Aynı tabak, farklı prim
Mutfak, sadece malzemelerin bir araya geldiği bir yer değildir; ekonominin, istihdamın ve sosyal adaletin kaynadığı bir tenceredir. Ancak bugün, bu tencerenin altındaki ateşin dengesiyle oynanmak üzere.
Gündemde olan 5510 Sayılı Kanun’un 80. maddesindeki değişiklik hazırlığı, yeme-içme sektörü için prim düzenlemesinin çok ötesinde anlamlar taşıyor. Planlanan düzenlemeyle, işyeri dışındaki yemek yardımlarına getirilecek 300 TL’lik SGK prim istisnası sınırı, aslında çok temel bir soruyu beraberinde getiriyor: Aynı yemek, lokantada yendiğinde neden farklı muamele görüyor?
Rekabette tabak ayrımı
Tabldot sırasına giren çalışanla, öğle arasında mahallesindeki esnaf lokantasına giden çalışanın tükettiği "hizmetin özü" aynıdır: Beslenme hakkı. Ancak yeni düzenleme hizmetin temin edildiği yere göre farklı bir prim yükü öngörüyor. Çalışan işletmeye ait bir yemek salonunda yemek yerse muaf tutuyor, "Dışarıda esnaftan ye" derseniz cezalandırıyorsunuz. Şehir ekonomisinin can damarı olan binlerce restoran ve lokanta, bu "tercih yönlendirmesi" karşısında ciro kaybıyla burun buruna kalacaktır. Sadece öğle yemeği servisi veren, çoğu cirosunu yemek kartları ve çekleri ile alan işletmeleri zor günler bekliyor.
Yemek yardımı, çalışanın gün içindeki en temel ihtiyacını karşılaması için kurgulanmış bir sosyal haktır. Bu hakkın kullanımında işletme türüne göre bariyerler kurmak, işvereni çalışana karşı "daha az maliyetli" ama "daha kısıtlı" seçenekler sunmaya zorlar. Nakit yemek ödemeleri ile yemek kartlarını aynı limite tabi tutan yeni düzenleme, işverenleri nakit ödemeye teşvik ederek bu kaynağın yemek dışı harcamalara kaymasına ve restoran talebinin ciddi oranda daralmasına yol açacak; bu durum özellikle KOBİ niteliğindeki işletmelerde telafisi güç ciro kayıplarına, nakit akışı bozulmalarına ve kaçınılmaz istihdam kayıplarına zemin hazırlayacaktır.
Yemek davetleri trafiğe ve gündeme yenik düşüyor
Kalabalık davetlerde davet sahibine olumlu dönüş yapan, geleceğini bildiren davetli davete icabet etmediğinde hem de kişi sayısına göre hazırlanan yemek çöpe gidiyor, hem de davet masalarında boş sandalyeler hiç hoş durmuyor. Bu israfı durdurmak zorundayız. Bir mazaret bildirmek ayıp değil ama geliyorum deyip katılmamak dünyanın en büyük saygısızlığı. Hem davet sahibine, hem diğer katılımcılara, hem de israf ederek tüm topluma… Sadece Ramazan ayında da değil restoranlara rezervasyon yaptırıp gitmemek bizim toplumun bir alışkanlığı. Restorana rezervasyon yaptırıp gitmeyen oranı yüzde 40. Yapılan hazırlığın nasıl çöpe gittiğini düşünün…
Restoranların işi her geçen gün zorlaşıyor, sanılanın aksine…