Krize sahneden bakış

Genco Erkal, Dostlar Tiyatrosu’nun 40. yılında yine gündemi yakından takip ediyor

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

 

 

Dostlar Tiyatrosu bu sene 40. yılını kutluyor. 1969 yılında, tiyatronun bugün de sanat yönetmeni olan Genco Erkal’ın kurduğu; ilerici-toplumcu sanat doğrultusunda benimsediği ilkelerle sürekli araştırma, deneme ve yaratma eylemi içinde seyircilerine farklı yapımlar sunan Dostlar’ın yeni çalışması, “Marks’ın Dönüşü”. Muammer Karaca Tiyatrosu’nda sahnelenen oyunu, Howard Zinn kaleme almış, Özüm Özgülgen çevirmiş, Genco Erkal yönetip oynuyor. “Marks’ın Dönüşü”, krizle sarsılan kapitalist sistemi Karl Marks’ın bakış açısı ile tiyatro sahnesinde sorguluyor.

Genco Erkal’la bu hafta, yeni oyundan yola çıkarak kültür-sanat dünyasının ufuklarına bir yolculuk yapacağız. Erkal, Robert Kolej'den mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi'nin psikoloji bölümünü bitirdi, aktörlüğünün de 50. yılı. Gorki, Brecht, Sartre, Peter Weiss, Steinbeck, Havel, Tankred Dorst gibi yabancı yazarların yanı sıra, Aziz Nesin, Haldun Taner, Nâzım Hikmet, Can Yücel, Refik Erduran, Vasıf Öngören, Orhan Asena, Behiç Ak gibi Türk yazarların oyunlarını yönetti. Roman, öykü, şiir gibi değişik türlerden tiyatroya uyarlamalar yaptı, oyunlar çevirdi. Senfonik konserlerde Prokofiev'in “Peter ile Kurt”, Stravinski'nin “Askerin Öyküsü”, Fazıl Say'ın “Nâzım” adlı yapıtlarını anlatıcı olarak seslendirdi. “At”, “Faize Hücum”, “Hakkâri'de Bir Mevsim”, “Camdan Kalp” filmlerinin başrollerindeydi. TRT Televizyonu için Haldun Taner'in ünlü müzikli oyunu “Keşanlı Ali Destanı”nı yönetti ve oynadı. Değişik yıllarda birçok kez “Yılın En İyi Erkek Oyuncu”su, “En İyi Tiyatro Yönetmeni” seçildi, “Yaşamboyu Başarı” ödülleri kazandı. 1982 ve 1983 yıllarında “En İyi Sinema Oyuncusu” olarak Antalya Film Festivali'nde iki kez Altın Portakal aldı.

Söyleşimize, son projesiyle, Howard Zinn’in 15 yıl önce yazdığı “Marks’ın Dönüşü” oyununun, Erkal’ın gündemine geliş öyküsüyle başlamak istiyorum:

“Zinn, Amerika’da önemli bir tarih profesörü. Politik olarak da çok faal bir kişi. Yani Bush’un korkulu rüyalarından, en güçlü muhaliflerindendi. Oyunun özgün adı ‘Marx in Soho’. Amerika’da da sahnelenmiş. Dört yıl kadar önce çok ilginç bir şey oldu: Aynı anda hem Türkiye’den, hem Paris’ten, hem New York’tan üç arkadaşım ‘Bu oyun seni çok ilgilendirecek’ diyerek metni gönderdiler bana. Dostlar Tiyatrosu ile Marks’ı birleştirmişler zihinlerinde, ki bu çok doğal, biz politik tiyatro yapıyoruz. Belli bir dünya görüşü doğrultusunda bir tiyatro yapıyoruz kırk yıldır. Oyuncu olarak bana, tiyatro olarak Dostlar’a yakıştırdılar ki üç ayrı kanaldan geldi metin.

Okur okumaz çok heyecanlandım ve mutlaka yapalım, diye düşündüm. Yazarı ile ilişkiye geçtim hemen e-mail aracılığıyla. Kendimi, tiyatromuzu tanıttım: ‘Dostlar Tiyatrosu şu işleri yapmıştır yıllar boyunca, sizin oyununuzu da oynamak istiyoruz’ dedim. E-maili alır almaz 15  dakika içinde cevap verdi: ‘Tamam, oynamanıza izin veriyorum’ dedi.”

Güncelleştirmeler...

