19 °C

arkadaşım Selim

"Burada, son evde, şimdiki evde: Niçin gelirler? Niçin var olmuşlardır? Her biri bizde kalır. Bize yazdıkları, söyledikleri, yankıları... O kadar çok şey kalıyor ki; bilmediğiniz, bilemediğiniz derinlerde. "

 arkadaşım Selim

FARUK ŞÜYÜN

Selim İleri'nin TÜYAP Kitap Fuarı Onur Yazarı seçildiğini öğrendiğimde arşivime, sararmış fotoğraflara, rengi değişmiş kâğıtlardaki tozlu notlara dalınca yıllar yıllar önce yazdıklarımla karşılaştım… Hâtıra yazmayı sevmeyen ben, 40 sene evvel bir "Selim İleri Günlüğü" tutmaya başlamışım…

Onları ve Dünya'da birlikte çalıştığımız yıllardan gazetede birlikte çekilmiş (benim bugünkü yaşımdan çok daha genç Selim İleri'nin bulunduğu) tek fotoğrafımızı alıp elinizdeki kitabın ilk buluşması için Arnavutköy'e doğru yola çıktım… Daha önceleri de oturduğumuz; ondan, üzerinde çalıştığı kimi romanların daktilo ile yazılmış sayfalarını dinlediğim Arnavutköy'deki o balıkçıda atıldı bu kitabın temelleri…

O nasıl karşılayacaktı önerimi bilmiyordum, ama şöyle düşünüyordum:

Teknolojik değişim, hayatımızda mektubu, onun getirdiği içtenliği, yazışmaların güzelliğini sona erdirmişti… Oysa Selim İleri bugün de daktilo ile yazıyor, elle not alıyor. Yazmak aşkı, daktilo tuşlarının sesi, kalemin hışırtısı ile daha da güzelleşiyordu… Öyleyse bu kitap, niçin bir "yazışmalar" kitabı olmasındı?!

40 küsur senedir onu izliyordum; çok sık olmasa da buluşuyor, bazen saatlerce konuşuyorduk… Hayatına hem tanıklıklarım vardı hem anlattıklarından bilgi sahibi olduklarım… Bu kez onun eserlerinden değil, hayatından yola çıkarak bir kitap hazırlanamaz mıydı?

Edebiyatın yanı sıra tiyatro gibi, sinema gibi, radyo günleri gibi daha az bilinen ilgi alanlarını ve oradaki dostluklarını da içine alan konularda yazışmalarımızdan oluşan bir kitap…

Benim küçücük hatırlatmalarımın yer aldığı karalamalarımın onun harika cümleleriyle esere dönüşeceği bir çalışma: Arkadaşım Selim… İşte kitabın finali...
Tarihsiz

Önce sevgili Selim, benim ancak bir kısmını bildiğim, hatta senin de bilmediğin yazacağın onca kitap varken akşam, hiç yakın değil… Bize armağan edeceğin, okuyacağımız kitapları dört gözle bekliyoruz… Evet, anılar… Bu kitap bir anılar kitabı mı? Bence okurlarımız için değil… Ama benim için öyle oldu… Çünkü, paylaştığımız onca şeyin birikimiyle çoğunlukla duygulanarak, sık sık hatırlayarak okudum senden gelenleri… Hayatımı etkileyen onlarca kitabı ilk kez senden öğrendim, halen senden duyuyorum. Bana kalsa daha çok yazacağım, ama her kitabın bir finali olmalı değil mi? Onca romanın harika sonlarını kaleme alan senden rica etsem, sen yazsan "Sonsöz Yerine…"

Geriye dönüp baktığımda, çok eskiler, en eskiler, tekrar onlar, kaç zamandır sık sık geri geliyorlar. Diyebilirim ki onlarla yaşıyorum.

Başta "Kirazlar". Çünkü o ‘el vermişti'. "Kirazlar"ı okuduğum için yola çıkabilecektim.

