Trump’ın gümrük politikası

Trump’ın gümrük vergisi politikaları sadece bir "ticaret stratejisi" değil, bir "ekonomik milliyetçilik" manifestosu haline geldi. Bugün itibarıyla, dünya ekonomisi bir kırılma noktasında. Kapsamlı bir analiz yaparsak, karşımızda Trump’ın tarife fetişizminden ziyade, küresel sistemin kökten bir "yeniden formatlanma" sürecinde olduğunu görüyoruz.

Trump’ın gümrük politikası

Ekonomist – Bankacı UĞUR GÜNDÜZ

Trump’ın geniş yetkiler kul­landığı IEEPA (Uluslarara­sı Acil Ekonomik Güçler Yasası) tarifeleri, kısa bir süre önce (20 Şubat 2026) ABD Yüksek Mahke­mesi tarafından geçersiz sayıldı. Ancak Trump, "durmak yok" di­yerek hemen 1974 Ticaret Yasa­sı’na (Madde 122) sarıldı ve dün itibarıyla tüm dünyaya yüzde 10 (ve muhtemelen yakında yüzde 15) genel gümrük vergisi uygula­maya başladı.

Bu yasa başkana sadece 150 günlük bir yetki veriyor. Yani Trump, beş ay sonra Kongre’ye gitmek zorunda kalacak. Eğer dünya bu 150 günde "diz çökmez­se", Trump içeride siyasi bir duva­ra toslayabilir.

AB ve Çin: ‘Bekle-gör’den ‘vur-kaç’a

AB, artık “ ufaktan" değil, artık oldukça sert bir planla masada.

● AB’nin silahı: Trump’ın ver­gileri Amerikan şirketlerini (özel­likle teknoloji ve tarım devleri­ni) hedef alan karşı yaptırımlarla yanıt buluyor. Brüksel, 93 milyar avroluk bir ABD ithalat kalemine vergi getirmek için tetiğe basmış durumda.

● Çin ve Rusya ekseni: Bu blok, “kendi dünyasını" yaratıyor. BRICS+ üzerinden dolar dışı tica­ret sistemleri ve ABD’ye alternatif tedarik zincirleri artık bir "tehdit" değil, fiili bir gerçeklik. Çin, ABD pazarından koptuğu her puanı Güneydoğu Asya (Vietnam, En­donezya) ve Küresel Güney üze­rinden telafi etmeye çalışıyor.

‘Büyük Amerika’ mı, ‘yalnız ve küçük Amerika’ mı?

Buradaki temel yanılgı, Trump’ın ABD pazarının vazge­çilmezliğine olan sarsılmaz inan­cı. Evet, ABD devasa bir tüketici pazarı ancak:

● Enflasyon bombası: New York Fed verilerine göre, bu vergi­lerin maliyetinin yüzde 90’ı Ame­rikan halkının cebinden çıkıyor. 2026’da ortalama bir Amerikan ailesinin yıllık gideri bu vergiler yüzünden 1300 dolar arttı.

● Üretim sınırı: Trump her şeyin ABD'de üretilebileceğini sa­nıyor ama "nadir toprak element­lerinden" gelişmiş yarı iletkenle­re kadar dünya birbirine göbekten bağlı. ABD'nin her şeyi tek başına üretmesi on yıllar sürer; o zamana kadar ekonomi stagflasyona (dur­gunluk içinde enflasyon) teslim olabilir.

Özetle, dünya diz çöker mi?

Dünya diz çökmektense "parça­lanmayı" tercih ediyor gibi görü­nüyor. Küreselleşme yerini ‘blok­laşma’ya bırakıyor.

*Senaryo A: Trump, 150 günün sonunda istediği tavizleri alama­yıp iç baskıyla (şirketlerin isyanı, enflasyon) geri adım atacak.

● Senaryo B: Trump geri adım atmayacak ve ABD, yüksek duvar­larla çevrili, kendi kendine yetme­ye çalışan ama küresel liderliğini kaybetmiş "küçük Amerika"sıyla baş başa kalacak.

Şu anki tablo, Trump'ın "tica­ret savaşını kazanmak çok kolay­dır" tezinin, modern tedarik zin­cirlerinin karmaşıklığına çarpıp paramparça olduğunu gösteriyor.

Ancak Venezuela baskını, İran saldırısı gibi hareketler, Trump’ın diğer tehditlerini de somutlaştı­rıyor. Trump adeta dünyayı, ölü­mü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyor. İlk dönemindeki alaycı bakışlar yerini artık tedirginliğe bıraktı.

