ASO Başkanı Seyit Ardıç: Güçlü savunma sınırda değil, fabrikalarda başlar
Ankara Sanayi Odası Başkanı Seyit Ardıç, savunma sanayindeki ivmenin, kritik sektörlerde de sağlanması gerektiğini söyledi. Güçlü savunmanın sınırda değil; fabrikalarda başladığını belirten Ardıç, “Bugün cephe dediğimiz yerin bir ucu sınırda, diğer ucu üretim ve teknoloji üslerindedir” dedi.
Ferit PARLAK
Ankara Sanayi Odası Başkanı Seyit Ardıç, güçlü savunmanın sadece sınırda değil; fabrikalarda başladığının altını çizdi. “Ordusu olmayanın yurdu olmaz! Ama çağımızda yurdu korumak yalnızca silahaltında bir kuvvete sahip olmakla değil, o kuvveti çağın gereklerine göre besleyen teknolojiye, üretim gücüne, veri kapasitesine ve stratejik akla sahip olmakla mümkündür” diyen Ardıç, “Ar-Ge Merkezlerinde, laboratuvarlarda, tersanelerde, uydu sistemlerinde, yazılım altyapısında ve siber alanda inşa edilir. Bugün cephe dediğimiz yerin bir ucu sınırda, diğer ucu üretim ve teknoloji üslerindedir” ifadelerini kullandı.
Artık meselenin yalnızca bir orduya sahip olmak değil; kendi uçağını, kendi İHA’sını, SİHA’sını, hava savunma sistemini, radarını, elektronik harp kabiliyetini, roketini, füzesini, yazılımını ve kritik bileşenlerini geliştirebilen bağımsız bir savunma ekosistemini kurmak olduğunu kaydeden Ardıç, “İçinden geçtiğimiz dönem bize bir kez daha göstermektedir ki yeni dünyada ekonomik güç ile stratejik güvenlik artık birbirinden ayrı düşünülemez. Üretim gücü zayıf olan, kritik teknolojilerde dışa bağımlı kalan, enerji ve lojistik şoklarına karşı hazırlıksız yakalanan ekonomilerin ayakta kalması giderek zorlaşmaktadır” diye konuştu.
“Üretim omurgası çeşitlendirilmeli”
Savunma sanayiinde yakalanan ivmenin, daha geniş bir sanayi dönüşümüne yayılması zorunluluğunu vurgulayan Ardıç, “Tarımdan enerjiye kritik sektörlerde ve teknolojilerde derinleşmeli, yerli üretim kabiliyetini artırmalı ve sanayimizi küresel şoklara karşı daha dayanıklı hale getirmeliyiz. Çünkü artık güçlü ülke olmanın yolu, sadece sınırı korumaktan değil, üretim omurgasını da çelikleştirmekten geçiyor” açıklaması yaptı.
Ardıç, “Dünya ekonomisinin gündemini üretim, ticaret ve büyüme değil; artan jeopolitik gerilimler ve çatışmalar belirliyor. Bugün dünya ekonomisinin kaderi artık yalnızca rakamlarla yazılmıyor; çatışma süreçleriyle ve çoğu zaman akıl ve diplomasinin uzağında alınan kararların yarattığı belirsizliklerle yazılıyor. Küresel ekonomi artık sadece piyasaların değil, fay hatlarının da diliyle konuşuyor” şeklinde konuştu.
“Üretim tarafında sağlıklı bir görüntü yok”
2025 yılında Türkiye ekonomisinin beklentilere paralel olarak yüzde 3,6 büyüdüğünün altını çizen Ardıç, “Yılın son çeyreğinde gerçekleşen yüzde 3,4’lük büyüme ise, küresel belirsizliklere rağmen ekonomimizin dayanıklılığını gösteriyor. Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken husus, büyümenin hızı değil, niteliğidir” dedi.
Ardıç sözlerini şöyle sürdürdü: “Rakamlar ilk bakışta olumlu görünse de, yakından baktığımızda üretim tarafında çok sağlıklı bir görüntü ile karşı karşıya olmadığımızı görüyoruz. Tarım sektörü yüzde 8.8 daralırken, sanayi yüzde 2.9 ile manşet büyümenin altında kaldı. Daha da önemlisi, son beş yılda sanayinin milli gelir içindeki payı yüzde 26,1’den yüzde 18’e geriledi. Yani sanayinin payı 2021’den bu yana 8 puanın üzerinde daraldı. Tarımın milli gelir içindeki payı ise aynı dönemde yüzde 5.7’den yüzde 5’e düştü. Bu tablo, üretim kapasitesinin güç kazanmadığını, aksine arz tarafındaki zayıflamanın giderek derinleştiğini ortaya koymaktadır.” Dedi
“Fiyat istikrarını zorlaştıran büyüme”
Tüketim ve yatırımların güçlü bir seyir izlerken, net dış ticaretin ise büyümeyi aşağıya çeken bir unsur haline geldiğini vurgulayan Ardıç, Bu durum, üretim kapasitesiyle yeterince desteklenmeyen, dış denge üzerinde baskı oluşturan ve fiyat istikrarını zorlaştıran bir büyüme yapısına işaret etmektedir. Üstelik yatırımlardaki hızlanmanın önemli bir bölümü de sanayi kaynaklı kapasite artışından daha çok, inşaat sektöründe depremin de etkisiyle kaydedilen yüzde 10,8’lik büyümeden kaynaklanmaktadır. Yani ekonomide rakam büyürken, üretimin omurgası aynı ölçüde güçlenmemektedir” değerlendirmesinde bulundu.