Reşat Nuri yalnız "Kirazlar"la da değil. Yaz ortasında, sıcak temmuz günü, ürperip titriyorum: Odama kapanmış, Akşam Güneşi'ni okuyordum. Hele roman bitip, faciayı andırır ‘son'la baş başa kalınca, yaşı yorgun Nazmi Bey, büsbütün ürperip titreyecektim. İntiharı andırır bir son.
Akşam Güneşi'nde yeşil gözlü Jülide'nin oralardan ayrılışıyla Nazmi için hayat söner. Üstelik bu ayrılışı Nazmi Bey hazırlamıştır. Ortaokul öğrencisi, ömrün geçiciliği karşısında, yaşı yorgun Nazmi Bey'in duygulanımından ne anlamıştı? Bilinemez. O eski prens dö Bosfor için, genç, hırçın, mükedder Jülide ‘akşam güneşi'. Bunu anlıyorum, hissediyorum; Jülide'nin sonsuza dek yiteceğini seziyorum. Hastalığı andırır bir sıtma. O sıtma meğer benimle yaşayacakmış... O sıtma benimle yaşamış.

Dudaktan Kalbe'nin Şem'i Dede'si günün birinde Yarın Yapayalnız'ın son sayfasına konuk olacak. Munise de Yarın Yapayalnız'ın konukları arasında. Munise'nin ölüşünden sonra yazdıkları Reşat Nuri'nin Gramofon Hâlâ Çalıyor'un ilk sayfasında, Ziya Osman Saba ve Oktay Rifat'la birlikte…

Feride, Munise'nin baş ucunda hayatın hiçliğini duyumsar. Burada, kadere boyun eğişle birlikte, kadere boyun eğiş ölçüsünde, geleceği, hepimizin geleceğini, Reşat Nuri'nin göremeyeceği, tanıyamayacağı insanların da geleceğini acılardan arındırma talebi o kadar iç içe geçmiştir ki, artık siz de o istemle var olursunuz...

Sonra başka bir mesele: Reşat Nuri'de ‘inanç'la ‘şüphe' yan yana yürümüş: Gökyüzü (1935) inanç karşısında şüpheye açılır, şüpheden de şüphelenerek noktalanır... Hakkı yenmiş, -bendeki basımı- dizgi yanlışlarıyla dolup taşan Kavak Yelleri'ni, son bir başyapıtken, ne kadar geç okumuştum! Oysa bugün yine okuyorum... Tanrıdağı Ziyafeti'ni de. Tanrıdağı Ziyafeti 1955 tarihini taşıyor. Oysa 1930'ları da söylüyor, 2000'leri, bugünü de!

Aynı ortaokul öğrencisi, aynı evde, Teşvikiye'de, Beyaz Geceler için gözyaşı döküyor. Dostoyevski Beyaz Geceler'i o zamanın sulugöz aşk romanlarını alaya almak için mi yazmış? Öyle derler. Olsun. Ortaokul öğrencisi o bahar gecelerinden bütün bir kar yağışını alımlayacak. İkiz, Yeraltından Notlar tamam da; bugün, yetmişinde İnsancıklar'ı bir daha okuyamayacak... İnsancıklar şimdi daha acı.

Çehov, Katherine Mansfield, Oktay Akbal hep aynı evde. Miss Brill küçük, karanlık odasında, kırmızı yorganının üstüne oturmuş; zavallı rönarının kutusu yanında. Oktay Akbal'ın öykü kişisi, Bursa'da bir içkievinde, -çarpılıp kaldığım- Toulouse Lautrec'le baş başa. Çehov üç kızkardeşi Moskova'ya göndermiyor...

Orada, o evde Conrad, Virginia Woolf, Rüzgârlı Bayır. Bodrum'dan yeni dönmüşüm, boyuna Lord Jim'i okuyorum. Her Gece Bodrum'da Cem de okuyacak...

Hep orada Tanpınar, Doğu'dan Batı'ya, Batı'dan Doğu'ya handiyse umutsuz medcezir, denizin kabarması ve alçalması, ya da, benim de kapılıp gideceğim girdap.

"Yurdun içli, duygulu evlâtları..." Bu söz kulaklarımda çınlıyor. Bu söz artık Şişli'deki çatı katında. Bir büyük hikâyecimizin, Vüs'at O. Bener'in saptadığı; Bener'e söylemiş Esendal; "Hikâyeciler, bu yurdun içli, duygulu evlâtlarıdır. Onlar nasıl bir yurt özlediklerini söylüyorlar, kendilerine dokunan hadiseleri ortaya döküyorlar, bir iş görüyorlar, iş!" Çatı katında bir yandan da Vassaf Bey!

Orta yaşı aşkın Vassaf Bey, birbirini hiç görmemiş genç erkekle genç kızı ayrı ayrı tanımış, beğenmiş, sevmiş; onların bir arada mutlu olacaklarını, mutlu bir yuva kurabileceklerini sezinlemiş. Bir yuva kurmak! Umut dolu bir aşk masalı... Yuvasız ben, Vassaf Bey'le günleri mutlandırıyorum...

Nerval ilk kez orada, çatı katında. Nerval, Son Yaz Akşamı'nı yazarken ilk kez; sonra Fotoğrafı Sana Gönderiyorum'un bir öyküsünde. Hafif serin haziran sabahlarıydı, erken saat, Son Yaz Akşamı'nı yazıyordum. Bungun yaz gecesi, yazı masamda o tuhaf anlatı: Sylvie. Ve bir dize: "Hatırlıyorum, başka bir hayatta belki." (Nerval'den Cahit Sıtkı çevirisi.)

Şimdi son evde Pavese: Yalnız Kadınlar Arasında. Dalgalar yeniden: "Gözlerime Susan'ın yaşları doluyor." Hemen ötesinde Yanardağın Altında. Bütün Gülten Akın şiirleri. Yeniden Ben Ruhi Bey Nasılım. İlk kez -hep yarım bırakmışken- baştan sona Ülker Fırtınası.

Bir kez yakanıza yapıştı mı, gerisi geliyor, hepsi sökün ediyor. Yine bu evde:

Hakkı Celis'le -romanlarda belki ilk ruh ikizimdi Hakkı Celis- Seniha paravananın iki yanında, birbirlerini görmeksizin konuşuyorlar. Seniha ruhu çırılçıplak soymanın hiçbir yaşta bu toplumda benimsenmediğini, anlaşılmadığını söylüyor...

Şu cümleyi çizmişim Yanardağın Altında'dan: "Kahkahaları havayı dağıttı biraz." Nerede kullanacakmışım? Bir romanda mı? Ben de mi aynısını yazacaktım? İnsanlar kahkahalarla gülecekler, her şey iyileşir gibi olacakmış.

İyileşir gibi... Açık mavi yaz akşamları. Uzun sürer öyle yaz akşamları. Uzakta, tatilde, güneyde, bir günbatımında yapayalnız kaldığınızı anlarsınız. Çevredeki gürültü patırtı, eğlenti, şamata, kahkahaların çınlayışı: Tümü alev alıp sönen kibritler. Mavi akşam sürer. Çocukluğumda okuduğum, Comtesse de Segur'un romanıydı Mavi Kuş; sonu mutlu bitiyordu.

Burada, son evde, şimdiki evde: Niçin gelirler? Niçin var olmuşlardır? Her biri bizde kalır. Bize yazdıkları, söyledikleri, yankıları... O kadar çok şey kalıyor ki; bilmediğiniz, bilemediğiniz derinlerde. Size rota çiziyorlar, size yol haritası. Artları sıra gidiyorsunuz. Bazılarını hiç tanımamışsınız; yine de: Şişli'nin eski apartmanlarıyla çevrili arka bahçelere bakarak, yaşlı ıhlamur ağacı, bakımsız, hırpalanmış leylak, yine de -yaz akşamları, kış akşamları- onların yazdıklarıyla en yakın tanış, dost...

Kimdiniz siz Reşat Nuri Bey, Behçet Hoca, Peride Hanım, Salâh Birsel, Oktay Rifat, Edip Cansever, Füsun Akatlı, -"Gitmek, bir yere gitmek. Kalbim, artık bu gece."- Ziya Osman Saba?.. Şimdi, sona doğru, nasıl bir özleyiş!

Yorumlar

Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız.
Giriş Yap