Afrika’nın enerji dönüşümünde ABD-Çin rekabeti
Afrika giderek ithal yakıta dayalı “petro-devlet” modelinden, elektriği kalkınmanın merkezine koyan “elektro-devlet” modeline yöneliyor. Bu dönüşüm, ABD-Çin rekabetinin yeni cephesini oluştururken, Türkiye için de Afrika’da önemli bir yatırım penceresi açıyor.
Yönetim Danışmanı BARIŞ SAZAK
Trump yönetiminin enerji politikası, Avrupa bayraktarlığında son 20 senede gündeme oturan “enerji dönüşümünü” hızlandırmaktan çok, kendi enerji arzını ekonomik ve jeopolitik güce dönüştürme stratejisi olarak okunabilir.
Washington özellikle LNG ihracatıyla, ABD’yi tüketimin ötesine geçirerek, küresel çapta enerji tedarikçisi ve enerji güvenliğinin belirleyici aktörlerinden biri haline getirmeye çalışmakta. Öte yandan rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir kaynakların kamu sübvansiyonlarıyla büyütülmesine mesafeli durmakta. Bu kaynaklara karşılık nükleer enerjiyi giderek daha fazla stratejik bir alan olarak konumlamakta. Özellikle yapay zekâ, veri merkezleri ve yeniden sanayileşmenin yaratacağı devasa elektrik talebini karşılamak için nükleer kapasitenin ufak çaplı reaktörlerle artırılmasını destekliyor.
Benimsenen bu strateji aynı zamanda Çin ile teknoloji ve sanayi rekabetinin enerji boyutunu da yeniden şekillendirmekte. Çin güneş enerjisi, batarya, elektrikli araçlar ve kritik mineraller üzerinden yeni enerji ekonomisinin tedarik zincirlerini kontrol etmeye çalışırken, ABD petrol, LNG, nükleer enerji, ileri teknoloji ve enerji yoğun yapay zekâ ekonomisi üzerinden farklı bir üstünlük modeli peşinde. Dolayısıyla günümüzün küresel enerji rekabeti yalnızca fosil yakıtlarla yenilenebilirler arasındaki bir mücadele değil. ABD ve Çin’in enerjinin kendisi kadar, enerjiyi üreten teknolojiler, kritik hammaddeler ve bu enerjiyi kullanacak yeni sanayi üzerindeki hakimiyet mücadelesi olarak tanımlanabilir.
Bu iki ana bloğun enerji jeopolitiğine farklı yaklaşımları, bölgesel bağlamda farklı sonuçlara sebebiyet vermekte. Her ne kadar gündemin ana konusu son dönemde Venezuela, Hürmüz, Orta Doğu, Doğu Akdeniz olsa da bilhassa Afrika özelinde farklı bir çerçeve çizmek mümkün. Şubat ayında ABD ve İsrail'in İran'a yönelik ortak operasyonuyla başlayan savaş, yalnızca petrol piyasalarını sarsmadı. Afrika'nın enerji tercihini de kalıcı biçimde değiştirdi. Kıtanın ithal yakıt bağımlılığı üstüne Ukrayna savaşının ardından dizel faturalarının bazı ülkelerde yüzde 30’un üzerinde yükselmesi, ekonomik kırılganlığını arttırmıştı. Şimdi Hürmüz kriziyle başlayan yeni istikrarsızlık, aynı filmi bir kez daha gösterime soktu.

Aslında bu durumun ABD ve Çin’in benimsediği enerji stratejileriyle dolaylı bir ilgisi var. Washington kendi gündemine paralel petrol ve LNG projelerine milyar dolarlık krediler verirken, Pekin güneş paneli ve batarya ihracatıyla kıtanın elektrik altyapısını inşa etmekte. Sonuç, iki kutuplu ve giderek keskinleşen bir rekabeti ortaya çıkardı. Bir tarafta konvansiyonel enerjiyi bırakmayan Washington, diğer tarafta elektro-devlet temelli bir kalkınma modelini ihraç eden Pekin. “Elektro-devlet” yerleşik ve yaygın bir kavram değil. Ancak son dönemde özellikle enerji, jeopolitik ve sanayi politikası tartışmalarında, elektriği ve elektrik altyapısını ekonomik, siyasi ve jeopolitik gücünün merkezine koyan devlet manasında kullanılmakta.
