Sanayisizleşme tartışmasına TÜSİAD da katıldı: “Yeni bir sanayi için 15 yıllık strateji şart”

Türkiye’nin “Net, uzun vadeli, somut hedefli ve çok sıkı takip edilen” yeni bir sanayi stratejisi oluşturması gerektiğini ifade eden TÜSİAD Başkanı Ozan Diren, “Günümüzün ihtiyaçlarını ve gelecek öngörülerini dikkate alan 10-15 yıllık stratejilerin, iktisadi planların öneminin altını çiziyoruz” dedi.

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!
Sanayisizleşme tartışmasına TÜSİAD da katıldı: “Yeni bir sanayi için 15 yıllık strateji şart”

TÜSİAD Başkanı Ozan Diren, imalat sanayi­nin mevcut durumu ve Türkiye’nin gelecek sanayi stratejileri üzerine görüşlerini DÜNYA’ya anlattı. Küreseldeki hegemonya yarışından, Türki­ye’deki dezenflasyon sürecinin etkilerine kadar bir dizi konuda sorularımızı yanıtlayan Ozan Diren, MÜSİAD, İSO, İTO ve ASO gibi iş dünyası çatı kuru­luşlarının gündemde tuttuğu “sanayisizleşme” tartışmaları­na da değindi.

Sanayi stratejilerinin en az 10-15 yıllık dönemleri kapsa­ması gerektiğini dile getiren Diren, “Bir ağaç diktiğinizde meyve vermesi, gölge yapması en az 5-6 seneyi buluyor” de­di. Sanayisizleşme riski, sa­vunma sanayi dışındaki büyü­me zayıflığı ve küresel tekno­lojik dönüşüme ayak uydurma gerekliliği gibi kritik meselele­re dair değerlendirmeler yapan Diren, yeni bir sanayi stratejisi ve planlama ihtiyacını önemle vurguladı. Diren’e sorularımız ve yanıtları şöyle oldu:

Sanayiyi zayıflatan üç etken

Son birkaç yılda imalat sanayiinin milli gelir için­deki payının yüzde 16’nın altına gerilediğini görüyo­ruz. Sanayideki bu zafiyetin giderilmesi için önerileri­niz nelerdir?

Sanayimizin büyüme perfor­mansı son yıllarda belirgin bi­çimde zayıfladı. Sanayi büyü­mesi son üç yıldır yüzde 2–2,5 bandını aşamıyor; bunun azım­sanmayacak bir kısmı da sa­vunma sanayisi katkısından geliyor. Öncelikle bunun ne­denlerini doğru anlamamız ge­rekiyor. 3 ana faktörden bah­sedebilirim. Her şeyden önce global ekonomide çok hızlı bir dönüşüm ve rekabet edilme­si giderek daha da zorlaşan bir Çin faktörü var. Küreselde ya­şanan teknolojik dönüşüme henüz ayak uydurabildiğimi­zi söyleyemeyiz. Bu durum bi­zim rekabet gücümüzü daha da azaltıyor ve sanayiyi etkiliyor.

İkincisi, uzunca bir süredir en önemli ihracat partnerimiz olan Avrupa’da talebin düşük seyri ister istemez ihracat sipa­rişlerini ve dolayısıyla sanayi­yi olumsuz etkiliyor. Bir diğer faktör, içeride oldukça uzun bir süredir enflasyonla mücadele ediyor olmamız ve halen arzu ettiğimiz noktaya gelemeyişi­miz. Bunun yan etkilerini be­lirgin şekilde hissediyoruz. Enflasyon­la mücadelede sanayi politika­ları ve reform bacağının geride kalması sanayiyi baskıladı.

Net, uzun vadeli, somut he­defli ve çok sıkı takip edilen ye­ni bir sanayi stratejisi oluştur­mamız gerekiyor. TÜSİAD ola­rak günümüzün ihtiyaçlarını ve gelecek öngörülerini dikka­te alan 10 yıllık-15 yıllık strate­jilerin, iktisadi planların öne­minin altını çiziyoruz. Hangi teknolojilere odaklanacağız, hangi sektörlere odaklanaca­ğız, ülke rekabet stratejilerimiz ne olacak; sektörel ve bölge­sel bazda netleştirmeliyiz. Bu planların kamunun liderliğin­de iş dünyası ile istişare için­de dizayn edilmesi bir ihtiyaç. Ülkemizin bu tarz planlara ve bunun ötesinde her kesimin bu planları içselleştirmesine ve uygulamasına ihtiyacı var.

“Net ihracatçı sektörler korunmalı”

Örneğin bu istişarelerde lo­komotif sektörler, net ihracat­çı sektörler dikkate alınmalı, desteklerin nasıl konumlan­ması gerektiği gibi konularda da net bir tablo çizilmeli. Ka­mu ve özel sektör aynı orta-u­zun vadeli hedeflerde hizalan­malı. Böylece tüm sanayimizin öngörülebilir bir ortamda plan yapma kapasitesine yeniden sahip olmasını sağlayabiliriz.

