Rekabet politikasına giden yolda kaçınılmaz dönüşüm

Rekabet otoriteleri piyasaları en ayrıntılı biçimde çözümleyebilen kurumlardır. Teknoloji ve piyasa yapısının nasıl evrileceğine dair bu bilgi birikimi, sanayi politikasının eski tarz "kazanan seçme" hatasına düşmemesi için vazgeçilmez. O nedenle iki politika alanı arasında kurumsal bir koordinasyon şart.

Rekabet politikasına giden yolda kaçınılmaz dönüşüm

Rekabet Hukuku Danışmanı RECEP GÜNDÜZ

İktisat ve hukukun kesişim noktasında yer alan rekabet hukuku sanki sadece hukuk­çuların bir alanıymış gibi davran­mayı, bu alanın rekabet ve sanayi politikaları ile ilişkisini görmez­den gelmeyi derhal bırakmamız lazım. Geçtiğimiz hafta Boğazi­çi Üniversite’sinde düzenlenen Rekabet Hukukunda Güncel Ge­lişmeler Sempozyumu’nda Ku­rum'un Daire Başkanı Dr. Ömür Paşaoğlu’nun yaptığı sunum bu kadim ama önemli konuyu bir kez daha hatırlattı bana. Üstelik geç­mişte adeta lüks bir tartışma ola­rak görülen bu konu günümüzde herkesin bildiği nedenlerden ötü­rü bir zaruret. Cambridge Üniver­sitesi'nden ekonomist Diane Coy­le da aynı fikirde.

Dr. Ömür Paşaoğlu’nun Boğazi­çi’ndeki sunumu ilk bakışta tek­nik bir birleşme izni kararına da­yanıyor; Kurul’un geçtiğimiz se­ne verdiği Tofaş-Stellantis kararı. Fakat bu karar ve özellikle günde­me gelen taahhütler ve bunların arka planı rekabet politikasının günümüzde geçirmesi gereken dönüşümü anlamak için oldukça iyi bir başlangıç noktası.

Rekabet hukuku’nda hukuk ve iktisat dengesi

Rekabet hukuku onlarca yıl bo­yunca hukuk ve ekonominin ke­sişiminde konumlandı ancak o kesişimde hukukçular belirleyi­ci taraf oldu. Rekabet analizi be­lirli bir kalıba döküldü: Piyasayı tanımla, pazar gücünü ölç, birleş­menin fiyat üzerindeki etkisini tahmin et, ihlal standardını kar­şıla, tüketici refahını değerlendir. Kararın sınırları ilgili piyasaydı; ötesi başka otoritelerin işiydi.

Bu yaklaşım, Cambridge Üni­versitesi'nden ekonomist Diane Coyle'un Intereconomics dergi­sinde yayımlanan makalesinde "teknik bir refah analizi" olarak tanımlanıyor. Coyle, bu çerçeve­nin artık yetersiz kaldığını savu­nuyor. Gerekçesi de basit: Diji­tal dönüşüm, yapay zekâ, enerji geçişi ve kırılgan küresel tedarik zincirleri, bir piyasanın bugün­kü fiyat-çıktı ilişkisine bakarak alınan kararların ekonominin ya­rınını şekillendirebileceği bir or­tam yaratıyor. Bu ortamda reka­bet hukuku ve rekabet politikası, sanayi politikasının yerine geç­mese de onun ayrılmaz bir parça­sı haline geliyor.

Bir birleşmeden makroekonomiye pencere

Dr. Ömür Paşaoğlu'nun sunu­mu tam da bu konuya işaret edi­yor. Rekabet Kurulu, Stellan­tis'in Tofaş üzerindeki kontro­lünü pekiştiren bu işleme izin verirken alışılmış değerlendir­me sınırlarından farklı davrandı. Geleneksel analizin odağı şuydu: Özellikle hafif ticari araçlar pa­zarında yoğunlaşma ne kadar ar­tar? Ford Otosan ile Tofaş-Stel­lantis arasında ticari koordinas­yon riski var mı? Bu soruların yanıtları nihai incelemeyi tetik­ledi. Ancak kararın esas ağırlık merkezi pazar analizi dahilinde talep edilen taahhütlerle değişti.