“Siz İsa’yı bekliyordunuz ama işte ben geldim” diye başlıyor oyun. Marks dünyaya dönüyor ve dünden bugüne yaptığı tahlillerin, verdiği mücadelenin, savunduğu düşüncelerin doğruluğunun bugün de geçerli olduğunda ısrar ediyor. Ama, oyun 15 yıl önce yazılmış... Güncellemek de gerekiyor:

“Evet, Marks günümüzde, kapitalizmin başkenti New York, Soho’ya iniyor. Sabah gazeteleri alıyor ve bazı haberleri okuyup yorumlar yapıyor. Yazarına ‘çok eskimiş bu haberler, bunları güncellemek gerekir’ deyince, ‘tamam, o konuda size yetki veriyorum, ama yapacağınız değişiklikleri bana danışın’ dedi. Bu yazışmalar sürdü aramızda. Ben oyunu oynayacağım, ama ne zaman sahneleyeceğim konusunda tereddütlerim vardı. Çünkü sadece çok belli, ilgili bir grubu peşinden sürükleyecek, ‘meraklısı için’ bir oyun olarak düşünüyor ve zamanını kolluyordum.

Küresel kriz patlayınca, ‘İşte şimdi bu oyunu oynamanın tam zamanı ve de belki benim umduğumdan daha geniş bir kitlenin ilgisini uyandırabilir’ diye düşündüm. Nitekim yanılmamışız bu konuda. Beklediğimizden daha büyük bir ilgi oldu. Özellikle gençlerin ilgisi beni çok sevindiriyor. Politik tiyatronun eski parlak dönemlerindeki gibi seyircimizin yüzde 60’ı gençlerden, üniversiteli öğrencilerden oluşmaya başladı.

Bu arada oyun başladıktan sonra bile bazı şeyleri değiştirdik metinde. Mesela ‘General Motors’un iflasın eşiğine geldiğini, devletten aldığı milyarlarca doların kurtarmaya yetmediğini o akşam oyunda söyledik. İzleyici için sabah gazetelerden okudukları, televizyonlardan duydukları haberi akşam Marks’ın ağzından dinlemek çok ilginç oluyor. Oyun savaşlardan da bahsediyor. Yazıldığı süreç içinde Birinci Körfez Savaşı söz konusuydu, daha sonra Irak, Afganistan işgalleri oldu, Gazze yaşandı. Onları da güncelledikten sonra, bugün yazılmış kadar taze bir oyun haline geldi.”

Genç seyirci artıyor

Genco Erkal, gençlerin ilgisi fazla dedi. Sözünü kesmemek için araya girmedim, ama şimdi sormanın tam zamanı... Tiyatroya giden gençlerin sayısında bir artış mı var?

“Son yıllarda şikâyetimiz hep şuydu: Tiyatroya neden hep orta yaşlı ve yaşlı seyirciler geliyor, gençleri neden çekemiyoruz? Ama geçen yılki oyunumuz ‘Sivas 93’ten başlayan, bu oyunla artarak süren genç izleyicilerin ilgisini tanık oluyoruz. Eğer gerçekten onları ilgilendiren işler yaparsak geldiklerini gördük tiyatroya. Bu, çok sevindirici tabii...”

Genco Erkal, tek kişilik oyunlarla daha çok mu anımsanıyor? Örnekse “Bir Delinin Hatıra Defteri”, “İnsanlarım”, “Can”... Yoksa Dostlar Tiyatrosu daha çok tek kişilik oyunlar mı sahneye koyuyor?

“Bu çok garip bir şey. Bugün üç röportaj yaptık, hep aynı konu çıkıyor karşıma. Halbuki ben 50 yıldır tiyatro yapıyorum, 100’ün üzerinde değişik oyunu sahneye koydum. Bunların içinde tek kişilik oyunlar altı-yedi tanedir. Son dönemde de yok... En son 2000 yılında ‘Can’ı oynamıştım. Yani 9 yıldır yok tek kişilik oyunum. İşte bu çok tuhaf, ben de onu düşünüyorum. Şöyle mi demeli: benim yaptığım oyunlar yıllarca sürüyor. Örneğin Nâzım Hikmet’ten uyarladığım ‘İnsanlarım’ 16 yıldır devamlı oynuyor, yurtiçinde yurtdışında pek çok yerde sahnelendi. ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ 350 defa oynandı değişik dönemlerde...

