Sürdürülebilir bir kalkınma: Ekoloji olmadan ekonomi olur mu?

Çevre duyarlılığı ve ekonomik gelişmeyi bir arada konuşmak, sanki diyet yaparken kebap yemek gibi. İkisi de güzel ama dengeyi bulmak zor! Ancak sürdürülebilir kalkınma kavramının ortaya çıkmasıyla birlikte, bu iki hedefi uzlaştırmanın mümkün olduğu giderek daha fazla kabul görüyor.

Sürdürülebilir bir kalkınma: Ekoloji olmadan ekonomi olur mu?

Ekonomist – Bankacı UĞUR GÜNDÜZ

Çevre hassasiyeti ve ekonomik gelişme arasında karmaşık ve çok yönlü bir ilişki vardır. Zira es­kiden beri ekonomik büyüme ve çevre duyarlılığı arasında bir denge kurmak zor olmuştur.

Ekolojik denge bozulduğunda, bu durumun ekonomik maliye­ti genellikle onarılmasından çok daha yüksektir. Modern sürdürü­lebilir kalkınma anlayışı, ekoloji­yi ekonominin bir alt kümesi değil, onun üzerine inşa edildiği temel ze­min olarak kabul eder.

ABD, Kanada ve Avustralya gi­bi yaklaşık 10 milyon km2’lik ülke­ler bile ormanlar, meralar ve tarım alanları konusunda katı kurallar getirirken, onların onda biri büyük­lüğündeki ülkemizde ormanların maden sahası olarak ilan edilmesi, ekolojik denge açısından doğru bir kaynak yönetimi değildir.

Ülkemizin yaklaşık yüzde 30’u ormanlarla kaplı olup bunun da yaklaşık yüzde 30’u sadece Karade­niz bölgesindedir. Yani ülkemizin akciğerleri Karadeniz bölgesidir.

Gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakmak istiyoruz. Ama şu anki hızımızla, bırakabileceğimiz tek şey, 'Kullanım Kılavuzu: Nasıl Hayatta Kalınır?' adlı bir kitap ola­cak gibi duruyor.

Ancak sürdürülebilir kalkınma kavramının ortaya çıkmasıyla bir­likte, bu iki hedefi uzlaştırmanın mümkün olduğu giderek daha fazla kabul görmektedir. Çevre duyarlı­lığı ve ekonomik gelişmeyi bir ara­da konuşmak, sanki diyet yapar­ken kebap yemek gibi. İkisi de güzel ama dengeyi bulmak zor!

Geleneksel davranış ve çevre etkileri

Geçmişte, ekonomik büyüme genellikle çevre maliyetleri göz ardı edilerek sağlanmıştır. Sana­yi devrimi ve sonraki yıllarda, do­ğal kaynakların aşırı kullanımı, kirlilik ve atık üretimi, ekonomik büyümenin kaçınılmaz sonuçları olarak görülmüştür.

Bu yaklaşıma göre, çevre koru­ma önlemleri, işletmelerin mali­yetlerini artırarak ekonomik bü­yümeyi yavaşlatır.

●Maden sahalarının açılma­sı için geniş ormanlık alanlar yok edilmiş, doğal bitki örtüsü tah­rip edilmiştir. Özellikle açık ocak madenciliği, dağların ve tepelerin önemli ölçüde şeklini değiştirmiş, habitat kaybına ve biyoçeşitliliğin azalmasına neden olmuştur.

●Su kirliliği: Maden çıkarma ve işleme, ağır sanayi üretim sü­reçlerinde kullanılan kimyasallar, ağır metaller ve asit maden drena­jı gibi atıklar su kaynaklarına ka­rışarak nehirleri, gölleri ve yeraltı sularını ciddi şekilde kirletmiştir. Bu durum, sucul ekosistemlere za­rar vermiş ve insan sağlığı için risk oluşturmuştur.