Kurul, işleme izin verirken bir dizi yatırım taahhüdünü de ma­saya koydu: Mevcut projeye ek olarak, 2027 yılında 150 bin araç­lık ek bir üretim kapasitesi; kapa­site kullanım oranında artış, üre­tim artışıyla bağlantılı istihdam büyümesi; ihracat kapasitesinin 200 bin ile 220 bin adede çıka­rılması.

Bu taahhütlerin ilgili pazarla doğrudan bağlantısı yok. Bun­lar üretim, istihdam, ihracat gi­bi makroekonomik parametre­ler. Paşaoğlu bunu sunumunda açıkça ifade etti: Kurul mikro se­viyeden makro seviyeye geçişi bu kararla somutlaştırdı. Birleşme ve devralma kararlarında bir ilk olarak tanımladığı yatırım taah­hüdü mekanizması da böylece iç­tihat tarihine geçti.

Arkasındaki gerekçe, küresel otomotiv sektörünün içinde bu­lunduğu dönüşümle doğrudan ilişkili. Sunumda paylaşılan veri­ler çarpıcıydı: 2024 yılı itibarıy­la araç başına işgücü maliyetleri karşılaştırıldığında Çinli üreti­cilerin geleneksel küresel rakip­lerine kıyasla işgücü maliyetle­rini yaklaşık üçte bir oranında tutabildiği görülüyor. Buna ar­tan gümrük vergileri, pandemi sonrası tedarik zinciri kırılgan­lıkları, hızlı teknoloji değişimi ve elektrikli araç ekseninde ya­şanan dikey entegrasyon baskısı eklendiğinde, geleneksel bir re­kabet analizinin bu denklemi ye­terince kavrayamayacağı açık.

Herkes aynı şeyi soruyor, yapısal reform oluyor

Kurul bu geniş perspektiften baktı ve bir birleşmede piyasa ya­pısının ötesinde ülke üretim ka­pasitesini, istihdamı ve ihracat potansiyelini gözeten bir çerçe­ve kurdu. Rekabet hukuku bu ka­rarla, Coyle'un söylediği gibi, fi­ilen bir sanayi politikası aracına dönüştü.

Bu yalnızca Türkiye'ye özgü bir tutum değil. Coyle, İngiltere'nin modern sanayi stratejisinde re­kabet otoritesinin görev tanımı­nın yeniden yazıldığını anlatıyor; büyüme ve uluslararası rekabet gücü artık otoritenin açık önce­likleri arasında. Avrupa'da Sie­mens-Alstom davasının yarattığı tartışmadan bu yana rekabet po­litikası ile sanayi politikası ara­sındaki sert ayrım törpüleniyor. ABD'de CHIPS Yasası ve Enflas­yonu Düşürme Yasası, rekabet analizini arz yönlü planlamayla iç içe geçiriyor.

Coyle'un makalesindeki temel argüman şu: Rekabet otoriteleri piyasaları en ayrıntılı biçimde çö­zümleyebilen kurumlardır. Tek­noloji ve piyasa yapısının nasıl ev­rileceğine dair bu bilgi birikimi, sanayi politikasının eski tarz "ka­zanan seçme" hatasına düşme­mesi için vazgeçilmez. O nedenle iki politika alanı arasında kurum­sal bir koordinasyon şart.

Olayı teorik düzlemden Tür­kiye için pratik alana çekelim. Ülkenin enflasyona dair kronik meseleleri geçerliliğini bir türlü yitirmezken sanayinin karşı kar­şıya olduğu güncel riskler de ar­tıyor. Çin’in üretim kapasitesi, fi­nansmanı ve teknolojisi ile nasıl baş edebileceğini bilen ülke yok. Avrupa’da başlayan korumacılık dalgası ve değişen gümrük kural­ları; daha ucuz maliyetler nedeni ile Mısır gibi ülkelerin ön plana çıkması Türkiye’nin henüz ha­zır olmadığı sanayisizleşme gibi bir tehdit ile karşı karşıya kala­bileceğine işaret ediyor. Üstelik yapay zekânın orta sınıf ve beyaz yaka bakımından yarattığı varo­luşsal tehditleri ve bunun istih­dam ve sosyal yapı üzerinde yara­tacağı yıkıcı etkileri daha günde­mimize bile almadık.

