Akif'i öldürmedim, arkadaşımdı

Ahmet Ümit'in yeni romanı Kırlangıç Çığlığı, 7 Mart Çarşamba günü Everest Yayınları'ndan çıkıyor… 300 bin adet basılan kitapta Başkomser Nevzat bir kez daha hayranlarıyla buluşuyor…

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

Müezzinin yanık sesi, Mihrimah Sultan Camii'nin karşısındaki tarihî surlarda yankılanırken ucu ucuna yetiştik cenaze namazına. Sadece caminin çatısındaki kurşun kaplamalar değil, hamur gibi yumuşayan siyah asfalttan, yaprakları kavrulmuş akasya ağaçlarına, esnafın dükkânının önüne attığı sandalyelerden, surların çürümekte olan taşlarına kadar öğle güneşinin altında cehennem gibi yanıyordu küçük meydan.

Üç koyu renk Mercedes, biri gri, öteki mavi iki BMW, lacivert bir Audi ve markasını bilemediğim bir cip vardı. Bu pahalı arabaların arasında güç bela yer bularak indik benim fakir Renault'umdan. Manidar bir bakışla arabaları süzen Ali neşeyle söylendi.

"Ooo anlaşılan Sipsi İsmail'in tayfası tam kadro burada. Epey eğleneceğiz Başkomserim."

Mendilimle alnımdaki ter damlacıklarını kurularken, "Lüzumsuz yere kavga etmek yok Ali," diyordum ki, Hicabi İnce'yi gördüm. Dün bizi evinden kovan yurt müdürünü. Üzerinde siyah yas giysileri vardı ama sanki cenazeden daha önemli bir işi varmış gibi aceleyle çıkmıştı dışarı. Yok, acelesi varmış gibi değil, panik içinde tabanları yağlamış düpedüz kaçıyordu. Ardından iki şahıs daha fırladı caminin kapısından. İkisi de sırım gibi, ikisininde sırtında siyah takım elbise, ikiside yurt müdürü kadar hızlı...

"Bunlarkimya?"

"Kim olacak Sipsi'nin çakalları. Hadi Ali," diye hızlandım. "Hadi, sen arkadaki iki herifi durdur, bende öndekini yakalayayım."

Sanki bunu söylememi bekliyormuşçasına ok gibi atıldı bizim serdengeçti, takım elbiseli zibidilerin üzerine. Ben de Hicabi'nin önünü kesmek için, sıcaktan hamura dönüşmüş asfalta bata çıka küçük parkın içine daldım. Aslına bakarsanız, onu yakalamam bir hayli zordu, yaşından beklenmeyen bir çeviklikle koşuyordu yurt müdürü ama bir şanssızlık oldu: Muhtemelen akşam parkta piyizlenen sarhoşların attığı bir kavun kabuğuna bastı, ayakları öne giderken bedeni geriye doğru kaydı, ellerini yana açarak denge bulmayı denese de başaramadı, büyük bir gürültüyle sırtüstü düştü yere. Adımlarımı açarak dikildim tepesine. İşaret parmağımı suratına sallayarak çıkıştım:

"Nereyekaçıyorsun!"

Karşısında beni gören Hicabi'nin yüzüne bir sevinç dalgası yayıldı. Sanki dün beni evinden kovan o değilmiş gibi neşeyle şakıdı düştüğü yerden.

"Başkomserim, Nevzat Başkomserim, siz miydiniz? Bende sandım ki..." Başını kaldırıp caminin kapısına baktı. Ali'nin, iki külhanbeyini durdurduğunu görünce iyice keyiflendi. "O beyde sizin arkadaşınız herhalde."

Sorusunu cevaplamak yerine elimi uzattım.

"Kim bu peşinizdeki adamlar? Ne istiyorlarsizden?"

Elimi tutup doğrulurken açıkladı.

"Bilmiyorum, birden üstüme saldırdılar. Görüyorsunuz ikisi de zıpkın gibi delikanlı. Utanç verici ama ne yapabilirdim, çareyi kaçmakta buldum."

Dünkü kibirden, gururdan eser yoktu sesinde.

"Kim bu adamlar?" diye yineledim. "Tanımıyorsanız niye düşsünler peşinize?"

Ürkek bakışlarını kaçırdı.

"Valla bilmiyorum Başkomserim," diyerek yalanını tekrarlarken, birden sustu, yüzünü heyecan kapladı. "Bakın, bakın arkadaşınız kavga ediyor..."

Gösterdiği yöne dönünce, Ali'nin iri hergelelerden birinin suratının ortasına kafayı yerleştirdiğini gördüm. Delikanlının burnundan fışkıran kan üzerine sıçramasın diye yardımcım geri çekilirken, bu kez öteki saldırdı üzerine. Ama bizim kaldırım şövalyesi, zarif bir hareketle yana çekilip çenesinin sağına okkalı bir kroşe yerleştiriverdi. Kemiğin çıkardığı sesi ta buradan duydum. Genç adam sola savrulurken, az önce suratının ortasına kafayı yiyen eleman, burnundan akan kana aldırmadan yeniden atılmıştı Ali'nin üzerine. Boş bulundu bizimki, ikisi birden yere yuvarlandılar. Çenesine aldığı darbenin etkisiyle sersemleyen yeni yetme kendini toparlamaya çalışıyordu.

