Bir fincan kahvenin hatırı mı, fiyatı mı?

İstanbul her geçen gün biraz da­ha uzaklaşıyor benden. Bildik mekânlar, adımladığımız yollar, manzarasını bildiğimiz teraslar, merdivenler o tanıdık balkonlar kentin hafızasından sessizce sili­niyor. Bu yüzden geçmişten kalan küçücük bir ize rastladığımda, kay­betme korkusuyla ona daha sıkı sa­rılıyor, daha bir sahipleniyorum.

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!
Bir fincan kahvenin hatırı mı, fiyatı mı?

Bizim kuşağın iş hayatındaki ilk refleksi, mesai biter bitmez şehre karışmaktı. Nerede çalışıyor olur­sak olalım, gün batarken kentin kalbine doğru akardık. Taksim’in arka sokaklarına, Beyoğlu’na, Be­şiktaş’a ya da Nişantaşı’nın köşe­başı mekânlarına doluşur; geceyi çok uzatmadan, günün yorgunlu­ğunu iki çift lafla savuşturup öyle dönerdik eve.

Sonra hayatın ritmi hızla değiş­ti. Şehir sıkıştı, trafik düğümlen­di, mekânlar el değiştirdi, sorum­luluklar katlandı. Bizden sonra belki bir nesil daha bu spontane tempo ile yaşayabildi.

Ardından o gündelik sosyalliğin sığınakları birer birer çekildi ha­yatımızdan. Mahalle barları ka­pandı, bildik meyhaneler kaybol­du. Dostlarla plansızca buluşulan o sıradan akşamlar, yerini yalnız­ca "özel günler" için gidilen me­safeli ve steril mekânlara bıraktı.

Müdavimlik dediğimiz o aidi­yet hissi artık yok. Girdiğimizde tanıdık bir yüze rastlamak muci­zeye dönüştü, öyle ki her gidişi­mizde bizi karşılayan garson bile değişmiş oluyor. Şehir büyürken, kurduğumuz o kadim bağlar hızla eksiliyor.

Sosyal medyada dönen "200TL’ye kahve mi olur, kahve­ciler köşeyi dönüyor" tartışması, sadece basit bir fiyat itirazı değil; çok daha derin bir sosyoekono­mik dönüşümün göstergesi. Mo­dern zaman kıraathanelerinde mesele tek başına kahve çekirde­ğinin maliyetini gençlerin ve ken­tin gündelik sosyalleşme kültürü­nün ödemesi.

Küresel şehirlerin ortak kaderi

Maalesef elimizde kalan tek şey karton bardakta kahve içerek sosyalleşmek. Küresel şehirlerin ortak kaderi olan yüksek kira, ar­tan enerji giderleri ve operasyo­nel maliyetler işletmeciyi yük­sek fiyatlara zorlarken; masanın diğer tarafında oturan genç çalı­şan, öğrenci ya da kentli için kah­ve artık bir "mola" değil, hesapla­nan bir "lüks" haline geldi. Lüks restorandan orta segment res­torana kayan, oradan da yeni ne­sil kahveciye doğru kayan büyük kitle son olarak ya evden termosa koyduğu ya da benzinciden aldığı kahvesi elinde kamusal alanlarda sosyalleşiyor.

40 yıl öncesi Bağdat Caddesin­de tektük kafeler, pastaneler var­ken oturduğumuz bahçe duvarla­rı üzerinde buluşurduk. Herkesin poposunu dayadığı duvarı aşağı yukarı belliydi. Hatta bazılarının önünden geçmez, karşı kaldırı­ma zigzag yapardık. Çok sade, çok kolay bir hayatımız vardı ve saa­te bakmadan eve döneceğimiz za­manı bilirdik.

Yıllarca AKM’nin önünde bu­luştuk. Birbirimizi beklerdik, çünkü mutlaka gelirdik. Geçmişe duyduğum özlemle nostalji bata­ğına saplanmadan bitireyim. Bir daha hiç geri gelmeyecek bir şe­ye, yere ya da kişiye duyulan tat­lı-hüzünlü, derin özlem Portekiz­ce sözcük “Saudade” geçtiğimiz günlerde en güzel sözcükler liste­sinde gözüme çarptı. Bir de şarkı­sı var Cesária Évora'nın en güzel şarkılarından biri olan "Sodade". Hadi bu haftanın hatta hızla geçip giden bu yazın anısına dinleyin.