Fırsat mı, tehdit mi?

Ülkemiz için bu durum tam bir "iki yanı keskin bıçak" senar­yosu. Trump’ın gümrük duvarla­rını yükseltmesi, Türkiye’yi hem bir "güvenli liman/üretim üssü" haline getirebilir hem de küresel ticaretin yavaşlamasıyla ciddi bir türbülansa sokabilir.

İşte bu devasa satranç tahtasın­da bizim için öne çıkan başlıklar:

1 Fırsat: ‘Çin’in boşluğunu doldurmak’

Trump’ın asıl hedefi Çin. Çin mallarına uygulanan devasa ver­giler (bazı kalemlerde yüzde 60+), ABD’li ithalatçıları alternatif ara­maya zorluyor.

Tedarik zinciri kayması: Türki­ye; coğrafi konumu, gelişmiş sa­nayi altyapısı ve Avrupa ile olan Gümrük Birliği tecrübesiyle "Chi­na + 1" stratejisinin en güçlü aday­larından biri. Özellikle tekstil, otomotiv yan sanayi, beyaz eşya ve kimya sektörlerinde ABD pa­zarında Çin’den boşalan koltuğa oturabiliriz.

Yakınlık: Batı dünyası teda­rik zincirlerini kısaltmak istiyor. Türkiye, hem ABD hem de AB için bu "yakın" ve "yetenekli" üretim merkezi rolüne soyunabilir.

2 Tehdit: ‘Genel tarife’ ve çe­lik/alüminyum savaşları

Trump’ın "herkese yüzde 10-15 vergi" inadı, Türkiye’yi de doğru­dan etkiliyor’

Çelik ve alüminyum: Türki­ye’nin ABD’ye en büyük ihracat kalemlerinden olan bu sektörler, Trump’ın en sevdiği hedefler.

Daha önceki dönemde vergi­lerin iki katına çıkarıldığını gör­müştük; 2026’da bu baskının kalı­cı olması ihracatçımızın kâr mar­jını bitirebilir.

Dolaylı etki: Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı AB. Eğer Trump’ın vergileri Avrupa eko­nomisini resesyona sokarsa (ki şu anki emareler o yönde), Avrupa bizden daha az mal alacaktır. Yani ABD’ye mal satamasak bile, Av­rupa’nın fakirleşmesi bizi dolaylı yoldan vurur.

3 Diplomatik ‘win-win’ den­gesi

Trump, kurumsal diplomasi­den ziyade "kişisel pazarlıkçı" bir lider.

İstisnalar masası: Türkiye, "stratejik ortaklık" veya "bölgesel güvenlik" kartlarını kullanarak bazı sektörler için vergi muafiye­ti koparabilir. Trump’ın "bana ne vereceksin?" sorusuna (örneğin daha fazla Amerikan enerji/LNG ithalatı veya savunma sanayi iş­birliği), Türkiye akılcı yanıtlar ve­rirse bu krizden kârlı çıkabilir.

4 Finansal riskler ve ‘Doların gücü’

Trump’ın korumacı politikaları genellikle doları güçlendirir.

Sermaye kaçışı: Güçlü dolar ve yüksek ABD faizleri, Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalardan ser­maye çıkışını tetikleyebilir.

Maliyet enflasyonu: Dolar de­ğer kazandıkça, Türkiye’nin ener­ji ve hammadde ithalat maliyeti artar. Bu da içeride enflasyonla mücadeleyi zorlaştırır.

Ne yapmalıyız?

Türkiye için formül şu: "Çin de­ğiliz ama Batı’nın parçasıyız" me­sajını ekonomik olarak somutlaş­tırmak.

Eğer Türkiye, ABD’ye giden ürünlerdeki "yerlilik" oranını kanıtlayabilir ve Çin mallarının "arka kapıdan giriş noktası" (re-export) olmadığını tescil ettirir­se, bu ticaret savaşından pazar payını artırarak çıkabilir. Ancak Trump’ın öngörülemezliği, her sabah yeni bir vergi kararname­siyle uyanma riskini hep masada tutuyor.

Bu süreçte bir karar vermek zo­runda kalabiliriz. Türkiye, Batı bloğuna (AB/ABD) daha mı yak­laşmalı, yoksa Çin-Rusya ekse­nindeki "yeni dünya" düzeninde mi yerini sağlamlaştırmalı?