COP31: ANTALYA'DA İKLİM FİNANSMANININ KODLARI

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

BARIŞ SAZAK
Yönetim Danışmanı

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31, 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya'da düzenleniyor. Türkiye'nin ev sahipliği, Avustralya'nın ise müzakere başkanlığını üstlendiği zirvenin resmî gündeminde "uygulama" ve "elektrifikasyon" ön planda olsa da müzakere masasının asıl meselesi finansman. Hürmüz krizinin tetiklediği enerji şoku gelişmekte olan ülkelerin mali hareket alanını daraltırken, gelişmiş ülkelerin iklim fonlarına katkıları azalmakta. Küresel çapta iklim finansmanı büyüse de ihtiyaç duyulan coğrafyalara ulaşmakta yetersiz.

COP31 Antalya’da Türkiye ve Avustralya'nın ortak başkanlık mektuplarında öne çıkan temel mesaj, Paris Anlaşması'nın ikinci on yılında hedef, vaatlerden ziyade artık uygulamaya geçilmesi gerektiği. Bu çerçevede, elektriğin nihai enerji tüketimindeki payını 2035'e kadar yüzde 35'e çıkarmayı öngören "35 x 35" Küresel Elektrifikasyon Taahhüdü ile ülkelerin proje portföylerini finansman kaynaklarıyla buluşturmayı amaçlayan İklim Uygulama Köprüsü (BRIDGE), başkanlığın öne çıkardığı iki girişim. Yeni kaynak vaadinde bulunmayan bu mekanizmanın, mevcut finansmanın neden ihtiyaç duyulan yerlere ulaşamadığı sorusuna cevap vermesi gerekiyor. Bağımsız Üst Düzey Uzman Grubu'nun (IHLEG) hesaplamalarına göre, Çin hariç gelişmekte olan ülkelerin toplam yatırım ihtiyacı 3,2 trilyon dolar. Bunun 1,3 trilyon dolarlık kısmının dış kaynaklardan karşılanması şart.

UNFCCC Finans Daimi Komitesi'nin (SCF) zirve öncesinde yayımladığı değerlendirmeye göre küresel iklim finansmanı, 2023-2024 döneminde önceki iki yıllık döneme kıyasla yüzde 32 artarak yıllık ortalama 1,9 trilyon dolara ulaştı. Ancak dağılımda dengesiz bir tablo söz konusu. Finansmanın yüzde 70’den fazlası Çin, AB ve ABD'nin kendi iç piyasalarında kullanılmış. Gelişmekte olan ülkelere aktarılan tutar yıllık 183 milyar dolar seviyesinde. Bu da toplam finansmanın yalnızca yüzde 9'una karşılık geliyor. Özel sektör finansmanın toplam içindeki payı 2021'de yüzde 55 iken 2024'te yüzde 62'ye yükseldi. Bu artışın yüzde 85'i elektrikli araçlar, ısı pompaları ve çatı tipi güneş enerjisi sistemleri gibi iç piyasa ve hanehalkı yatırımlarından kaynaklandı. Hibelerin toplam finansman içindeki payı yüzde 7'de, imtiyazlı proje kredilerinin payı ise yüzde 3'te kaldı.

Küresel ısınmanın sel, kuraklık, aşırı sıcak, deniz seviyesi yükselmesi gibi etkilerine karşı ülkeleri ve altyapıları dayanıklı hale getirmek için ayrılan “uyum finansmanında” ise gerileme yaşanıyor. Takip edilebilen küresel uyum finansmanı yüzde 20 azalarak yıllık 63 milyar dolara düştü. Bu tutarın toplam iklim finansmanı içindeki payı yalnızca yüzde 3. COP30 Belém'de üzerinde uzlaşılan ve uyum finansmanının 2035'e kadar en az üç katına çıkarılmasını öngören çağrı ile mevcut gidişat arasındaki fark, Antalya'daki müzakerelerin en kritik başlıklarından biri. İklim değişikliğinin sonuçlarından en ağır şekilde etkilenen ülkelerin öncelikli ihtiyacı uyum finansmanı olsa da kredilerden istifade eden projeler daha çok getirisi ölçülebilir emisyon azaltım yatırımlarından oluşmakta.

