12 °C

Son yıllarda göç hareketlerinin Türkiye’ye sosyo-ekonomik etkisi

Son yıllarda göç hareketlerinin Türkiye’ye sosyo-ekonomik etkisi

DOÇ. DR. ZÜBEYİR TURAN / Niğde Üniversitesi İİBF Öğretim Üyesi

Türkiye tarih boyunca hep çeşitli nedenlerden göç almış ve karşılığında çok az oranda göç vermiştir. Türkiye Cumhuriyetinin ilanından sonra bugüne kadar kırsal kesimden metropol ve büyük şehirlere hızlı göç her zaman görülmektedir. Bu göçler daha çok istihdam olanaklarının olduğu illere, yüksek düzeyde hep göç almışlar ve bu göçler, halen devam etmektedir. 

Dünya ülkelerinin bir kısmı göçle gelen her türlü sosyo-ekonomik, siyasal, yönetsel ve toplumsal olarak çok yönlü önlemler almış olup, çözüm ürettiklerini görmekteyiz. 1923 yılından itibaren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün oluşturduğu genç Türkiye Cumhuriyeti öncelik, geçmişten devr alınan göç ve göçmenlerle ilgili sorunların çözümüne yönelik yeni birtakım politikalar ve çözümler üretmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında en yoğun göç dalgası hareketi 1922 yılında imzalanan Lozan Antlaşması sonucu bazı ilkeleri gerçekleştirirken bilindiği gibi Türk-Yunan halkları (takası) değişimi olmuştur. 

İşte bu değişim sonucu 100 bin Türkiyeli Rum, Yunanistan’a gitmiş yaklaşık 100 bin aileye mensup 400 bin Türk’te ülkemize Anadolu’ya göç etmiştir. İkinci göç hadisesi ise büyük göç dalgası Türkiye’ye Bulgaristan’dan gelmiştir. Bu göç hareketi 1989 yılında Türk kökenli Müslüman Bulgar vatandaşlarının, Bulgar Hükümeti tarafından Türkiye’ ye göçe zorlanmaları sonucu vuku bulmuştur. Ayrıca dışarıdan gelen göçmenlerin, mutlaka devlet olarak barınma ve iş olanaklarını denetimli olarak organize etmemiz gerekir. Dışarıdan gelen göçmenlerin kırsal alanlara uyumu sağlama açısından geldikleri yerlerdeki üretim tarzlarını arttırmak gerekir.

En önemlisi 'beyin göçü' 

Günümüzde göç vermenin en önemlisi beyin göçü olmuştur. Bu beyin göçleri maalesef yetişmiş yetenekli, ehil kişilerden oluşmaktadır. Böyle bir olay bir ülke için hem sosyal hem de ekonomik yönden büyük bir kayıptır. Diğer bir göç ise yukarıda bahsedildiği gibi ülke içinde bölge ve şehir değişimine yönelik bir göç hareketedir. Bununda iki nedeni vardır. Birinci neden aileler ve bireyler ekonomik yapılarını iyileştirmek ve eğitim-öğretim düzeylerini daha iyi koşullarda devam ettirmek düşüncesiyle oluşan bir göçtür. Bu tür göç daha çok kırsal kesimden, küçük il ve ilçelerden büyük şehirlere yani metropollere olmuştur. Bu tür göçler zorunluluktan, istekleri dâhilinde gerçekleşen göçlerdir. Bu tür göçlerin sonucu zaman, zaman aile ve bireylerin ikametlerindeki yer değişimi sonucu hiçte iyi olmayan toplumsal ve kültürel, ekonomik yönden özellikle örf ve adet ananelerine bağımlı aileleri uyumlu kılma da zorlanmışlardır. Hatta uyum sağlayamayan ailelerde bozulmalar ve parçalanmalar, istikrarsızlıklar gibi olumsuzluklarla karşı karşıya kalmışlardır. 

Bölgesel karışıklık ve savaş 

Göçün ikinci önemli nedeni ise; ülkedeki iç ve dıştan gelen terör baskısı ile gelen büyük göç dalgası oluşturmuştur. Son 30 yıldır ülkemizde göçe zorlananlar daha çok kırsalda toprağa bağlı yaşayan köy haneleri olmuştur. Bilindiği gibi bu aileler tarım ekonomisi, çiftçilik, hayvancılık, meracılıkla uğraş veren üretime katkı sağlayan kesimlerdir. Göçün en acı tarafı da budur; çünkü baskı ve zorlama sonucu bu göç dalgası ülke ekonomisinin gayri safi milli hâsılasına yani milli gelirine büyük bir darbe vurmuştur; insanlar ellerindeki iş imkânlarını, topraklarını kaybetmişlerdir dolayısıyla bunun yansıması sonucu da ulusal ekonomide iş ve güç kaybını, istihdam açıklarını sektörel baz da tarıma dayalı üretimi, hayvancılık ve hayvansal üretimi islahını giderek küçültmüştür. 