Afrika’nın enerji dönüşümü
Son dönemde küresel enerji jeopolitiğini esas sarsan en önemli gelişme, panel maliyetleri oldu. Güneş panel maliyetleri 2010'dan bu yana yaklaşık yüzde 90, batarya maliyeti ise yüzde 93 geriledi. Buna karşı, Afrika’da hala Avrupa’nın toplam nüfusundan daha kalabalık bir kitle konutlarında elektriğe erişememekte. Kıtanın henüz kullanılmayan kara üstü rüzgâr potansiyeli, tüm kıtanın yıllık elektrik talebini tek başına karşılayabilecek büyüklükte. Sadece Doğu Afrika Rift Vadisi'nde en az 15 gigavatlık jeotermal potansiyel var. Ancak bunun yalnızca 1 gigavatı geliştirilebilmiş durumda.
Uluslararası Enerji Ajansı'na göre Afrika 2024 yılında toplam 110 milyar dolarlık enerji yatırımı çekti. Bunun yaklaşık 40 milyar doları temiz enerji yatırımlarına ayrıldı. Bu da 2020'deki payın neredeyse iki katına denk geliyor. Ciddi bir ivme yakalanarak 2013-2023 arasında eklenen yenilenebilir kapasitesi yaklaşık 26 gigavata ulaştı. Bu büyümenin en hızlı bacağını güneş enerjisi oluşturdu. Çatı üstü güneş ve depolama, kırsal alanlara şebeke ve iletim yatırımlarını beklemeden kısa sürede elektrik sağlamakta. Hükümetlerin bu projelere finansman ve iklim gerekçeleri haricinde, güvenilirlik sebebiyle yönelmesinin ana nedeni bu.
Bu güvenilirlik arayışı artık kurumsal düzeyde de şekillenmekte. Birçok ülkede işletmeler artık dizel jeneratörün yanında çatı güneşine ve batarya depolamaya yatırım yapmakta. Bu sistemler artık ulusal şebekeden daha ucuz ve öngörülebilir bir seçenek. Hiç şüphesiz petrol ve gaz rezervlerine sahip ülkeler kısa vadede hidrokarbon üretimini sürdürecektir. Öte yandan alternatif stratejiler hızla devreye alınmakta. Örneğin, Etiyopya içten yanmalı araç ithalatını yasaklayarak ulaşımın elektrifikasyonunu hızlandırırken, Kenya elektrikli araç ithalatını vergi teşvikleriyle desteklemekte.
Kotdivar, Madagaskar, Uganda ve Zimbabve yenilenebilir enerji yatırımlarına KDV muafiyeti, gümrük vergisi istisnası ve vergi teşvikleri getirmekte. Fas, büyük ölçekli güneş yatırımları ve Avrupa ile yenilenebilir enerji ve yeşil hidrojen ortaklıklarıyla kendisini bir enerji ihracat merkezine dönüştürmeye çalışırken, Mısır, Çin ile geliştirdiği mega GES projeleri ve yeşil hidrojen stratejisiyle büyük miktarda yabancı yatırım çekmeyi hedeflemekte. Güney Afrika, özel elektrik üretiminin önünü açarak çatı güneşi ve özel yenilenebilir enerji yatırımlarında hızlı bir büyüme sağlarken, Nijerya hane ve işletmelerin ürettikleri fazla güneş elektriğini şebekeye satarak faturalarından mahsup etmelerine imkân tanıyor.
Çin yörüngesi
Pekin'in bu tabloda öne çıkması tesadüf değil. Çin sadece güneş ve rüzgârda kurulu kapasitesini 2 teravata taşımış bir ülke. Küresel yenilenebilir kapasitenin neredeyse yarısı onun elinde. Bu ölçek Pekin'e güneş paneli, elektrikli araç, rüzgâr türbini ve lityum-kobalt-nikel gibi kritik minerallerin işlenmesinde belirleyici bir güç kazandırdı. Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden 2000- 2023 arasında Afrika hükümetlerine ve kamu kuruluşlarına aktarılan kredi hacmi 182 milyar doları buldu. Bunun önemli bir kısmı enerji, ulaştırma ve madencilik altyapısına yönlendirildi.