GELİŞMİŞ ÜLKELER VE ÇOK TARAFLI KURUMLAR

COP 29 Bakü'de kabul edilen Yeni Kolektif Nicel Hedef (NCQG), gelişmiş ülkelerin öncülüğünde 2035'e kadar yıllık en az 300 milyar dolar, tüm kaynakların seferber edilmesiyle ise 1,3 trilyon dolar iklim finansmanı sağlanmasını amaçlamakta. Mevcut durumdaysa OECD verilerine göre gelişmiş ülkelerin sağladığı iklim finansmanı 2024'te 137 milyar dolara ulaştı. Müzakere masasındaki temel anlaşmazlık da bu noktada yoğunlaşmakta. Gelişmekte olan ülkeler, Paris Anlaşması'nın gelişmiş ülkelere doğrudan kamu finansmanı sağlama yükümlülüğü getiren 9.1 maddesini öne çıkarırken, gelişmiş ülkeler özel sermayenin ve çok taraflı bankaları da hesaba katıldığı daha geniş bir yorumdan yana. COP30'da başlatılan iki yıllık çalışma programı, haziran ayında Bonn'da tıkanmıştı. AB'nin Antalya'da yeni bir finansman taahhüdünde bulunmayacağını şimdiden açıklaması da beklentileri baştan sınırlıyor.

Asıl yükü çok taraflı kalkınma bankaları (MDB) taşıyor. Bu bankaların gelişmekte olan ülkelere aktardığı iklim finansmanı 2024'te 87 milyar dolara ulaştı. Gelişmiş ülkelere atfedilen finansman ise yüzde 22 artışla yıllık ortalama 49 milyar dolar oldu. Ancak söz konusu finansmanın yüzde 91'i kredi niteliğinde ve bu kredilerin yalnızca dörtte biri imtiyazlı koşullarda sağlanıyor. İkili finansman kanallarında da tablo farklı değil. Kamu finansmanının yüzde 57'si kredi, yüzde 38'i hibe olarak sunuluyor. Kısacası, iklim finansmanı büyüdükçe zaten borç yükü altında bulunan ülkelerin faturası daha da şişmekte. Üstüne bir de Washington'ın, başta Dünya Bankası olmak üzere kalkınma bankalarını iklim odağından uzaklaştırmaya yönelik baskısı binince, ileriye dönük pesimist bir tablo ortaya çıkmakta.

İklim fonlarındaki tablo ise doğrudan siyasi tercihleri yansıtmakta. Yeşil İklim Fonu'nun ikinci kaynak toplama döneminde açıklanan taahhütler, ABD'nin taahhüdünü geri çekmesiyle 13,6 milyar dolardan 10,6 milyar dolara geriledi. Temmuz sonu itibarıyla tahsil edilen tutar ise yalnızca 5,6 milyar dolar. Küresel Çevre Fonu'nun dokuzuncu kaynak toplama dönemine ilişkin ilk taahhütler yüzde 27 azalarak 3,9 milyar dolarda kaldı. En Az Gelişmiş Ülkeler Fonu'na (LDCF) yapılan katkılar da bir yıl içinde 211 milyon dolardan 77 milyon dolara düştü. Paris Anlaşması'ndan çekilen ABD, Şubat 2027'de UNFCCC'den de resmen ayrılacak.

Avrupa'dan Asya-Pasifik'e kadar savunma bütçeleri hızla artarken, kalkınma yardımları ilk kesintiye gidilen kalemlerden biri oluyor. Bakan Kurum'un NATO ülkelerinin iklime savunmadan çok daha fazla kaynak ayırması gerektiği yönündeki çıkışı, bu gerilimin artık müzakere masasına da taşındığını göstermekte.

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER VE SERMAYENİN MALİYETİ

Bütün bu gelişmelere 2026 yılında Orta Doğu’daki çatışmalar ve Hürmüz Boğazı’nın düğümlenmesiyle tırmanan fosil yakıt maliyetleri de eklenince gelişmekte olan ülkeler için daha dramatik bir tablo ortaya çıkmakta. Küresel büyümenin bu yıl yüzde 2,6'ya gerileyeceğini öngörülürken enflasyonist baskılar da artacak.