Veya seyircinin ilgisini daha mı çok çekiyor benim oynadığım tek kişilik oyunlar diye de düşünüyorum. Yani diyeceğim üzerime kaldı bu olay. Herkes hâlâ ‘Ah Bir Delinin Hatıra Defteri’ni unutamayız’ der. 1965 yılında oynadığım ve bizim tiyatromuzda, geleneksel meddahı saymazsak ilk tek kişilik oyundur. Yazılı metinlerde, Cumhuriyet dönemi tiyatrosunda o zamana kadar tek kişilik oyun diye bir kavram yoktu. Ama çok sevildi. Onun ardından birçok başka tiyatro, başka oyunlar sahnelendi. Ben de ara ara tek kişilik oyunları sürdürdüm. Demek ki bunların etkisinden dolayı hep tek kişilik oyunlar oynar gibi bir izlenim veriyorum...”

Tek kişilik oyunlarda değil, ama oyunların sergilendiği salonlarda bir sebatkârlık var galiba... Bu da bir izlenim mi yoksa, zorunluluktan gelen bir gerçek mi?

“Aslında pek sebat etmiyoruz. İstanbul’da oynamadığımız salon yok. 8 yıl süren Baro Han’ın altı var; son 8 yıldır da burası; Muammer Karaca. Son yılarda biraz daha yerleşikliğe yakın bir hale geldik, onun dışında hep göçebeydik. Elhamra’da, Küçük Sahne’de, Ses Tiyatrosu’nda, Arena’da, Kenter Tiyatrosu’nda, Yapı Endüstri Merkezi’nde oynadık. Sinematek vardı eskiden onun salonunu bile kullandık. Oynamadığımız yer yok gibi... Oradan oraya. Son yıllarda biraz daha yerleşiğiz dediğiniz gibi, ama hep de bir korku var; ‘Acaba gelecek yıl burada devam edebilecek miyiz?’ diye. Belediye başkanları değişiyor, Beyoğlu Belediyesi parti değiştiriyor, burayı yıkacak, yeniden yapacak oluyorlar, yahut çatısını restorana dönüştüreceğiz diyorlar. Her dakika buradan atıldık atılıyoruz. Ve çok fazla seçenek de yok İstanbul’da artık biliyorsunuz. Burası da biterse biz ne yaparız korkusunu taşıyoruz. O yüzden dışarıdan devamlılık gösteriyor durumumuz, ama biz pek rahat değiliz. Her an bitebilir, biterse nereye gideriz tehlikesi hep var.”

Hep sıkıntı, hep sıkıntı... Genco Erkal yurtdışında da 1993-1998 yılları arasında, Paris'te ve Avignon Festivali'nde Fransızca oynadı. Üç Fransız yapımında rol aldı: Nâzım Hikmet'ten “Sevdalı Bulut”, Philippe Minyana'dan “Ou vas-tu Jérémie?” ve Paulo Coelho'nun ünlü romanından uyarlanan “Simyacı”. Yurtdışında yaşayan meslektaşlarının durumu onda kıskançlık yaratmıyor mu?

“Hayır yaratmıyor. Birçok bakımdan biz, onlardan daha rahatız. Çünkü Fransa’da, İngiltere’de, Amerika’da çok büyük bir rekabet var. Ve pek çok üniversite, konservatuar bitirmiş, tiyatro eğitimi almış, workshoplara, laboratuar çalışmalarına katılmış donanımlı oyuncular garsonluk yapıyorlar. Bizde de son dönemde biraz öyle olmaya başladı. Ülkemizin pek çok yerindeki üniversitelerde tiyatro bölümleri açıldı. Bu bölümler her yıl birçok mezun veriyorlar, fakat ne yazık ki tiyatrolar o kadar çoğalmadı. Tiyatroda iş bulmak o kadar kolay değil. Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları gibi ödenekli tiyatroların kadroları dondurulmuş durumda. Oralara da giremiyorlar. O zaman tiyatro eğitimi almış insanların bazıları hiç sahneye çıkamıyorlar. Seslendirme yapıyor, televizyon dizilerinde oynuyorlar. Ekmek paralarını oralardan kazanıyorlar. Yani bizde de iş zorlaşmaya başladı. Benim tanıdığım çok ünlü oyuncular -Fransa’dakileri daha iyi biliyorum- geleceğimiz acaba ne olacak telâşını taşıyorlar.

Orada tiyatro sahibi olmak da kolay değil. Bizim kendimize ait bir tiyatromuz var. Salonumuz garanti olmasa bile kendi prodüksiyon şirketimiz var istediğimiz oyunları seçip sergileyebiliyoruz. Onların böyle bir şansları da yok. Teklif bekliyorlar tiyatrolardan. Ve devlet tiyatrolarında da bizim gibi bir kere girerseniz ömür boyu aylık gelir sağlayabileceğiniz bir garanti yok. 1 yıllık, en fazla 2 yıllık kontrat yapılıyor. O bakımdan kendi durumumu daha rahat görüyorum. Öyle bir kıskançlık duygusu hiç duymadım.