Dezenflasyon programı­nı korurken, kısa vadede sa­nayimizin artan maliyetlerle baş edebilmesi amacıyla üre­tim-ihracat-dönüşüm yatırım­ları için seçici, hedefli, şeffaf finansman ile bir rahatlatma sağlanması şart. Önce sanayi nefes alacak, ardından yapısal dönüşüm adımları gelecek. Bu yapısal dönüşüm konularında geciktiğimizi ve küresel günde­min gerisine düşmeye başladı­ğımızı da belirtmeliyim. Bu ne­denle hızla adım atmalı ve so­nuç almalıyız.

Sanayisizleşme tartışmasına TÜSİAD da katıldı: “Yeni bir sanayi için 15 yıllık strateji şart” - Resim : 1

“Vergi politikaları gelire göre dizayn edilmeli”

Yüksek enflasyonist dö­nem gelir dağılımında da bozulmaya yol açtı. Ekono­mi büyüyor ama refah ta­bana yayılamıyor. Sizin de başkanlığa geldiğinizde di­le getirdiğiniz kalkınma ve adil gelir dağılımı ilkesi uyarınca politika yapıcıla­ra tavsiyeleriniz neler olur?

Kalkınma, büyümenin tüm kesimlere kapsayıcı şekil­de yansıdığı, gelirin daha adil paylaşıldığı ve yaşam standartlarının yüksel­diği bir süreç. Enflasyo­nu düşürmeden adalet­li bir gelir dağılımına erişilmesi söz konu­su değil, enflasyonun düşmesi şart. Enflas­yonla mücadelenin yarattığı maliyet de toplumda dengeli paylaşılmı­yor. Enflasyonu düşürmenin yanında teknolojik gelişmele­rin istihdama etkisini dikka­te alan bir büyüme stratejisine geçmek gerekiyor. Dijitalleş­me, otomasyon ve yapay zeka­nın etkisiyle dünyada imalat sanayinde istihdam kaybı bek­lenen bir durum. İstihdamda daralma beklenen alanlardan istihdam yaratma potansiyeli olan alanlara geçişi en sağlık­lı şekilde planlamak gerekiyor. Vergi adaletini esas almak, do­laylı vergilerin ağırlığını azalt­mak ve gelir vergisi dilimleri­ni enflasyon ve ücret artışlarını dikkate alacak şekilde düzen­lemek de önemli. Kayıt dışılık­la mücadele de kritik önemde. Özetle vergi politikalarını gelir adaletini dikkate alarak dizayn etmemiz, eğitim yoluyla işgücü piyasasında beceri uyumunu sağlamamız ve sosyal politika­ları güçlendirmemiz gerekiyor. İşte tam da bu sebeplerle az ön­ce bahsettiğim gibi kamunun rehberliğinde iş dünyası işbir­liğiyle planlara ihtiyaç var.

“Tarım ve tarıma dayalı sanayi birlikte ele alınmalı”

Türkiye’deki gıda enflas­yonu ve özellikle yeme-içme sektöründeki pahalılık ya­bancıların bile dilinde. Siz de gıda sektöründe faaliyet gösterdiğiniz için özellikle soruyorum; neden bu kadar pahalı kaldık?

Aslında sadece gıdada değil hizmet sektöründe de eğitim­de de çok pahalıyız. Sektörlerle bir araya gelip konuştuğumuz­da toplam maliyetlerinin çok arttığını kalem kalem anlatı­yorlar. Ve bu ister istemez fiyat­lara yansıyor. Ardından bu bir ücret-fiyat sarmalı meselesine dönüyor. Birbirini tetikleyen ve bağlantılı. Geçmişte enflasyo­nun kontrolden çıktığı bir dö­nem yaşadık. Böyle bir durum­da fiyatlama davranışlarını ve beklentileri yeniden düzelt­mek, enflasyonu kalıcı olarak aşağı çekmek çok zorlaşıyor.

Her sektörün kendine has ya­pısal sorunları da mevcut. Gı­dayı sormuştunuz; öncelikle tarım ve tarıma dayalı sanayiyi birlikte ele almalıyız. Bölgesel tarımsal üstünlüklerimizi ve beslenme ihtiyacımızı merke­ze koyan, etrafında tarıma da­yalı sanayiyi yapılandıran, gı­da israfını azaltan ekosistemler geliştirmeliyiz.

“1-Piyasa yapısı, aracılık faa­liyetleri ve örgütlenme, 2-Kat­ma değerin artırılması, inovas­yon ve dijital tarım, 3-İklim de­ğişikliği etkisi altında tarımsal arzın sürdürülebilirliği, 4-Ta­rım ve gıda lojistiğinde iyileş­tirmeler, 5-Tarımsal destek ve teşvikler” bu başlıklar, yapısal reform planları yapılması ve dönüşüm sağlanması gereken çok paydaşlı alanlar. Dolayısıy­la meselenin birinci bacağı, az evvel anlattığım makro prob­lem. İkinci bacak ise her sektö­rün kendine ait yapısal mikro problemleri. Her ikisinin de çö­zülmesi gerekiyor. Başka türlü gıda enflasyonu düşmez. Bura­da reel kesim başta olmak üzere paydaşlarla istişare mekaniz­masının işletilerek yapısal dö­nüşümün bir an evvel gerçek­leştirilmesine ihtiyaç var.

