Dr. Ural Aküzüm : Gazze Mahkemesi, hukukun ötesinde tarihe ahlaki ve vicdani not düşüyor
Gazze Mahkemesi’nin küresel vicdanın ve entelektüel itirazın somut bir kaydı olduğunu belirten Dr. Ural Aküzüm, mahkemenin geleceğin uluslararası yargı süreçlerine güçlü bir arşiv ve hafıza hazırladığını vurguladı.
Gazze’de yaşananlar İsrail-Filistin ihtilafının değil; uluslararası hukukun etkinliğinin, sivillerin korunmasının ve küresel vicdanın karar alıcılar üzerindeki gücünün sınandığı tarihsel bir mesele. Aydınlar ve STK’lar inisiyatifiyle oluşan Gazze Mahkemesi de bağlayıcı yargı yetkisine sahip olmamasına rağmen dünyanın farklı düşünce çevrelerinden itibarlı hukukçu ve entelektüelleri aynı platformda buluşturmasıyla önem taşıyor. Richard Falk (eski BM raportörü), Christine Chinkin (insan hakları hukukçusu), Susan Akram (mülteci hukuku uzmanı), Craig Mokhiber (BM insan hakları uzmanı), Michael Lynk (Filistin uzmanı), Avi Shlaim (Ortadoğu tarihçisi), Angela Davis (toplumsal hareketler araştırmacısı), Yanis Varoufakis (ekonomipolitik uzmanı) ve Mary Kaldor (savaş çalışmaları) gibi farklı geleneklerden isimlerin buluştuğu Gazze Mahkemesi’ne ilişkin sorularımızı yanıtlayan Bilgi Üniversitesi’nde kamu hukuku hocası ve DÜNYA Gazetesi yazarı Ural Aküzüm, küresel vicdanın tarihe not düştüğünü söyledi.
Moskova’da gündem olan o sözler
Rusya Bilimler Akademisi bünyesindeki dünyadaki aydın ve kanaat önderlerini toplayan Dünya Aydınlar Asamblesi’nin “Yeni Dünya: Birleştiren Değerler” başlıklı konferansında yaptığı “Yeni Küresel Düzen” başlıklı konuşmasının Moskova’da neden gündem olduğuna değinen Aküzüm, “Filistin konusuna hiç girilmemesi üzerine konuşmamda ‘Umarım dünya bir gün Türk ve Müslümanların insan hakları mağduriyetlerinde de aynı standartta hareket eder, adalet olmayınca mazlumlar kendi mahkemelerini kuruyor, işte buyurun Gazze Mahkemesi’ dedim ve bunun üzerine panel başkanı ve Vatikan temsilcisi rahatsızlığını belirtir gibi oldu. Ben net şekilde Bosna, Karabağ ve Gazze örnekleriyle kendisine bir mesaj verdim. Birkaç Rus haber sitesi konuyu yayınca da insan hakları portalları ve sosyal medyada konu yer aldı” bilgilerini verdi. Bağlayıcılığı olmadığı halde Gazze Mahkemesi’ni neden önemli gördüğünü anlatan Aküzüm, “Devletleri veya kişileri bağlayan hükümler vermiyor; tanıkları, uzman değerlendirmelerini ve belgeleri bir araya getirerek geleceğe kayıt bırakıyor, tarihe not düşüyor. Uluslararası hukuk tarihi, bize büyük insanlık trajedilerinin hukuki sonuçlarının her zaman olayların yaşandığı anda ortaya çıkmadığını gösteriyor. Bazen on yıllar sonra gelişme oluyor. Bugün kaydedilen kayıtların, bir tanıklığın yarının hukuki mekanizmaları açısından hangi sonuçlara neden olup değer kazanacağını bugünden ölçemiyoruz” dedi.