“Arz güçlenmezse, enflasyonla mücadele zor”
Arz kapasitesinin yeterince güçlendirilemediği bir ekonomide, makroekonomik dengelenmenin kalıcı biçimde sağlanmasının da, enflasyonla etkili ve gerçekçi bir mücadele yürütülmesinin de mümkün olmadığını dile getiren Ardıç, “Tarım zayıflıyor, sanayi istenen ölçüde büyümüyor ve üretim kapasitesi yeterince genişlemiyorsa, yalnızca talebi baskılayarak kalıcı fiyat istikrarı sağlanamaz” diye konuştu. Ardıç şunları söyledi:
“Mesele yalnızca para politikası meselesi değildir. Mesele üretimdir, verimliliktir, tarımda ve sanayide arz kapasitesini yeniden güçlendirmektir. Arz yönünü güçlendirmeden ne kaliteli büyümeden, ne de kalıcı refah artışından söz edemeyiz. Gerçekçi ve sürdürülebilir bir enflasyonla mücadelenin yolu; üretimi, sanayiyi, tarımı ve verimliliği merkeze alan bir büyüme anlayışından geçmektedir.”
Şubat ayı verilerinin, enflasyonla mücadelede risklerin arttığını gösterdiğine dikkat çeken Ardıç, “Özellikle gıda fiyatlarındaki sert artışlar ve savaş kaynaklı petrol şokunun oluşturduğu maliyet baskısı, enflasyon görünümünü daha kırılgan hale getirmektedir. Nitekim Şubat ayı enflasyonu yıllık yüzde 31,53’e yükselirken, gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık yüzde 36,44, aylık ise yüzde 6,89 artmıştır. Merkez Bankası da yıllık enflasyondaki yükselişte gıda grubunun belirleyici rol oynadığına özellikle işaret etmiştir” diye konuştu.
“Kurla enflasyonu değil rekabet gücünü baskılıyoruz”
Ardıç, “Kur baskısıyla enflasyonu düşürmeye dayalı yaklaşım, enflasyonu istenilen seviyeye düşürmediği gibi sanayicimizin rekabet gücünü önemli ölçüde zayıflatmıştır. Verimliliği artıran yapısal reformlar ve sürdürülebilir ekonomi politikaları olmadan kalıcı toparlanma mümkün değildir. Üretimi ve yatırımı yeniden ayağa kaldıracak bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Çünkü Türkiye’nin sürdürülebilir büyümesi; tüketimden değil, üretimden geçmektedir. Sanayi sektöründe çalışan sayısı yıllık bazda yüzde 3,5 azaldı.
Sanayide bir yıl içinde 174 bin kişi istihdamdan çıktı. Bu tablo bize çok net bir şey söylüyor: Sorun geçici değil, yapısal” ifadelerini kullandı. Yüksek gıda enflasyonun yalnızca geçici don olayları ya da kuraklıkla açıklanamayacağını, asıl sorun daha derinde olduğunu vurgulayan Ardıç, “Tarım sektörümüz uzun süredir yüksek girdi maliyetleri, düşük verimlilik, plansız üretim, sulama altyapısındaki yetersizlikler, küçük ölçekli işletme yapısı ve tedarik zincirindeki aksaklıklar gibi yapısal sorunlarla karşı karşıyadır” dedi.
Tarım politikalarının bütüncül bir anlayışla ele alınması ve üretimin daha planlı hale getirilmesinin kaçınılmaz olduğunu ifade ederek, “Bu noktada hem üreticiyi hem sanayiciyi hem de tüketiciyi koruyan ve kazandıran “sözleşmeli tarım modelinin” yaygınlaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Devlet güvencesi ve güçlü bir koordinasyonla hayata geçirilecek bu model, piyasada öngörülebilirliği artıracak, arz güvenliğini güçlendirecek ve fiyat istikrarına katkı sağlayacaktır” diye konuştu.
“Savaş, üretim bantlarını titreten dalgaya dönüştü”
ASO Başkanı Ardıç, yatırım, ihracat, finansman ve sanayi üretimini konuşurken; aynı zamanda savaşların, belirsizliklerin ve krizlerin ekonomik sonuçlarını da değerlendirmek zorunda kaldıklarını vurguladı. Ardıç, “Yılın ilk çeyreğini geride bırakırken küresel risk algısı daha da derinleşiyor. Hemen üstümüzdeki Rusya-Ukrayna savaşının ekonomik ve siyasi etkileri halen sürerken, şimdi de hemen aşağımızda ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan, Körfez ülkelerine de yayılan ve çok daha geniş sonuçlar doğurabilecek yeni bir çatışma sarmalıyla karşı karşıyayız. Bu süreç sadece bölgesel güvenliği değil, enerji arz güvenliğini, ticaret yollarını ve küresel ekonomik dengeleri de sarsmaktadır” şeklinde konuştu.
Enerji fiyatlarında yaşanan hızlı yükselişin, küresel enflasyon baskısını yeniden artırabilecek bir gelişme olduğuna değinen Ardıç, “Bu durum merkez bankalarının para politikalarını daha da karmaşık hale getirirken, sanayi açısından bakıldığında savaşların ekonomik karşılığı; daha pahalı enerji, daha pahalı lojistik, daha yüksek sigorta giderleridir. Bu da daha temkinli yatırım kararları ve daha zor bir dış ticaret iklimi demektir. Bu süreç tüm sektörleri farklı ölçüde olumsuz şekilde etkileyecektir. Savaş artık sadece sınır hattını değil, üretim bantlarını da titreten bir dalgaya dönüşmüştür” dedi.