"Biz" olabilmek

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

 

Hakan ZENGİN / Divapan Entegre AŞ

Öyle zamanlar olur ki bazen durup hayret ederiz. Neden? deriz kendi kendimize. Neden? Neden? Halbuki onca güzellikler var ki yaşanacak. Bir bakarsınız bir tarafta insanlar susuzluktan ölüyor. Bir tarafta ise sular, sel olup akıp gidiyor.

Zaman da. Hem de bir mermer çeşmeden akan su misali.

Düzce'de 10 yıldır yaşayan bir işadamı olarak harcanan onca zamana öyle hayret ediyorum ki.

7 yıl önce OSB'ye ilk fabrikamızı kurduğumuzda yolu bile yoktu, OSB'deki ilk fabrikaydık. Ve açılışa başbakanımız geldiğinde uçsuz bucaksızdı hayallerimiz. Nice fabrikalar gelecekti yanımıza. Uzayıp gidecekti servis otobüslerinin kuyrukları… Hem kendimize hem insanımıza nice değerler katacaktık. Sonuçta hep birlikte ülkemize değer katacaktık. Nice acılar vardı kursağımızda birikmiş. büyük depremlerden arta kalan. İhtiyacımız vardı. Sarmalıydık yaralarımızı. Acılarımızın üzerine bir set çekip güçlenerek çıkan bir sanayi devi Düzce olmalıydık.

Depremle birlikte varını yoğunu koyan ilk fabrika idik. Hiç olmazsa umut olduk insanlara. "Biz varız" dedik. "Biz."

Bu kelime öyle sihirli ki. "Biz" olabilmek . Bizi bize bırakabilmek. Bizi bizden başkasının mutlu edemeyeceğini bilebilmek. En ihtiyacımız olduğu anlarda bize sığınabilmek.

Krizle birlikte nice fabrikalar gördüm bir bir kapanan. Ücretsiz izinlerle çıkış yolu arayan. İşçilerini çıkarmak zorunda kalan. Ve niteliksiz işgücünden şikayet eden…

Oysa ki bu dönemde en yüksek üretimi ve satışı yapan, hiç kimseyi çıkarmayan, korkmayan, işçi alan, işçisine almadığını bile dağıtan, bölge insanından ürün alımı yapan, zamanında ödeyen birkaç fabrika vardı. Eskilerden… En yüksek gönül hediyelerini hak eden…

İncecik bir çizginin yanında dizilmişti acılar. Bir tarafta su, diğer tarafta kuraklık. Sadece bir seçimdi bu. Tıpkı yüzünün aydınlanmasını isteyenlerin güneşe döndükleri gibi…

Evet öyle olmalıydı. Aydınlığa çevirmeliydik yüzümüzü, umuda, yapabileceklerimize ve "BİZ"e.

Geçtiğimiz haftalarda bir Rektör gördüm. Bir Başkan. Milletvekili. Ve bir iki işadamı… Ankara'daydık. ODTÜ Teknokent'te. "Evet!" dedim gözlerimde parlayan şimşeklerle. Düzce Teknokent!

Bu istihdamdı. Bu bölgemize ve insanımıza değer katmaktı. Geç de olsa "Biz" varız diyebilmekti.

Oysa ki ne zaman ve nasıl?

Her zaman söylerim. Yunus da söyledi asırlar önce. İnsan önce kendini bilmeliydi. Rüzgar nerden esiyordu? Ve nereye kurmalıydık yelkenimizi?

Geçtiğimiz haftalarda komşu bir köyün şenliklerine katıldım. Nice pırıl pırıl gençler. İçimden geçen tek şey zenginliklerinin farkında olmadıklarıydı.

Çünkü biz en basitinden bir orman şehriydik. Nice orman köylüsünü barındırıyorduk.

Neden? dedim. Dev bir Orman Ürünleri Sanayi Bölgemiz yok. Ve bu bölgede tüm sanayi kuruluşları birbirlerinden istifade etmiyor?

Neden ben bir orman ürünleri tesisi olarak kereste artığı bulamıyorum? Neden kaplama fabrikalarının tozları gelmiyor artık? Neden ormanlarımızda nice emval çürümeye terk edilirken ve israf edilirken endüstriyel odun ithal ediyorum hala? Neden bu israf ve neden bu yokluk? Çünkü çoğu çalışmıyordu. Dolayısıyla bu gençler de.

Ve çünkü geçtiğimiz yıl kapanan ve çoğu bölümü kesilerek hurdaya giden 200'ün üzerinde istihdam yapan dev bir orman ürünleri sanayi fabrikasının kaderini paylaşıyordu çoğu fabrika. Bu gençler de…

İşte varlık içinde yokluk buydu.

İşsizliğin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Çaresizliğin. Yokluğun. Umutsuzluğun. ve kimsesizliğin. Elinden hiçbir şeyin gelmediği anların… Öyle olur hep. Yanı başında duran çareyi göremezsin. Umut hemen onun önünde durur kocaman. Gözlerimizi kapatıp kalbimizle vicdanımızla bakmamız gerekir bazen. Görebilmek için. Kapanmamak ve kapatmamak için.

"Biz" olabilmek için.

O yüzden şimdi ben hem fabrikamızda hem her yerde sahip olduklarının değerini anlayan ve sahip çıkan insanlar arıyorum.

Mutluluğu dışarıda değil içinde arayanları.

Hep de ordadır zaten.

"Biz"dedir. "Biz"im içimizde…