"Ağacı, suyu kendimi seviyorum"

Ekmeğini sudan kazanan bir şirket Adell. Ab-ı Hayat Anadolu Su Medeniyetleri Koleksiyonu ve Müzesi de suya vefanın ürünü. Yönetim Kurulu Başkanı Recep Ali Topçu'ya göre her şey suyu sevmekle başlıyor. "Sanayicinin sorunu da sevgiden yoksun olmak” diyor.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

YASEMİN SALİH

Sanayicilerle saatlerce sohbet etmek işimizin bir parçası... Ekonominin gidişatı, ihracat, cirolar, kriz yönetimi, kurlar bunlar hep sohbetlerin ana konusu olur. Siz gazeteci olarak başka şeyler sorsanız da hani şu atasözünde denildiği gibi “İnsanın dili ağrıyan dişine gider” hesabı, konu dönüp dolaşıp yine paraya gelir. Bu kuralın istisnalarından biriydi Recep Ali Topçu ile geçirdiğim iki saat. Söze nasıl başlarsak başlayalım tüm başlıkların “sevgiye” çıktığı farklı bir söyleşi oldu. Anladık ki Adell Armatür ve Vana Fabrikaları Yönetim Kurulu Başkanı Recep Ali Topçu’nun ağrıyan dişiymiş sevgisizlik. Daha çok sevgiyle dünyanın farklı bir auraya bürüneceğine inanan bir sanayiciye çok alışkın olmadığımızdan sordukça sorduk biz de...

Büyükçekmece’deki Tepekent’te bulunan doğal göllerle süslü ormanda ağaçları selamlayarak güne başladığını anlatan Topçu’ya bir sabah da biz eşlik ettik. Babasının Ardahan’daki köyünden neden küsüp ayrıldığını, nasıl sanayici olduklarını ve “su kardeşliği”ni anlattı sabah yürüyüşümüzde...

- Nerede başlıyor Adell’in hikâyesi?

Bursa'da büyüdüm ben, 5 kardeşiz. Babam ise Ardahan Posoflu. Orada bir kız sevmiş ama 4 yıllık askerlik hayatından sonra döndüğünde sevdiğini başkasıyla evlendirdiklerini görünce küsmüş memleketine. Adana’da, Amerikalılarla birlikte İncirlik'te çalışmış, arkasından yine aynı ekiple Balıkesir’de de görev yapmış. Onlardan çok şey öğrenmiş. Muşlu bir asker arkadaşının kızıyla evlenmiş sonra. 1981 yılında, Bursa’da Zafer Plaza’nın olduğu yerde bir nalburiye açarak iş hayatına atılmış. 12-13 yaşlarındayken evin kasasını bana emanet etti babam. Oğullarının hayatı erken öğrenmesi ve sorumluluk almaları için bizlere birçok görev verirdi.

Önce Marmara Bölgesi’nde toptancılık yaptık, arkasından Sultanbeyli’de atölye satın aldık. 2004 yılından itibaren de İkitelli’deki fabrikamızda üretim yapıyoruz. 150 çalışanımızla 40 ülkeye ihracat gerçekleştiriyoruz. Geçtiğimiz yıllarda “Tanınmış marka statüsü” kazandık.

- Peki üçüncü jenerasyon şirkete girdi mi?

Evet, biz de babamızın geleneğini koruduk ve evlatlarımıza erkenden sorumluluk verdik. Ben Uludağ Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuyum, kardeşim hekim ama babam kanser olunca mesleğini yapmadı, şirkette görev almayı tercih etti. 27 ve 32 yaşlarında iki oğlum var. Ben de büyürlerken, her yıl birine evin kasasını emanet ettim.

- Bir su tarihi müzesi açmak kimin fikriydi? Nasıl oluştu?

İşimiz suyla ilgili. Suyun her aşamasında varız. Önceleri işimizle ilgili küçük eserler biriktirmekle başladık. Yaptığımız işin geçmişine sahip çıkmak istedik. 5 bin eser topladık. "Anadolu’da Suyun Yolculuğu" adını verdik. Müzeyi Başakşehir’de açtık. Müzemizde 4 bin yıllık su kapları var. Onları geleceğe taşımak istiyoruz. Fabrikanın içinde kütüphane de var.