Beti benzi atmış vaziyette kavgayı izleyen yurt müdürün eseslendim.

"Sakınbiryere kıpırdama."

Sonra, artık bir dövüş ringine dönen caminin önündeki kaldırıma koşmaya başladım. Bir yandan da bağırıyordum:

"Durun, durun polis!"

Fakat dinleyen kim, bizim dövüş horozu, yüzü artık kandan görünmeyen oğlanı altına almış sağlı sollu yumruklarla eksik kalan eserini tamamlamaya çalışıyordu. Ayaktaki ise hafifçe sallansa da kendini toplamış, yerdekilere müdahale etmek için etraflarında dönüyordu, nitekim boş yanını görür görmez Ali'nin sağ böğrüne sıkı bir tekme indirdi. Yardımcım acıyla suratını buruşturarak sola doğru sendeledi, ama çabuk kendine geldi, adamın ikinci tekmesini havada yakaladı. Rakibinden böyle bir hareket beklemeyen serseri ayakta daha fazla duramayıp yere yığıldı. Fakat yumuşak düşmüştü; o anda gördüm, sağ elini beline attı, silahını çıkardı.

"Şimdi s….m ananı," diyerek namluyu yardımcıma doğrulttu. "Hadi şimdi konuş bakalım."

Ali çok iyi tanıdığım bir bakış fırlattı namluya. Eyvah, şimdi tutacak tabancayı, dememe kalmadı, uzanıp tuttu adamın silahını namlusundan.

"Sık lan," dedi öfkeyle. "Sıkmazsan ben s…..mseninananı."

Genç haydutun suratındaki kararlılık kısa sürede tereddüde dönüşmüştü ama hâlâ silahın kabzasını tutmayı sürdürüyordu. Tam o anda yetiştim, ben de tabancamı çekip şakağına dayadım.

"Bırak, bırakçabukosilahı..."

İrkildi ama tabancasını bırakmadı, işte o zaman korktum, istemeden de olsa parmağı tetiğe dokunsa Ali'nin yaralanması, hem de bu mesafeden ölümcül bir şekilde yaralanması işten bile değildi. Silahımın namlusuyla genç mafyozonun terli şakağını dürttüm, yeniden ikaz edecekken başka biri benden önce bağırdı.

"BıraklanArda, bırakotabancayı."

Başımı çevirince Sipsi İsmail'in sıcaktan kıpkırmızı olmuş suratını gördüm. Caminin kapısında dikilmiş öfkeyle adamlarına bakıyordu.

"Ulan, sapığı kaçırdınız, Başkomser Nevzat'la mı kavga ediyorsunuz? Bak hâlâ öylece duruyor. Bıraklan, bırak o silahı..."

Anında bıraktı tabancayı Arda, ama bu yeterlideğildi.

"Yat, yat, çabuk yere..." diye bağırdım.

Arda bir halı gibi yüzükoyun serildi sıcak kaldırımın üzerine. Ali de yediği yumruklardan iyice serseme dönmüş olan, öteki kopuğun iman tahtasından kalktı. Kalkar kalkmaz da,

"Senin adamların mı lan, bu itler?" diye bağırdı Sipsi'ye.

İtlerin sahibi, bu sözlere alınmış gibi boynunu büktü.

"Ayıp oluyor ama Ali Komiserim, öyle lanlı lunlu konuşmalar."

Hiç aldırmadan, kendisinden bir baş daha uzun, iki beden daha büyük Sipsi'nin üzerine yürüdü bizim cengâver.

"Kes lan, senden mi öğreneceğim nasıl konuşacağımı?"

Müdahale etmesem, Sipsi İsmail'in biçimsiz suratının da kan revan içinde kalması an meselesiydi.

"Tamam Ali, tamam, ben hallederim. Gel şu herifin başında dur sen."

O kadar öfkelenmişti ki, herifin başında duramadı yardımcım, Sipsi'nin iri burnunun dibine kadar sokuldu.

"Ali," diye bağırdım otoriter bir sesle. "Ali, kimediyorum."

Durdu, ama gözlerini mafya reisinden ayırmadı.
"Emredersiniz Başkomserim, geliyorum."

Sipsi'nin çipil gözleri ise, Ali'nin başının üzerinden küçük parka kaymıştı.

"Bakın, bakın, biz birbirimizle uğraşırken nasıl kaçıyor lavuk..."

Gerçekten de tabanları yağlayan yurt müdürü, tarihî kapının içinde kaybolmuştu bile...

"Kaç bakalım şerefsiz, kaç," diye nefretle tısladı Sipsi. "Eninde sonunda yaptıklarının hesabını soracağım senden..."

Bu konularda ilginizi çekebilir