25 °C
Güven SAK
Güven SAK DÜNYA İŞLERİ

Dokuz ayın çarşambası bir araya geldi bu aralar

Merkez bankaları eskiden bana hep Melih Cevdet Anday’ın Telgrafhane şiirini hatırlatırdı. Hani şu “Uyuyamayacaksın/Memleketinin hali/Seni seslerle uyandıracak/../Düzelmeden memleketinin hali/Düzelmeden dünyanın hali/Gözüne uyku girmez ki/Uyumayacaksın/Bir sis çanı gibi gecenin içinde/.../Çalacaksın” dizelerine sahip şiir, bilmem hatırladınız mı?
Şimdi yine koyu bir sisin içindeyiz. Önümüzü göremiyoruz. Merkez bankasından ne bekleriz? Bir kaza olmadan bizi buradan çıkarmasını, tehlikeleri aynı bir sis çanı gibi önceden haber vermesini elbette. Ama gelin görün ki, bu defa, bir nevi dokuz ayın çarşambası bir araya gelmiş gibi duruyor. Eskiden bu gibi zor durumlarda, hadise merkez bankasını aşmış bir haldeyse, hani ille de bir yorum yapmak zorundaysak, “Tabii her şeyi de bankadan beklememek lazım. Maliye politikasının da para politikasını destekleyici mahiyette olmasında fayda var” kabilinden bir şeyler mırıldanırdık.

Ama gelin görün ki, bu kez vaziyet öyle böyle değil. Tam bir “dokuz ayın çarşambası bir araya geldi” halindeyiz doğrusu. Her şey ama her şey üst üste denk geliyor. Geçiş sürecinin içinde bir başka geçiş süreci, bir nevi Rus işi Matruşka gibi. Ortada küreselden bölgesele, oradan da ulusala doğru gelen ve birbiri ile örtüşen bir dizi geçiş süreci var.

Şimdi böyle bir ortamda, sen faiz indirdin diye yatırımcı birden bire coşar ve mesela istihdam artmaya başlar mı? Hayır. Millet elindeki Amerikan dolarlarını öylece beklemeyi bırakır mı? Hayır. Ortadaki zombiler kendiliğinden yeniden hayata döner mi? Hayır. Ben size söyleyeyim, kimse dereyi görmeden paçaları sıvamaz. Ortada görünen bir dere görmüyorum ben doğrusu. Ne yapacağınız belli olmazsa olmaz.

Bu kadar çok yapay zekadan bahsedince, yatırımcı daha şimdiden, babadan kalma işleri, babadan kalma yöntemlerle yapmaktan imtina ediyor

Neyse ben size dokuz ayın çarşambası ile ilgili ne düşündüğümü anlatayım. Küresel düzeyde bakınca, teknolojik gelişme sayesinde, bir halden yeni bir hale geçme telaşındayız. Daha önce de olmuştu. şimdi yine olacak. 19. yüzyılda malların sınırları aştığı bir dünyanın oluşum sürecindeydik. 20. yüzyılın ikinci yarısında “malların sınırları aştığı dünya”nın kurallarını kodifiye eden Dünya Ticaret Örgütü’nü kurduk. Global düzen kurulduğunda, 1995’e gelmiştik. Bu arada, dünya, “malların sınırları aştığı” bir dünya olmaktan çıkmış, “fabrikaların sınırları aştığı” bir dünya haline gelmişti. Küresel değer zincirleri fabrika üretiminin bir bölümünü bizim buralara taşıdı. Çin ve Güney Doğu Asya ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülke toplam küresel üretim içindeki paylarını bu dönemde artırdılar. Türkiye, küresel değer zincirlerinin bize doğru hareketinden karlı çıkan bir avuç ülkeden biri oldu. Onu da not edeyim.

“Malların sınırları aştığı” dünyada, küresel ticaret hacmi yıllık olarak yüzde 8’lerde filan büyürdü. Şimdi artık yıllık büyüme hızı eskinin dörtte birine doğru geriledi. Neden? Rivayet muhtelif. En son G7 toplantılarında, bilenler bu günleri 2008 finansal krizinin etkisi olarak yorumluyor. Dünyayı 2008 finansal krizine getiren süreç yalnızca ev fiyatlarını şişirmedi ya da yalnızca Türkiye gibi göreli sağlam ülkelere fon akışını hızlandırmadı, aynı zamanda küresel değer zincirlerinin de hızla büyümesine, üretimin üçüncü ülkelere hızla kaymasına, bir nevi gelişmiş ülkelerdeki KOBİ’lerin bile borca dayalı olarak uluslararasılaşmasına neden oldu. Şimdi ne oluyor? Şimdi önce buradaki normalleşmeyi bekliyoruz. O olacak ki, biz de burada ne yapacağımıza karar verelim.

