Rekabet hukuku, bağımlılık ve Türkiye’nin stratejisi

Türkiye, uyruğu fark etmeksizin dijital devlerin pazarlarında rekabeti bozarak tekelleşmelerine izin vermemeye kesinlikle devam etmeli. Ancak kısa vadede gerçekçi alternatiflerini yaratmanın mümkün olmadığı bu aktörleri tamamen dışlamak yerine, onları pazara çekebilecek politika ve işbirliği kanallarını da makro ölçekte tartışmalı.

Rekabet hukuku, bağımlılık ve Türkiye’nin stratejisi

Rekabet Hukuku Danışmanı RECEP GÜNDÜZ

Geçtiğimiz haftaki köşede, transatlantik gerilim sonra­sında Avrupa Birliği’nin ABD ve Çin teknolojilerine olan bağımlı­lığını gözden geçirmeye başladı­ğını yazmıştım.

Davos’ta verilen mesajlar, bu meselenin yalnız­ca rekabet hukuku başlığı altın­da ele alınamayacak kadar geniş olduğunu gösteriyordu. Brüksel, “dijital egemenlik” diyerek açık kaynak ekosistemlerinden bulut altyapılarına, yapay zekâdan veri güvenliğine uzanan bir alanı tar­tışmaya açtı. Ancak Avrupa’nın işi zor: Dijital ekonominin omur­gasını oluşturan teknolojiler bü­yük ölçüde Avrupa dışından ge­liyor ve bu bağımlılığı kısa süre­de tersine çevirmek pek mümkün görünmüyor.

Türkiye’de ise benzer bir makro tartışma henüz güçlü biçimde ya­pılmıyor. Google, Apple, Meta, X gibi küresel platformlara; bu plat­formların yarattığı veri ekono­misine, reklam ve bulut hizmet­lerine bağımlılık, kamuoyunda stratejik bir risk başlığı olarak ele alınmıyor.

Bu konular genellik­le ABD ile siyasi olarak ters dü­şen ülkelerin gündemine giriyor. Bu şirketlerinin kapsadığı alanın genişliği, bu ülkelerde bir anda “dehşet” duygusu yaratıyor. Tür­kiye’nin şimdilik böyle bir makro derdi yok gibi. Yerli sosyal med­ya ya da platform alternatifleri za­man zaman gündeme gelse de, ağ etkileri, ölçek sorunu ve serma­ye ihtiyacı nedeniyle bu girişimler çoğunlukla iyi niyetli denemele­rin ötesine geçemiyor.

Dijital devlerin faaliyetlerinin kendi görev alanında sistematik biçimde dert eden tek kurum var: Rekabet Kurumu. Kurum, plat­form ekonomilerinin sahip oldu­ğu veri gücünü, ağ etkilerini ve bu pazarlardaki yüksek giriş engelle­rini merkeze alarak çok sayıda so­ruşturma yürütüyor. Üstelik yal­nızca idari para cezaları vermekle yetinmiyor; bu şirketlere olan ba­ğımlılığı azaltacak ve rakiplere en azından sınırlı da olsa alan açacak davranışsal yükümlülükler tesis etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım ye­ni değil.

Türkiye, dijital pazarlar­da on yılı aşkın süredir dünyanın en aktif rekabet otoritelerinden birine sahip. Google; Android iş­letim sistemi, arama ve reklam pazarları dâhil olmak üzere bir­birinden farklı altı dosyada Ku­rum’un radarına girdi. Son duyu­ruyla Android dosyasında ikinci bir tura geçildiğini de söyleyebi­liriz. Üstelik bu sıkı yaklaşım yal­nızca Amerikalı şirketlerle sınırlı değil; dijital alanda pazar gücüne sahip yerli ya da ABD’li olmayan aktörler de zaman zaman benzer uygulamalarla karşılaşıyor.

Peki Rekabet Kurumu bu alan­daki faaliyetleriyle neyi hedefli­yor? Bunu en iyi, Google ve App­le dosyaları üzerinden okumak mümkün.

2018 tarihli Google Android ka­rarında Kurum, Google’ın Sam­sung, Vestel gibi mobil cihaz üre­ticileriyle imzaladığı sözleşmele­ri mercek altına aldı. Android’in ticari sürümünü lisanslamak is­teyen üreticilerin; Google Ara­ma’yı varsayılan arama hizme­ti olarak atamak, Google arama parçacığını ana ekranda ayrıca­lıklı biçimde konumlandırmak ve belirli Google uygulamalarını ön­ceden yüklemek zorunda bırakı­lıp bırakılmadığı incelendi. Kurul, lisanslanabilir mobil işletim sis­temleri pazarında Google’ın hâ­kim durumda olduğunu tespit etti ve bu hâkimiyetin arama ile tara­yıcı pazarlarına bağlama yoluyla taşındığı sonucuna vardı.

Kararın dikkat çeken özellikle­rinden biri davranışsal iktisat lite­ratüründen yoğun biçimde fayda­lanmış olması. Kilit nokta “varsa­yılan” ayarların yarattığı kapama etkisiydi. Ön yüklü ve varsayılan atanan uygulamalar, kullanıcıla­rın statüko eğilimi nedeniyle ra­kiplerin fiilen dışarıda kalmasına yol açabiliyor. Kurum bu nedenle, Google Arama’nın tüm erişim nok­talarında varsayılan atanmasına ve arama parçacığının ayrıcalık­lı yerleştirilmesine son verilmesi­ni istedi. Para cezasının yanı sıra, sözleşmelerin rekabeti açacak şe­kilde değiştirilmesini zorunlu kı­lan yükümlülükler getirdi.

İkinci tur: Zorunluluk değil, teşvik mi?

Peki neden ikinci bir soruştur­ma? Rekabet Kurumu’nun son duyurusu, ilk karar sonrası ku­rulan yeni sözleşme mimarisi­nin fiiliyatta aynı sonuçları üre­tip üretmediğini sorguluyor. Ana ekrana arama parçacığı yerleşti­rilmesi ve Google Arama’nın var­sayılan atanması bu kez doğru­dan zorunlu tutulmuyor; ancak mali teşviklerle destekleniyor mu?

Chrome ve sesli asistan gi­bi diğer hizmetler üzerinden Go­ogle Arama’ya daha geniş bir var­sayılan avantaj sağlanıyor mu? Android açık kaynak koduna iliş­kin kısıtlar, güncel koşullarda iş­letim sistemi pazarındaki reka­beti zayıflatıyor mu? Kurum, kı­sacası şekil değiştirerek devam eden bir kapama etkisi olup ol­madığını test ediyor.

Bu noktada şunu not etmekte fayda var: Rekabet Kurumu’nun dijital devlere ilişkin kaygıları yalnızca Google ile sınırlı değil. Bu tür platformların faaliyetle­rine yönelik benzer endişeleri, Kurum’un yaklaşık bir yıl önce başlattığı Apple soruşturmasın­da da görmek mümkün. Andro­id dosyasında olduğu gibi burada da mesele, tekil bir ticari uygu­lamadan ziyade, dijital ekosiste­min bütününde rekabetin nasıl şekillendiği.

Rekabet hukuku bir çerçeve tartışması

Apple soruşturmasının merke­zinde, uygulama içi ödemelerde tek kanal zorunluluğu, geliştirici­lerin alternatif ödeme yöntemle­ri hakkında bilgilendirilmesinin engellenmesi ve yaklaşık yüzde 30’luk komisyon yer alıyor. Av­rupa’da Dijital Pazarlar Yasası ile sistematik bir çerçeveye oturtu­lan bu tartışma, Türkiye’de reka­bet hukuku araçlarıyla yürütülü­yor. Mesele yalnızca bir komisyon oranı değil; girişimciliği, fiyat olu­şumunu ve inovasyonu etkileyen yapısal bir bağımlılık ilişkisi.

Sonuç: Rekabet, yatırım ve gerçekçilik

Burada sıkça sorulan ama ceva­bı sanıldığı kadar basit olmayan bir soruyla bitirelim: Türkiye’nin önündeki tek seçenek, bu dijital devlerin yerli muadillerini yarat­mak mı? Kısa cevap: Hayır. “Yerli Google” ya da “yerli Apple” arayı­şı, çoğu zaman ABD ile siyasi ola­rak ters düşen ya da Çin örneğin­de olduğu gibi en baştan bu firma­lara pazarını kapatan ülkelerin gündemine giriyor. Oysa böyle bir modeli hayata geçirmek, yalnızca teknik kapasite değil; devasa öl­çek, sermaye ve küresel ağlar ge­rektiriyor ve her ülke için müm­kün olmayabiliyor.

Türkiye, uyruğu fark etmek­sizin dijital devlerin pazarların­da rekabeti bozarak tekelleşme­lerine izin vermemeye kesinlikle devam etmeli. Ancak kısa vade­de gerçekçi alternatiflerini ya­ratmanın mümkün olmadığı bu aktörleri tamamen dışlamak ye­rine, onları pazara çekebilecek politika ve işbirliği kanallarını da makro ölçekte tartışmalı. Küresel ve bölgesel konjonktür, özellik­le Avrupa Birliği ile ABD arasın­da dijital alanda yaşanan gerilim dikkate alındığında, Türkiye’ye bu dengeyi kurabileceği bir ma­nevra alanı sunuyor. Mesele, di­jital ekonomide ya “tam bağım­lılık” ya da “tam kopuş” ikilemi­ne sıkışmadan, rekabeti koruyan ama kapıları da tamamen kapat­mayan bir yol bulabilmek.

Kaynak: DÜNYA - İSTANBUL