Belirttiğiniz gibi Fransa’da da sahneye çıktım. Bazılarını rahmetli Mehmet Ulusoy’un tiyatrosunda, bazılarını bir Fransız tiyatrosunda oynadım. Oranın koşullarını demin de söylediğim gibi iyi biliyorum. O yıllarda çok ilgi çektim. Özellikle Avignon Festivali’nde oynadığımda çok iyi eleştiriler çıktı. ‘Sen artık burada oyna’ dediler, ama o zaman 60’ımı geçmiştim, daha genç olsaydım böyle bir kariyer düşünebilir, Mehmet Ulusoy gibi Fransa’ya yerleşebilirdim. Bir ara Işıl Kasapoğlu da orada tiyatro yaptı, ama baktım ki bir kere böyle bir karar almak için geç, bir de bu toplum için bir sorumluluğum var, bu tiyatroyu sürdürmek zorundayım. Bu tiyatronun belli bir seyirci kitlesi var, onlara seslenmek, bu çizgiyi sürdürmek durumundayım. Bir de tiyatronun doğası gereği anadil çok önemli. Yani anadilinde tiyatro yapmak... Orada çalışıyor, rolünüzü ezberliyorsunuz ‘A ne güzel Fransızca konuşuyor, kusursuz’ diyorlar, ama Türkçe konuşurken aldığınız doyumu duyumsayamıyorsunuz.”

Tiyatro salonları

Tamam, yurtdışındaki meslektaşlarını kıskanmıyor, ama şu söylediğimi muhakkak kıskanacak Genco Erkal: Tiyatro salonları...

“Onları çok kıskanıyorum. Özellikle tarihsel mekânlarına sahip çıkmalarını. O tiyatroların her biri bir mücevher değerinde. Bir vidasının yerini değiştiremezsiniz, bir çivi çakamazsınız. Tabii ki teknik açıdan birtakım güncelleştirmeler yapılıyor, ama içeriye girdiğiniz zaman o salon bütün haşmetiyle tarihini üzerinde taşıyor. İşte oralarda çok kıskanıyor insan. Ferhan (Şensoy) eğer Ses Tiyatrosu’nu kurtarmasaydı, orası da mezbelelik halindeydi, seks filmleri gösterilen, beşinci sınıf bir sinema haline gelmişti. Onun sayesinde, bir kişinin o tiyatroya verdiği değer sayesinde ayakta kalabildi.

Muammer Karaca Tiyatrosu da, Ses  Tiyatrosu’ndan sonra bu kentin en eski ikinci tiyatrosu. Düşünün burayı politik toplantılar için kullanabiliyorlar; ‘Siz bugün gelmeyin, burada partinin toplantısı olacak, burası sadece bir tiyatro değil’ diyebiliyorlar. Politik toplantılar her yerde gerçekleştirilebilir, ama tiyatro, tiyatro salonunda yapılır. Burayı Muammer Karaca 50’li yıllarda, kendi emeğiyle yapmış. Bir ara belediyenin yemekhanesi olarak hizmet verdi burası, sonra bütün tiyatrocuların yaptığı eylemle kurtarıldı. O zaman Milliyet Sanat Dergisi’nin kapağına çıkmıştık Toto Karaca’dan Yıldız Kenter’e, Nisa Serezli’ye müthiş bir kadro ‘Tiyatromuzu istiyoruz’ diye bir kampanya yapmıştık. Sonra, o zamanın belediye başkanı Bedrettin Dalan burayı yeniden tiyatro yapmaya karar verdi. Örneğin Tepebaşı’ndaki Dram Tiyatrosu iki kere yandı, oraya başka bir şey yapılması, uygar bir ülkede düşünülemez. Aynen, olduğu gibi yeniden inşa edilmesi lâzım. Meselâ bizim Şehzadebaşı’nda hepsi ahşap olduğu için yanmış ne değerli tiyatrolarımız var, bugün izleri bile yok. Yazık değil mi? O zaman gerçekten Londra’ya, Paris’e gittiğinizde çok kıskanıyorsunuz. O salonları nasıl kurmuşlar, korumuşlar. Kent bilinci bu demek. Biz, kültür başkenti olduğumuzu iddia ediyoruz, ama bu bilinç henüz yerleşmemiş. Görüyorsunuz tarihsel Beyoğlu bir çirkinlik âbidesi halinde. Çünkü bu kenti yöneten insanların kültüründe bazı şeyler yok. Onlar nereden gelmişlerse gelmişler. Böyle çirkin afişler, bayraklar! Beyoğlu böyle mi olmalı? Yani bütün bu değerleri, korunması gereken şeyleri bozuk para gibi harcıyorlar, çünkü değerini bilmiyorlar.”