- Neden kütüphane?

Çünkü çalışanlarımızın kitap okumasını istiyoruz. İnanıyoruz ki kitap okumayan, kültür ve sanatla bütünleşmeyen insanlar, şirketler gelecekleriyle ilgili sıkıntıya giriyorlar. Buna tükenmişlik sendromu da diyebiliriz. İş dünyası son zamanlarda bu sıkıntıyla karşı karşıya. Çünkü hayatı sadece para kazanmaya indirgiyoruz. Oysa hayata lezzet katmak lâzım. Nitelikli yol almak lâzım. Ben bir patron olarak şirketimde 10 yıl çalışan birinde bir fark yaratmak isterim, o zaman kendimi başarılı sayarım. Kütüphanede her yıl çalışanlarımızın bir kitap okumasını, sunmasını ve bunu paylaşmasını istiyoruz.

- Sizce sanayicinin sorunu nitelik mi?

Bence sanayici kendisiyle barışık değil. Kendini sevmiyor. Aslında herkesin ortak sorunu bu, sevgiden biraz uzaklaştık. Sadece paraya odaklandık. Aslında hücrelerimiz ölüyor, haberimiz yok.

- Siz kendinizi seviyor musunuz?

Evet, kesinlikle. Her akşam yatmadan önce ayaklarımı, sesimi seviyorum. Bana hizmet ediyorlar çünkü. Ben her şeyimle benim. Kendime nasıl daha iyi davranabilirim diye bakıyorum.

İsrafa tahammülüm hiç yok

- Bütün bunlar iyi hoş da siz aynı zamanda bir işadamısınız. İşler istediğiniz gibi gitmediğinde hiç mi sinirlenmiyor, hırs yapmıyorsunuz?

Örneğin şirketle ilgili hayaliniz, hedefiniz nedir? Oluyor elbette ama işin o tarafıyla daha çok kardeşlerim ilgileniyor. Benim alanım daha başka ama elbette hayallerim var. Markamızla, şirketimizle medeniyet değerlerimizi yükseltmeyi hayal ediyorum. Yunus Emre felsefesinin anlatıldığı bir gelecek hayal ediyorum. Erdemli bir hayat sürelim. Çocuklarım, Anadolu’da “çerçeveli insan” dedikleri türden olsunlar, itibarları olsun, güzel insan denilen profilde anılsınlar istiyorum. Hayallerim bunlar.

- Bu kadar sevgi odaklı bir insanın tahammül edemedikleri, kızdıkları yok mudur?

Var elbet. İsrafa tahammül edemiyorum. Konuşurken en ağır ifadeleri kullanmaktan çekinmeyenlere, rahatlıkla kötü söz söyleyebilenlere tahammül edemiyorum. Öyle insanlardan imtina ederim.

Su kardeşliği platformu!

- Suyun tarihine sahip çıkmayı anladık, peki asıl tehlike geleceğinde değil mi? Suyun geleceğine sahip çıkmak için neler yapıyorsunuz?

Kesinlikle öyle. Hatta bunun için “Su Kardeşliği” adında bir platform kurduk. Dokunduğumuz herkese bu kardeşlik felsefesiyle yaklaşıyoruz. Diyoruz ki “Suya sahip çık, suyu israf etme. Tek damlasını bile değerlendir.” Dinimiz “Her şey sudan yaratıldı” der. O felsefeyle ağaç, insan, hayvan herkes aslında su kardeşidir. Suda sıfır atık projemiz var. Dünyada günde 3 bin 900 kişi susuzluktan ölürken bir yandan da müthiş bir su israfı var. Biz de herkesten söz alıyoruz. Söz verenler de kendi çevrelerinde en az 3 kişiden artık atık bırakmayacağına dair söz alıyor.

Hayatta is değil, iz bırakanlardan olmak istiyorum

- Bu kendini sevmek meselesi iş dünyasında sizi yadırgamalarına neden olmuyor mu?