Bir de bunun üzerine yeni teknolojilerin yaygınlaşmasının, üretimi yeniden merkez ülkelere doğru çekme gibi bir etkisi var. Yapay zekaya dayalı yeni teknolojiler, öyle görünüyor ki, bizim gibi ülkelerin bir takım avantajlarını ortadan kaldıracak. O vakit, dünya “verinin sınırları aştığı” bir yeni dünyaya dönüşecek. O günkü avantajlarımız, bugün avantajlarımız olmayacak. Ne demek? Biz burada iş modellerimizi yeniden gözden geçireceğiz demek. Yapay zekadan sanki yarın olacakmış gibi bahsedince de yatırımcı daha şimdiden, babadan kalma işleri, babadan kalma yöntemlerle yapmaktan imtina ediyor bir nevi. Kimse dereyi görmeden paçaları sıvamaz dememin ilk nedeni bu.

İkincisi, bölgemiz de derin bir geçiş sürecinin içinde bulunuyor. Etrafımız petrol ihracatçısı ülkelerle dolu, ama petrolün ne kadar ömrü kaldığı meçhul. Şimdi bunların bir bölümü tarihte hiç ulus devlet kurmamış, bizim gibi 20’inci yüzyılın başında, bir uluslaşma sürecinden geçmemiş ülkeler. Şimdiye kadar ahaliye para verip, her tür özgürlüğünü kısıtlamaya dayalı bir iş modeli ile işi götürmüşler. Suriyeli kaçkınların buradaki özgürlük havasının asıl sebebi bu. Küresel sisteme entegre olmamış bir nevi kenarından teyellenmişler. Şimdi entegre olacaklar. Ama daha o bölgesel geçiş sürecinin başındayız. Etrafımız ateş çemberi olmaya devam edecek. Bu arada, bölgede Ankara’nın konuşmadığı başkentlerin sayısı azalmıyor aksine artıyor. Kıbrıslı Rumların, Kıbrıs meselesini, daha büyük bir problemin, Orta Doğu meselesinin, içine yerleştirmesine sessiz kalmışız. Doğu Akdeniz’de işler zorlaşırken, Kuzey Suriye, yeni bir Kuzey Irak olma yolunda ilerliyor. Zor bir bölgesel gündem.

Üçüncü olarak, Türkiye’ye geldiğimizde ise, en önemli yerel geçiş süreci, bana sorarsanız, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi(CHS)’ne geçişimiz. CHS’ye bundan iki yıl kadar önce referandumla geçtik. Bir yıldan beri de CHS ile yönetiliyoruz. Bu kadar kapsamlı bir idari yapı değişikliği yaptığınızda, doğal olarak, eski kurumlardan kalan kültür bir günde ortadan kalkmıyor, yeni yapının gerektiği yeni anlayış ise birden ortaya çıkmıyor. Türkiye’nin geleceği açısından son derece önemli bir dizi kararı, daha oluşum halindeki, halen tamamlanmamış bir nevi rüşeym halinde bir idari sistemle alması gerekiyor. Elbette o da kolay olmuyor.

Dokuz ayın çarşambası bir araya gelmişken, şimdi bir de para politikasında devrim yapacak gibi duruyoruz. İşin kötüsü, bu kadar farklı değişken, ayrı ayrı oynarken, neyin neden olduğunu, başlayacak para politikası deneyi sırasında ölçmek kolay olmayacak diye hayıflanıyorum ben doğrusu.

Peki, ne yapalım? Ben size basit bir ilke söyleyeyim: Belirsizlikleri daha fazla artırmayın, azaltın. Küresel ve bölgesel belirsizlikler kontrol değişkeniniz olmadığına göre, ortadaki sise fazladan yerel belirsizlikler eklemeyin. Suyun derinliğini ölçmeden, suya atlamayın. Milleti duyduğu çan sesinin felaketin değil selametin habercisi olduğu konusunda ikna edin.

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap