Çok özel bir meyve

FARUK ŞÜYÜN

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

FARUK ŞÜYÜN

Meyve ve sebzelerin “eski ağza yeni taam” denilerek mevsiminde tüketildiği yıllardı… Sonbahar gelsin de yiyeyim diye muşmulayı dört gözle bekler miydim, doğrusu anımsamıyorum.

Hatırladığım, anneannemin bir kesekâğıdı içinde pazardan getirdiği o mayhoş meyveyi yüzümü buruştura buruştura da olsa - belki de onu kırmamak için – yediğim... Tabii içindeki beş iri çekirdeğe (tohuma) dikkat ederek... Zarif bir kaşıkla değil de iyice emerek yemek tercihimdi bütün lezzetini damağıma taşıyabilmek için...

Makbulü yumuşak olandı, ama evde bir süre bekletince de yenilecek kıvama geliyordu.

Anneannem seçerek yarım kilo kadar aldığı için genellikle bir oturuşta yer bitirirdik içi paslı pembe, dışı tozlu kahverengi meyveyi... Ancak, “Yumuşak bu, olmuştur” diye aldığınızın da çürük çıkma olasılığı da epey fazlaydı... Aslında en iyisi, tıpkı hurma gibi ağacın üzerinde bırakmak, mümkün olduğunca geç hasat ederek en leziz haliyle yemekti... Tabii ki bir bahçeniz ve içinde yazar Katherine Mansfield’inkinde olduğu gibi bir muşmula ağacınız varsa…

Yani eşi benzeri olmayan, ne kadar buruşursa, ekşirse ve yumuşarsa tercih edilen tek meyve herhalde muşmula... Çünkü, bu meyve eğer portakal olsaydı örneğin, herhalde yenilmeyecek ve atılacaktı...

Yıllar yılları kovalayıp da yeme-içmeye merak sarınca Anadolu’da döngel veya töngel, beşbıyık ya da gelinboğan da denildiğini öğrenecektim muşmulaya... Gürcistan’da ve kimi ülkelerde ise muşmula kelimesi yenidünya meyvesi için kullanılıyordu... Muşmulayı Yunanlar ve Romalılar pek seviyorlardı. Shakespeare’den D. H. Lawrence’e birçok yazar söz etmişti yapıtlarında.

Ortaçağ İngiltere’sinde “open-arse” deniliyordu. Ve 1500’lü yıllarda yine bu ülkede yazılmış tarif kitaplarında muşmulalı tarttan söz ediliyordu. Yani tarih ve edebiyatta, tabii ki mutfakta derin kökleri vardı. Cevdet Kudret’in “Muşmula ve Köpek” başlıklı bir denemesi olduğunu da anımsar gibiyim. Bir de bilmece öğrenmiştim:

“Dağdan gelir, taştan gelir beş bıyıklı eniştem gelir.” Bilin bakalım ne?

Yabani olarak doğada bulunan muşmula; ahlat, alıç, ayva gibi ağaçlara aşılanarak yetiştirilebildiği gibi çekirdekten de üretiliyor... Bazı yörelerde yeşile yakın bir renkte olsa da rengi, hiçbir şekilde tadını etkilemiyor. Aldığı renge göre tat değiştirmeyen az sayıda meyveden birisi...

Çiğ yemenin dışında pekmezi, sirkesi ve reçeli yapılıyor. Türkiye’de pastane vitrinlerine pek girmiyor, ama yukarıda da belirttiğim gibi İngilizler 500 yıldır tart olarak da tüketiyorlar…
Sohbetimizi, bağırsakları çalıştırdığı ve kan dolaşımını düzenlediği söylenen muşmula turşusu tarifiyle bitirelim:

Malzemeler: 1 kilo muşmula, 150 gram kadar şeker ve bir tutam tuz…

Turşu için olgunlaşmamış, ama çok da ham olmayan muşmulalar daha iyi netice veriyor. Meyveler, üst kısmında bulunan kılımsı tüyler ve saplar bıçakla koparılıp alındıktan sonra iyice yıkanmalı. Ardından bir kevgire alıp suyunun süzülmesi beklenmeli. Sıra bu muşmulalara birer çizik atılıp cam bir kavanoza yerleştirmekte ve üzerine şeker ile tuzu ilave etmekte. Kapağı sıkıca kapatılan kavanozu 24 saat sonra açıp ağzına kadar su doldurduktan sonra kapağı yeniden kapatılarak havayla teması kesilmeli.

Serin ve güneş görmeyen bir yerde 20 gün kadar bekletildiğinde muşmula turşusu hazır, afiyet olsun...

Etiketler