●Toprak erozyonu ve ve­rimlilik kaybı: Ormanların yok edilmesi ve toprağın kazılması, toprak erozyonunu hızlandırmış ve tarım arazilerinin verimliliği­ni düşürmüştür.

●Hava kirliliği: Kirliliği engel­leyen sistemler olmaksızın yapılan sanayi üretimi sırasında ortaya çı­kan toz ve zararlı gazlar hava kali­tesini düşürmüş, özellikle maden bölgelerinde yaşayan insanların sağlığını olumsuz etkilemiştir.

Gerek kendi toprakları gerek­se sömürge topraklarında yapılan tahribatların sonunda zengin­leşen ekonomiler/ülkeler daha sonra bu tür çevresel duyarlıkları kendi ülkeleri için göstermiş, ya­tırım yaptığı ülkelerde ise göz ar­dı etmeye başlamıştır.

Sürdürülebilir kalkınma, hem mevcut hem de gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde ekonomik büyüme, sosyal gelişme ve çevre korumasını bir araya ge­tirmeyi amaçlar.

Bu yaklaşım, çevre korumanın ekonomik gelişme için bir engel değil, bir fırsat olduğunu vurgular:

●Yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımlar, hem çevreyi korur hem de yeni iş imkanları yaratır.

Ülkemizde elektrik üretiminin yüzde 55’i fosil (kömür+doğal gaz) yakıtlardan, yüzde 45’i yenilene­bilir enerji kaynaklarından yapıl­maktadır. Güneş cenneti olan ülke­mizde yenilenebilir enerjide gidi­lecek çok yol var.

●Kaynak verimliliği sağlayan teknolojiler, YZ araştırmaları ve kullanımı işletmelerin maliyetle­rini düşürür ve rekabet güçlerini artırır.

●Eko-turizm, doğal alanları ko­ruyarak yerel ekonomilere kat­kı sağlar. Tam tersi durumunda ise turizm büyük darbe alır ve sür­dürülebilir önemli bir kaynaktan mahrum kalınmış olur.

Çevre hassasiyetinin ekonomik gelişmeye etkileri

●Uzun vadeli büyüme: Çev­reye duyarlı politikalar, doğal kay­nakların korunmasını sağlayarak uzun vadeli ekonomik büyümeyi destekler. Ormanlar, su kaynakla­rı ve tarım alanları geleceğin en de­ğerli ekonomik faktörleri olacak.

●İnovasyon ve rekabetçilik: Çevre dostu teknolojilere yapılan yatırımlar, inovasyonu teşvik eder ve işletmelerin rekabet gücünü ar­tırır. Günümüzde çevreyi öncele­yen teknoloji yatırımları ve buluş­lar, katma değeri yüksek ihracat ve kalkınma demektir.

●Yeni iş imkanları: Yeşil eko­nomi, yenilenebilir enerji, atık yö­netimi ve eko-turizm gibi sektör­lerde yeni iş imkanları yaratır.

●Yaşam kalitesi: Temiz hava, su ve toprak, insanların sağlığını ve yaşam kalitesini artırarak üretken­liği ve refahı destekler.

Sonuç olarak çevre hassasiyeti ve ekonomik gelişme arasında kar­maşık bir ilişki vardır. Ancak sür­dürülebilir kalkınma ilkeleri doğ­rultusunda hareket ederek, her iki hedefi de aynı anda gerçekleştir­mek mümkündür. Hükümetler, iş­letmeler ve bireyler, çevreye du­yarlı politikaları ve uygulamala­rı benimseyerek, gelecek nesiller için daha sağlıklı ve refah içinde bir dünya yaratabilirler.

Bunun için öncelikle geleneksel davranış içeren yatırımlara izin ve­rilmemesi ve yapılacak her türlü yatırımın sürdürülebilir kalkınma ilkeleri çerçevesinde değerlendi­rilmesi gerekir.

Geleceğe yatırım yaparken, gele­ceğin de bir çevresi olduğunu unut­mamalıyız.

Kaynak: DÜNYA - İSTANBUL