92 Ağustosunda Çin, Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Hong Kong’a uzun bir seyahat yaptım. Üç hafta kaldım ve Asya’yı tanıma şansım oldu. Orada yaptığımız iş modeline katkı yapan adımlar attık. Halihazırda Hong Kong ve Şanghay’da ofisimiz var. Bunların bize açılım anlamında büyük faydası oldu. Bizi uluslararası sulara taşıdı.

2019 Kasım ayında hastalığın çıktığı şehir olan Wuhan’daydım. 92’den bu yana da son iki sene hariç her sene Hong Kong’a gittim. Yaklaşık 13 yıl orada bir acente ile çalıştık. Daha sonra 2008’de kendi ofisimizi açtık. Asya’nın bize ne faydaları oldu? Bir kere iş yapış şeklimizde bizi daha analitik düşünmeye sevk etti. Çünkü her şeye çok rasyonel bakıyorlar. Verimlilik konusu gerçekten önemli Asya’da. Herkes Asya’ya işçilik ucuz gözüyle bakıyor, halbuki Asya’nın başarısı işçiliğinin ucuz olmasıyla ilgili değil. Hatta 2021’e geldiğimizde Asya’nın birçok ülkesinde işçilik epey pahalı.

Hava karardığında neredeysek orada kalıyorduk

Asya’da epey enteresan anılarımız var, yemeklerinden tutun da gece trafikte yol alamamaya kadar. 92 yılında ilk defa Çin’e gittiğimizde hava karardığında neredeysek orada kalıyorduk. Çünkü gece yol almak çok tehlikeliydi. Anayollarda, gittiğiniz şeritten karşıdan araba gelebiliyordu. Hatta gittiğiniz şeritte, farları yanmadan ters yönden gelen araba da çıkabiliyordu karşınıza. Şimdi dört kat üst üste 7 şerit gidiş, 7 şerit geliş yollar görüyoruz. Yatmaya çekindiğimiz yerlerde şimdi Shangri-La, Hilton gibi beş yıldızlı oteller var.Dolayısıyla muazzam bir değişim yaşandı. Bunu gördük.

"İşim olmaz Mocha ile ben içerim OKKA ile"

OKKA son dönemde çok önem verdiğiniz bir ürün oldu.

Arkamdaki yazıda da görüyorsunuz. “İşim olmaz Mocha ile ben içerim OKKA ile” diyoruz. Türkiye’nin Osmanlı’yı da saydığımızda 700 yıllık tarihinde çok önemli varlıkları mevcut. Türk kahvesi, Türk lokumundan sonra en iyi bilinen varlığımız. Gastronomisi güçlü ülkemizde bu varlıkları nasıl ele alıp işimize adapte edebiliriz diye baktığımızda Türk kahvesini keşfettik. Türk kahvesinin dünyada espresso kadar yayılamamasının altında yaşam alanlarında pratik şekilde kahve yapılamaması yatıyor. Eğer ki oturduğunuz alanın dışına çıkartıyorsa, o içecek geri planda kalıyor. Biz OKKA ile bunu aştık.

Almanya’da çok bilinen bir kahve firmasının pazarlama direktöründen aldığımız danışmanlık ve yaptığımız uluslararası araştırmalarla Türk kahvesini başka bir haznede pişirebilen, ama elle dökmeye gerek bırakmayan, köpüğü ile direkt fincana indirebilen bir model geliştirdik. Hatta bunu iki fincan istenirse duble yapabilir hale geldik. Ürün kendi kendini yıkadığı için lavaboya gitmeye gerek bırakmadık. Basit gibi gözüken bir sürü çözüm getirdik. En kıymetli çözümlerden birisi de, OKKA’nın kahvenin kaynadığı anda fincana servisini yapabilmesi.