“Srebrenitsa tanıklığının önemini gösterdi”
“Saraybosna’nın Gazze Mahkemesi’nin önemli duraklarından biri olması Srebrenitsa açısından ayrıca anlam taşıyor mu?” şeklindeki sorumuzu yanıtlayan Aküzüm, “Gazze Mahkemesi’nin ilk kamuya açık oturumlarının Mayıs 2025’te Saraybosna’da yapılması güçlü bir tarihsel sembolizmdir. Akif’in deyimiyle ‘tek dişi kalmış’ medeni dünya Avrupa’nın ortasındaki katliama çok geç kaldı ama müdahale etti, Srebrenitsa’da yaşananların soykırım niteliği uluslararası yargı kararlarıyla tespit edildi. Paralellik nerede biliyor musunuz? Uluslararası toplumun sivilleri zamanında koruyamaması ve hukukun çoğu zaman felaketten sonra devreye girmesi. Srebrenitsa ayrıca tanıklığın, delilin ve arşivin uluslararası adalet açısından önemini gösterdi. Bir olayın üzerinden otuz yıl geçebilir; iyi korunmuş delil ve güçlü bir hukuk hafızası her zaman işe yarar” ifadelerini kullandı. Aküzüm, “Ermenistan Karabağ Hocalı konusunda da benzer bir hafıza probleminden söz edebilir miyiz?” şeklindeki sorumuz üzerine şunları kaydetti: “Hocalı, benim özelim, Azerbaycan kökenliyim; özellikle Türkiye ve Azerbaycan açısından unutulmaması gereken ağır bir tarihsel olay. Human Rights Watch, Şubat 1992’de Hocalı’dan kaçan Azerbaycanlı sivillerin öldürülmesini belgeledi; raporlarında sivillere yönelik ağır ihlalleri kayda geçirdi. Hukuki terminolojiyi doğru kullanmalıyız. Hocalı’nın ‘soykırım’ olarak nitelendirilmesi bana göre doğrudur, Azerbaycan’ın ve çeşitli kurumların benimsediği bir tanımlama; Hocalı, Srebrenitsa ve Gazze aynı temel soruları gündeme getiriyor: Mağdurun, garibin, yetimin sesini kim kaydediyor, delili kim koruyor ve uluslararası sistem ne zaman harekete geçiyor? İşte benim de Moskova’da Türk ve Müslüman’a çifte standart vurgumdan sonra bir fikri saldırıya uğramamın sebebi de buydu.”
“Türk ve müslüman sivil toplumu artık daha aktif”
Aküzüm sözlerini şöyle sürdürdü: “Moskova’da sesim çok çıkınca tepkiden bunu iyice anladım; Türklerin ve Müslüman toplumların yaşadığı ağır insan hakları ihlallerinin geçmişte uluslararası insan hakları çevrelerinde yeterince hızlı ve güçlü karşılık bulmadığı yönünde yaygın bir algı vardı. Bosna’dan Hocalı’ya uzanan tecrübeler bu duyguyu besledi. Ancak bundan sonraki dönemin farklı olacağına inanıyorum. Türk ve Müslüman sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, hukukçular, gençlik örgütleri ve uluslararası kurumlarda görev yapan profesyoneller artık küresel tartışmalarda daha aktif yer alıyor; tanıklıkları belgeliyor, hukuki argüman üretiyor ve uluslararası kamuoyuna doğrudan ulaşıyor. Gazze Mahkemesi bu değişimin örneklerinden biri. Mesele yalnız yaşanan haksızlığı anlatmak değil; onu evrensel insan hakları dili, güvenilir deliller ve itibarlı uluslararası kurumlar üzerinden dünyanın ortak meselesi haline getirebilmektir.”
“İstanbul krizlerin değil fikrin merkezi olmalı”
Gazze Mahkemesi’nin uzun vadede bırakacağı en önemli mirasa ilişkin de görüşlerini paylaşan Aküzüm, şunları dile getirdi: “Bana göre hafıza. Bakın hukuk ve kuşaklar arası aktarım çok önemli. Magna Carta da hukuki metindir, Mecelle de. Srebrenitsa, Hocalı, Vietnam bunlar hep üstüne vazife olmayanların verdiği emekle tarihe kazındı, Allah hepsinden razı olsun. Sağ, sol, muhafazakar fark etmez, örgütlü entelektüel itirazın devletlerin resmî anlatıları karşısında tarihsel bir kayıt oluşturabileceğini gösterdi. Türkiye açısından fırsat da burada. İstanbul dünyanın krizlerinin konuşulduğu bir şehir değil fikrin merkezi olmalı; uluslararası hukukun üretildiği, insan haklarının tartışıldığı, uyuşmazlıkların çözüldüğü, tahkim kararlarının verildiği ve genç hukukçuların yetiştiği merkezlerden biri haline gelmeli. Bunu sağlayacağız, bundan emin olun. Gazze Mahkemesi’ni bu nedenle yalnız Gazze üzerinden okumuyorum. Türkiye’nin yetişmiş hukukçuları, üniversiteleri, uluslararası gençlik kuruluşları, Maarif Vakfı gibi küresel eğitim kurumları ve sivil toplum kapasitesi birlikte düşünüldüğünde daha büyük bir imkân ortaya çıkıyor: Türkiye, uluslararası meselelerde yalnız siyasi pozisyon alan değil; hukuk, insan hakları, eğitim ve insani diplomasi üzerinden küresel tartışmaya içerik üreten bir ülke olabilir. Bunun gerçek ölçüsü tutarlılıktır. Bosna’da, Hocalı’da, Gazze’de veya dünyanın başka bir yerinde mağdurun kimliğine bakmadan aynı hukuk standardını savunabiliyorsak ‘ahlaki üstünlük’ bizdedir.”