Çin bunu ekipman yerine bütünsel enerji sistemlerini ihraç ederek yaptı. Uganda'da Karuma HES’i, Zambiya'da Kafue Gorge HES Projesini Çinli bankalar ve şirketler finanse etti. Mısır'da GES parkları, Doğu Afrika'da iletim hatları, Angola'da HES’ler ve Nijerya'da elektrikli demiryolu hatları inşa etmeye devam ediyor. Sonuçlar da Pekin açısından çarpıcı. Afrika'nın güneş paneli ithalatı 2024-2025 arasında yüzde 60 artmış. Elektrikli araç satışları kıtada hâlâ düşük seviyede. Ancak 2024'te bir önceki yıla göre iki katından fazla artarak 11 bine yaklaştı. Bu ivme özellikle otobüs ve ticari filo segmentinde daha belirgin.
Tüm bu gelişmelere Washington'un cevabı büyük ölçüde teoride kaldı. Trump yönetimi hem içeride hem de uluslararası mecralarda yenilenebilir enerjiyi arka plana atarken, Afrika'daki fosil yakıt yatırımlarını Çin'e karşı jeopolitik bir araç olarak sundu. Oysa Mozambik, Namibya, Senegal, Tanzanya ve Uganda gibi ülkelerin yeni petrol-gaz sahaları ve ihracat altyapılarına yaptıkları yatırımlar, uzun vadede talebin zayıflaması, fiyat oynaklığı ve âtıl kalma riskleri nedeniyle beklenen getiriyi sağlayamayabilir.
Washington'ın kaybettiği yalnızca ticari bir fırsat değil. ABD sahayı Çin'e bırakırsa Pekin hem Afrika'da hem küresel ölçekte diplomatik etkisini derinleştirecektir. Enerji dönüşümünün altındaki standartları ve tedarik zincirlerini şekillendirecek ve düşük karbonlu teknolojiler için kritik olan minerallere erişimini arttıracaktır. Fosil yakıt yatırımına ısrarla devam eden ortaklarına karşı Afrika hükümetlerinin güveni de giderek azalıyor. ABD'nin hidrokarbonu dayatmak yerine, kıtanın kendi kalkınma önceliklerine uygun enerji ortaklıkları kurması, hem Afrika'nın güvenilir ve uygun fiyatlı enerjiye erişimini genişletir hem de Washington'ın kendi ekonomik ve jeopolitik çıkarlarını güçlendirebilirdi.
Görünen o ki Beyaz Saray’ın böyle bir önceliği yok. Aslında Türk şirketleriyle ABD finansmanı bölgede bir uyum yakalayabilirdi. Kıtada kendi imkanlarıyla iş yapan Karadeniz, Aksa, Çalık gibi başarılı Türk yatırımcılar olsa da her şeye rağmen sınırlı bir kurumsal kapasiteye sahipler. Bu sayının ve proje büyüklüklerinin birkaç katına çıkması için gereken konjonktür oluşmuş durumdaydı. Hala da fırsat penceresi kapanmış değil. Kıtanın asıl darboğazı bu yatırımları taşıyabilecek banka garantileri, kredi notu ve proje hazırlama kapasitesi. Bu konuda da Türk şirketleri ve proje geliştiricileri yeterince kabiliyetli.
Kıtanın Çin finansmanı, teknolojisi ve tedarik zincirlerine aşırı yaslanması, yeni bir bağımlılık biçimi yaratabilir. Dolayısıyla Afrika’nın asıl hedefi bir dış bağımlılığı başka bir bağımlılıkla değiştirmek değil, yabancı sermayeyi yerel üretim kapasitesi, enerji teknolojileri ve bölgesel elektrik şebekelerini geliştirmek için kullanmak olmalı. Hiç şüphesiz Afrika bir gecede tamamen yenilenebilir enerjiyle dönüşemez. Kıtanın önündeki asıl kısıt kaynak potansiyeli değil.
Finansman, iletim altyapısı ve yeni güç kaynaklarını şebekeye entegre edecek kurumsal kapasite, temel konular. Giderek daha fazla Afrika ülkesi ithal yakıt yerine, "elektro-devlet" yörüngesine giriyor. Dışarıdan gelen sermayeyi yerel üretim kapasitesine, bölgesel şebeke bütünleşmesine ve nitelikli istihdama dönüştürebilen hükümetler, elektrik krizini çözmenin yanında sanayileşme için de somut bir zemin tesis etmiş olacaklar. Türk özel sektörü için asıl fırsatlar bundan sonra başlayabilir. Firmaların biraz da risk iştahını arttırarak, kıtadaki iş geliştirme faaliyetlerine yatırım yapması lazım.