Tarih bize gelen büyük dalga­ları yumruklarla savuşturama­yacağımızı net biçimde gösteri­yor. Böyle bir dönemde çemberin dışına çıkmalıyız. Para ve maliye politikalarının kendine özgü sı­nırları var. Yapısal reform kavra­mını içi boş bir retorikten öteye taşımalıyız. Bunun esaslı yolla­rından biri de rekabet hukuku gibi her piyasaya derinlemesine gire­bilen alanları bir rekabet politika­sına dönüştürmek ve sanayi poli­tikasının temel unsurlarından bi­ri haline getirmekten geçiyor.

Makro manşetlerin mikro temelleri

Söylediklerimizi daha da so­mutlaştırmak için son beş yılda Rekabet Kurulu’nun inceleme ve araştırma konusu yaptığı alan­lara bakalım. Perakende, zincir marketler, otomotiv sanayi, ta­rım, dijital pazarlar, finansal pi­yasalar, istihdam piyasası… Bun­ların hepsi Türkiye’nin manşet­lere yansıyan makroekonomik meselelerinin mikro temelle­rinin yattığı alanlar. Buralarda­ki meseleleri sadece hukuki bir ihlal tanımı meselesinin ötesine taşımalı rekabet politikasının ve sanayi politikasının bir unsuru olarak ele almalıyız. Bunu yapa­rak bu tarz piyasalarda yerleşik piyasa aksaklıklarının önüne ge­çebilir, yeni girişimlerin ve ulu­sal ekonominin önünü açabiliriz.

İşte size taze bir başka örnek: Rekabet Kurulu'nun Visa ve Mas­tercard hakkındaki soruşturma­yı taahhüt usulüyle sonlandırma­sı da bu tabloya uyuyor. Rekabet Kurulu uzun zamandan beri bu alanda bir soruşturma yürütüyor­du. Cebinizdeki kartların önemli bir bölümünün MasterCard ya da Visa olmasının ve dünyada yay­gın olmalarının önemli bir nedeni var. Karmaşık sözleşmeler ile he­deflenen sayıda kart basımı ger­çekleştiren banka ve diğer finan­sal kuruluşlara önemli teşvikler ve primler ödüyorlar. Bu da siz ta­lep etseniz bile bankaların Mas­terCard ya da Visa dışında şema sunmak istememesine yol açıyor. Bu, doğrudan bankacılık sistemi­nin rekabetçi yapısını ve dolayı­sıyla finansal aracılık maliyetleri­ni etkiliyor.

Dijital ödeme altyapısında iş­levsel rekabeti korumak, salt tü­ketici fiyatı meselesi değil; fi­nansal kapsayıcılık ve ekonomik verimlilik meselesi. Gerekçeli karar açıklanmadığı için henüz detaylarına vakıf olmasak da Ku­rul’un aldığı taahhütler ile bu gi­riş engelini azaltmayı hedefledi­ği anlaşılıyor. Elbette bu durum Merkez Bankası’nın Troy’undan (Türkiye’nin yerli ödeme siste­mi) bağımsız düşünülemez. Ama zaten konu da tam olarak bu. Re­kabet hukukunun rasyonel te­mellere dayanan tespitlerle şef­faf biçimde pazarlarda rekabetin önündeki yapısal engelleri, pa­zar güçlerini ve kartelleri kaldı­rıp yeni girişlerin önünü açması ve bunu ulusal sanayi politika­sı zaviyesinden değerlendirmesi tam olarak zamanın ruhuna uy­gun olan şey.

Rekabet hukukunun odaklan­dığı soru değişiyor. "İlgili pazarda sorun ne olur?" sorusunun yanına "Ekonomi ne kadar güçlü olur?" sorusu da ekleniyor. Yani hukuk­çuların yanına makroekonomi lensleri ile iktisatçıların yeniden oturması gerekiyor.

Kaynak: DÜNYA - İSTANBUL