Bunun yanında deprem, sel felaketleri, büyük yangınlar vs. arızi afetlerden oluşan göçler ülkemizde oldukça zaman zaman son 15 yıldır yaşanmaktadır; ancak bu göç hareketleri her zaman ülkemizde olası beklenen bir hadisedir. Son yaklaşık üç-dört yıldır özellikle komşu ülkelerden Irak, Suriye, Filistin, Libya, Mısır Sudan gibi ülkelerdeki iç savaştan kaçan sığınmacılara kucak açan Türkiye bölgede ağırlıklı olarak sınır kapılarını açmıştır. 

Resmi rakamlara baktığımızda 1 milyon 300 bin kişi olduğu, bu rakamın gayri resmi (kaçak olarak) mekân seçenler ise 1 milyon 500 bin kişi ilave edilirse ortalama 3 milyona yakın mültecinin Türkiye’ye yasal ve gayri yasal yollardan girdiği söylenebilinir. Ne yazık ki bu göç halen devam etmektedir. Bu sığınmacılar (gelenler) arasında her türlü insan profili bulunmaktadır. Bu tür göçün ülkemize hem ekonomik hem sosyal, hem de sağlık açısından büyük bir maddi-manevi yük getirmektedir. Göçün en büyük yoğunlaştığı bölge ağırlıklı Güneydoğu Anadolu Bölgesi başta Şanlıurfa, Gaziantep, Mardin, Siirt, Şırnak ve Diyarbakır güneyde ise Adana, Mersin il ve ilçelerinde yoğunlaşmıştır. Bölgedeki sosyal ve ekonomik yapıya bakıldığında bir çıkmazın ve gün geçtikçe olumsuzlukların artış kaydettiğini görmekteyiz. Sığınmacıların kendi ülkemizde toplumsal uyumsuzlukları ve huzursuzluklarını toprağımızdaki yaşayan insanımıza yansıtmaya devam etmektedirler. 

Böyle bir sosyal çatışmanın ve ekonomik krizin çıkmazında olan, bölge ve bölge illerine siyasi iktidar (hükümet) çok acil yeni tedbirler paketini yürürlüğe koyması ve bu illerde kriz masaları oluşturması, özellikle bölge bazında tedbir alınmadığı takdirde beklenmeyen hadiseler giderek artış gösterdiği takdirde bu hadiselerin önüne geçilemez boyuta ulaşılması kaçınılmaz olacaktır. 

Avrupa ülkelerinde bu tür göç sığınmacılarına (ilticacılara), yönelik devletin uzun yıllardır uygulamakta olduğu tedbirleri görmekteyiz. Neden biz Türkiye olarak böyle bir uygulamayı hayata geçiremiyoruz bunu da anlamakta güçlük çekiyorum. Oysa ki devlet bu tür göç dalgasının organizasyonu için, acilen göçler ile ilgili bir bakanlık kurulmasının zuhur ettiği artık ortaya çıkmıştır. 

Dış göçle gelen sığınmacıların mutlaka il, ilçe ve köy bazında dağıtılarak iskânları sağlanmalıdır. Onların sosyal açıdan bölgeye, çevreye ve topluma uyum sağlaması, kaynaşması yönünden önem arz edecektir. İşte o zaman devlet; ancak bu sığınmacıların göç edenlerin, topluma verdikleri huzursuzlukları ve istikrarsızların sosyal yapılarındaki uyumsuzlukları minimize edebilir düşüncesindeyim. Aksi yönde tedbirler, önlemler alınmadığında ne olduğu belli olmayan, anti yasal yollardan gelenler ülkemizde her türlü sosyal ve ekonomik açıdan gerek toplumu gerekse ülkeyi zora sokabilirler ki zaten münferit hadiseler diye gördüğümüz hadiseler giderek artış kaydetmektedir. 
Sonuç itibariyle iç göçün en önemli nedeni yukarıda yazıldığı gibi; •Tarım alanlarının daralması, tarım ile uğraşan ailelerin ortak geçimini temin edememesi, 
•Eğitim, sağlık hizmetlerinin yetersizliği, 
•Kırsalda istihdam olanakların kıt olması, 
•Makineleşmenin artması, 
•Ekonomik ve sosyal problemler, yani istikrarsızlıklar, vs. saymakla bitmez. Hükümet ve devlet olarak acil tedbirler almamız için, çözümler ve gelişen ekonomik politikalar doğrultusunda, yeni sosyal projeler üretmek, asli görevlerimizin arasında olmalıdır. Özellikle tarım ve besi, ahır, modern hayvancılık, meracılığı geliştirmek ve artırmak gerekir. 

Tarımsal arazilerin modern sulama olanaklarını yaygınlaştırma, modern tarım üretimini etkin kılmak. Ayrıca en önemlisi kırsal kalkınmadaki kesimlerin eğitim, sağlık ve kültürel ihtiyaçlarını modern kılmak. Kırsalın ihtiyacı olan bölgesel baz da her türlü küçük orta ölçekli iş kollarını tarıma dayalı ve sanayi işletmeleri vb. hayata geçirmek gerekir. 

İşte; ancak bu göçleri bu yaptırımlar sonucunda yavaşlatabilir ve caydırılabilir kanaatindeyim. Kalıcı, istihdam arttırıcı, yeni yeni iktisadi politik ve sosyal içerikli projeler, tedbirler yürürlüğe koymalıyız ki, sosyo-ekonomik refahı ve istikrarı tez elden, yakalayabiliriz düşüncesindeyim

Dunya.com

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.