Son soru, Genco Erkal, Marks’ın dönüşüne inanıyor mu?

“Ben inanıyorum, evet. Yani tarihsel gelişmeler hep dalgalar halinde iner çıkar. Biliyorsunuz en son 68 yılında büyük bir dalga olmuştu Vietnam Savaşı’na, Amerikan kapitalizmine tepki olarak büyük bir hareketlenme. O zaman politik tiyatro çok gözdeydi. Brecht dünyada oyunları en çok oynanan yazardı. Arkasından bir başka türlü gelişim oldu. Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile başka bir dalga geldi. Ama son ekonomik krizle birlikte solun yine güçleneceğini düşünüyorum.

Ben, yarın bütün dünyada bir devrim olacak ve bütün dünya Marksist olacak demiyorum, ama kapitalizmin çıkmazının çok açıkça görülmesi ve başka alternatifler aramak gerektiğinin gündeme gelmesi bile çok önemli.” 

Yarınlar, umut dolu mu?

Yeni tiyatro salonları yapılacağını hayal ediyor mu Genco Erkal?             

“Büyük holdinglerimiz, örneğin Eczacıbaşı Vakfı, İstanbul Kültür Sanat Vakfı ile büyük bir konser ve tiyatro kompleksi yapmaya çalışıyor yıllardır. Çeşitli engellemelerle karşılaşıyor ve bir türlü bitiremiyorlar. Cemal Reşit Rey yapıldı. Bizde hep yıkmaktan yana her şey. ‘Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkalım yerine bir şey yapalım’ diyorlar. Orada yapılmışı var, hiç olmazsa vaktiyle yapılmış, onu koruyalım önce. Yenisini sonra, ne yapmak istiyorsanız yapalım. Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu ne olacak bilmiyorum. Şimdi Şişhane’deki eski Türk Hava Yolları binası için bazı projeler var.

Devlet ya da belediyelerin kültüre de yatırımları olmalı... Para kazanıyorlar vergilerden, çeşitli gelirlerinden. Bu parayı nereye kullanacakları çok önemli. Kültür en son kalem olarak görülüyor. Konser, tiyatro salonları, kültür merkezleri en son düşünülecek kalem oluyor. Köprüler, barajlar, karayollarıyla ilgileniliyorlar yalnızca. Bunlar da kültüre yeterince önem verilmediğini gösteriyor zaten.”

O zaman şöyle sormalıyım: Genco Erkal, yarınlar için umutlu mu?

“Ben, yapısı gereği biraz karamsar bir insanım, ama yaptığım iş gereği de umutlu olmam gerektiğini düşüyorum. İkisi arasında gidip geliyorum. Bu işler hiç düzelmeyecek ne kadar uğraşsam boşuna dediğim de oluyor; güzel şeyler oluyor, daha da güzel şeyler olacak dediğim de... İki uç arasında gidip geliyorum. Bazı günler iyi şeyler olduğunda ‘bak’ diyorum ‘güzel şeyler oluyor.’ Bir iş yapıyorsunuz, meselâ oyun çıkarıyorsunuz, o oyuna ilgi gördüğünüz vakit yaptığınız işin bir işlevi olduğunu, bir işe yaradığını gördüğünüzde çok umutlanıyorsunuz. Gençlerin tiyatroya geliyor olması, üniversitelerde oynadığımızda  orada genç izleyicilerin ayakta alkışlamaları, oyundan sonra boynumuza sarılmaları... ‘Sivas 93’te ağlaya ağlaya geliyorlar, ‘Biz bilmiyorduk bu olayları, bize umut aşıladınız’ diyorlar, ki o kadar karanlık bir oyun aslında... Marks’ı oynarken yine ‘Yıllardan beri hiç bu kadar iyi çıkmamıştık tiyatrodan, umut verdiniz’ demeleri bizleri de umutlandırıyor. Ama sabah gazeteyi okurken ya da akşam haberleri izlerken diyorsunuz ki bu ülkede değişik ne olabilir ki? Bu kafayla bu ülke nereye gidecek? diyorum...  O zamanlar çok karamsar oluyorum.”