Küreselleşmenin odağı maliyetten güvene kaydı

* Dünyada ABD ve Çin arasında teknoloji yarışı söz konusu. Harari, The Economist söyleşisinde iki kutuplu bir hegemonya konusunda uyardı ve dünyanın bu iki kutup arasında hizalanacağını savundu. Sizce de böyle bir dünyaya mı yol alıyoruz ve Türkiye’yi bu distopyada hangi tarafta görüyorsunuz?

Küresel jeopolitik giderek daha gerilimli bir zemine kayıyor. Teknolojik bloklaşma da bunun bir parçası. Ama bu durum daha çok, ekonomik ilişkilerin devam ettiği ancak stratejik sektörlerde güvenli ortaklıkların öne çıktığı bir süreç gibi gözüküyor. Küreselleşmenin maliyet odaklı yapılanması yerine, güvene dayalı ilişkileri öne çıkaran bir iş birliği anlayışı ön planda. Yani tam bir kopuştan ya da iki kutuplu hale gelmekten ziyade, kontrollü katmanlı bir ayrışma söz konusu. Bu mücadeleye yapay zeka, yarı iletkenler ve kritik mineraller gibi alanlar da dahil. Ülkemiz ABD ile jeostratejik temelli işbirliklerini sürdürürken, Çin ile de ticari ve ekonomik bağlarını koruyup geliştirmeye özen gösteriyor. Aynı zamanda, Gümrük Birliği başta olmak üzere Avrupa ekonomik alanıyla yakın ilişkideyiz. Bu konudaki mevzuatımızın önemli bir bölümü AB ile bağlantılı, yabancı yatırımlarda da AB ön planda. TÜSİAD olarak AB entegrasyon önceliği doğrultusunda çalışmalarımızı yoğun şekilde sürdürüyoruz.

Yeni dünyada kamu rehberliği şart

Türkiye kendi tarihsel yönelimini korurken dış politikada manevra alanını genişletmeye çalışıyor. Bir yandan ABD ve AB başta olmak üzere stratejik yönümüzün olduğu Batı dünyası içinde yeni dinamiklere uyum sağlamaya çalışırken, diğer yandan farklı ülkelerle kritik alanlarda iş birliklerine gitme ve belli alanlarda stratejik tedarikçi haline gelme hedefi önemli. Bunun üç boyutu var. Hem zamanla hem knowhow’la yarışıyoruz hem de pek çok jeopolitik risk söz konusu. Bu nedenle kamu rehberliğinde ve iş dünyası iş birliğiyle uzun vadeli stratejiler ortaya konması bu alanda da önem taşıyor.

“İklim krizi ertelenebilir bir gündem değil”

* Yeşil dönüşüm ve dijital dönüşüm bir dönem en güncel konu iken son dönemde geri plana düştü. Fakat Avrupa Birliği’nde süreç ilerliyor. Yeşil dönüşüm yeşil duvara dönerken, gelişmelere bakarak; Türkiye bu duvarın içinde mi kalacak dışında mı? Ne dersiniz?

Avrupa Birliği’nde Yeşil Mutabakat ile ilgili gelişmeleri yakından takip ediyoruz. İklim krizi ertelenebilir bir gündem değil. Bununla birlikte yeşil dönüşüm çevresel bir hedef olmanın yanında doğrudan pazar erişimi, finansman ve rekabetçilik meselesi. Ülkemiz Gümrük Birliği ve 30 yıllık derin sanayi entegrasyonu sayesinde Avrupa değer zincirlerinin ayrılmaz bir parçası. Nitekim otomotivden beyaz eşyaya kadar kıtanın en kritik tedarikçilerinden biri konumundayız. Ancak AB’nin Sanayi Hızlandırıcı Yasası ve “Made in Europe” gibi korumacı yaklaşımlarla kendi sanayi tabanını tahkim ettiği bir süreç söz konusu. Bu yeni düzende Türkiye’nin rekabetçilik yarışında geride kalmaması üç temel koşula bağlı. Birincisi, Türkiye’nin yeşil sanayi mimarisine ve “Made in Europe” kapsamında açıkça dahil edilmesinin sağlanması. İkincisi, Gümrük Birliği’nin etkinliğinin korunması ve geliştirilmesi için ikiz dönüşüm alanında uyuma yönelik işbirliğinin yoğunlaştırılması. Üçüncüsü ise Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) ile uyumlu ulusal bir Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), enerji verimliliği ve yeşil finansman mekanizmalarıyla desteklenen bütüncül bir sanayi politikası kurgulanması. Türkiye 2053 net sıfır vizyonuyla, güçlü yenilenebilir enerji kapasitesiyle bu dönüşümü stratejik bir avantaja çevirebildiği ölçüde yeni Avrupa sanayi mimarisinde konumunu güçlendirebilecek.