Oluyor elbette. “Neci bu adam” diyorlar. Sevgi kelebeği durumu var biraz. Aslında onlar da benim gibi olmayı çok istiyorlar bence ama yapamıyorlar. Bir biberiyenin hatrını sormayı onlar da ister, hayattaki her şeyi sevmeyi onlar da ister.

- Sizin bu felsefenizin temeli neye dayanıyor?

Anneme sanırım. Annem çok genç yaşta evlenmiş, 5 çocuk büyütmüş ama tam bir gönül insanıydı. Yediği portakalın kabuğunu yeniden tabağa koymazdı, ruhu kırılır diye. Ben de ondan etkilendim sanırım. Kardeşlerimde de vardır ama onlar daha çok babama çekmişlerdir. 3 erkeğin en küçüğü sert, iş odaklı, satışa bakıyor. Hekim olan kardeşim finansı üstlenmiş durumda. Ben ise vizyon ve iletişim tarafındayım. İyi bir takımız.

- Tüm bunlar bir işadamı için fazla romantik kaçmıyor mu?

Olabilir. Derler ki iki tür insan varmış; biri oksijen insan, diğeri de karbondioksit olan. Oksijen geçtiği yerde iz bırakıyor, gidişine üzülüyorsunuz, size nefes aldırıyor çünkü. Diğeri ise sizi daraltıyor, gidişine herkes seviniyor. Biri iz, diğeri is bırakıyor. Ben ilkinden olmak, çevremdekilerin de bu felsefeye inanmasını sağlamak istiyorum. İnsanlar artık çok sert, anlayışsız.

"Gençler 'düşmeyi' bilmiyor!"

- Kütüphane ile gençlere yatırım yaptığınızı söylüyorsunuz, gençlere bakınca neler görüyorsunuz? Örneğin okuyorlar mı sizce?

Hayır, ne yazık ki okumuyorlar. Bununla birlikte kırılmayı, düşmeyi kalkmayı da bilmiyorlar. Bu, ailelerin suçu. Çocuklarına iyi eğitim aldırıyorlar, iyi okullara gönderiyorlar ama hayatı göstermiyor, hatta onları hayattan koruyorlar. Onlar da hemen müdür olmak istiyor ama tüm bunları yaşamadan nasıl olacak? Burada fabrikada ben kızlara Türk kahvesi yapmayı öğrenin diyorum. O gençlerin hayata hazırlanmasında kendimi sorumlu hissediyorum. Çünkü o Adell’in dokunduğu bir insan. Bir imzamız olsun istiyorum.

"Yemek sırasında su içmem"

- Kendinizi sevdiğinizi söylediniz, peki ona iyi bakıyor musunuz?

Bu genel bir sevgi felsefesi. Kendime iyi bakmak görevim. Beslenmeme dikkat ederim ama çok düşkün olduğum bir yemek de yoktur. Her yemeği yerim. Haftada bir gün aç kalmaya çalışırım. Bitki çaylarını severim. Kahvaltıyı çok iyi yaparım. Sabah aç karnına 2 bardak su içerim. Günde 3 litreye yakın içiyorum, ama yemekte içmem. Anadolulu sabahları yemek yer. Ben de akşamdan kalan yemekleri yerim sabahları. Sabah 5:00-6:00 gibi kalkarım, saat 22:00’de de yatarım. Her saatime bir altın değeri atfederim, iyi geçirmeye çalışırım. Günü gönlünü hoş ederek göndermeye çalışırım.

"Sabahları şınav çekerim, sporu aksatmam"

- Peki sporla aranız nasıl? vücudunuza iyi bakmanın bir yolu da onu hareketli tutmak biliyorsunuz, bu konuda neler yapıyorsunuz?

Çok ağır sporlar yapmadım hiçbir zaman. Vücudumu çok zorlamam. Yaş itibarıyla da bu mümkün değil. Yürüyüş yapmayı seviyorum. Erkenden kalkıp yürümek çok keyif veriyor. Yıllardır aynı kilodayım. Her gün mutlaka bahçede şınav çekerim. Belli egzersizlerim var, onları aksatmam. Fırsatım olursa öğle uykusunu çok severim. Günü sıfırlıyor, insanı dinç tutuyor.

Bu konularda ilginizi çekebilir