İklim finansmanı açısından bu gelişmelerin etkisi oldukça açık. Akaryakıt sübvansiyonları ve vergi indirimleriyle hanehalklarını korumaya çalışan hükümetlerin mali hareket alanı daralıyor. Artan enerji ithalat faturası döviz sıkışıklığını derinleştirirken, enflasyonla mücadele kapsamında yükseltilen politika faizleri zaten yüksek borç yükü taşıyan ekonomilerde finansman maliyetlerini arttırcaktır.

Hürmüz Kriziyle tırmanan petrol fiyatları, yenilenebilir enerjiyi ve elektrifikasyonu gelişmekte olan ülkeler açısından enerji güvenliği ekseninde hiç olmadığı kadar cazip hale getirmekte. Ancak aynı enerji şoku, bu yatırımların sermaye maliyetini de yükseltmekte. IRENA, bu ülkelerde yatırımcıların fiyatladığı risk priminin önemli bir bölümünün alım garantileri, karşı tarafın kredi güvenilirliği, şebekeye erişim ve mevzuat belirsizliklerinden kaynaklandığını vurguluyor. Dolayısıyla "35x35" hedefinin başarısı teknolojiden çok, Antalya'da sermaye maliyetini düşürmeye yönelik garanti mekanizmaları, kur riski araçları ve hibrit finansman modelleri konusunda atılacak somut adımlara bağlı.

Türkiye bu denklemde ne klasik Batı bloğunun ne de G77'nin bir parçası konumunda. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin Ek-1 listesinde yer alırken Ek-2 kapsamındaki yükümlülüklerin dışında kalıyor. Bu nedenle yıllardır imtiyazlı iklim finansmanına erişim konusunda "özel koşullar" tartışmasının merkezinde bulunuyoruz. Bu ara konum, ev sahipliğiyle birlikte bir avantaja dönüşebilir. Türkiye, gelişmekte olan ülkelerin finansman talepleriyle gelişmiş ülkelerin bütçe kısıtlarını aynı masada buluşturan bir köprü rolü üstlenebilir. Ulusal Yeşil Finans Stratejisi ve Eylem Planı'nın COP aşkanlık mektubunda örnek gösterilmesi de bu argümanın bir parçası.

Diğer tarafta hem Türkiye hem de Avustralya kömüre bağımlı ve ulusal ölçekte kömürden çıkış tarihleri henüz yok. Zirvede iklim savunucularının yönelteceği ilk eleştirilerden biri de bu olacaktır. Öte yandan Türkiye, fosil yakıtlardan çıkış konusunu uzlaşı beklemeden tartışmaya açan ve 57 katılımcının yer aldığı Santa Marta sürecinin de içinde. Başkanlığın bu süreci Antalya'ya taşımaya açık olduğunu belirtmesi, gönüllü koalisyonlarla resmî müzakereler arasında da bir köprü kurma fırsatı sunuyor.

Önceki yazılarda ele aldığım son dönemde banka sendikasyon kredilerindeki iyileşen fiyatlamalar, yeşil dönüşüm finansmanı açısından da yeni bir fırsat penceresi açabilir. Ancak bu fırsat, jeopolitik risk primindeki değişimlere karşı oldukça hassas.

Türkiye, Antalya'da üstlendiği köprü rolünü gelişmekte olan ülkelerin sermaye maliyetlerini düşürecek somut mekanizmalara ve kendi sanayisinin uzun vadeli, düşük maliyetli yeşil finansmana erişimine dönüştürebilecek mi? Yoksa COP31, savunma bütçelerinin yükseldiği ve enerji şokunun etkilerinin derinleştiği bir dönemde, iyi niyetli bildirgelerle yetinilen bir zirve olarak mı hatırlanacak? Küresel gidişat maalesef pesimist bir çerçeve ortaya koymakta.

COP31: ANTALYA'DA İKLİM FİNANSMANININ KODLARI - Resim : 1

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 11.165,44 0,13 %
Dolar 49,8370 0,06 %
Euro 55,5909 0,32 %
Euro/Dolar 1,1155 0,28 %
Altın (GR) 6.499,24 0,69 %
Altın (ONS) 4.038,73 -0,54 %
Brent 111,29 1,38 %