Bulutların yeryüzüne indiği yer: Artvin
Sarp dağların arasına gizlenen yerleşimleri, zümrüt tonlarına bürünen ormanları ve Çoruh’un sert akışıyla Artvin, doğayla kurulan bağın en güçlü hissedildiği coğrafyalardan biri.
Türkiye’nin en kuzeydoğusunda yer alan Artvin, doğanın en yalın ve en etkileyici haliyle kendini gösterdiği nadir şehirlerden biri. Gökyüzü ile yeryüzü arasındaki mesafenin neredeyse ortadan kalktığı bu coğrafyada, bulutlar zirvelerde değil vadilerin içinde dolaşıyor. Yeşilin her tonuna ev sahipliği yapan ormanlar, sarp dağların arasında saklı köyler ve Çoruh Nehri’nin dinmeyen akışı, bölgenin karakterini belirleyen unsurlar arasında yer alıyor. Artvin, doğayla yeniden temas kurmak ve gündelik hayatın hızından uzaklaşmak isteyenler için güçlü bir alternatif oluşturuyor.
Artvin, tarihi boyunca Kafkaslardan Anadolu’ya geçişte kilit bir nokta, bir “uç kalesi” olmuştur. Selçuklular döneminde Türk yurdu haline gelmeye başlayan bu topraklar, Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte tam bir huzur diyarına dönüşmüştür. Ancak Artvin’in tarihinde en derin iz bırakan olay şüphesiz “93 Harbi” olarak bilinen 1877- 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’dır. Bu savaşın ardından kırk yılı aşkın süre anavatan hasreti çeken Artvin halkı, İstiklal Mücadelesi döneminde eşsiz bir direniş göstermiş, esareti asla kabul etmemiştir. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yeniden ve sonsuza dek Türk yurdunun ayrılmaz bir parçası olan bu şehir, vatan sevgisinin o sarp dağlar kadar yüce ve sarsılmaz olduğunun en büyük kanıtıdır.
Derinliğin kalbine: Hatila Vadisi
Şehir merkezinden çok da uzaklaşmadan, insanı derinliğin içine çeken ilk durak: Hatila Vadisi Milli Parkı. Sarp kayalıkların ‘V’ şeklinde yarılarak oluşturduğu bu vadi, adeta yerkürenin kalbine inen devasa bir yarığı andırır. İçeri adım attığınız anda, bitki örtüsünün şaşırtıcı zenginliği karşılar; Akdeniz iklimine özgü bitkilerin bu sert Karadeniz coğrafyasında nasıl varlık gösterdiğini görmek hayret uyandırır. Vadinin baş döndürücü derinliğini hissetmenin en çarpıcı yolu ise Türkiye’nin en yüksek cam terasından aşağı bakmaktır. Yüzlerce metre aşağıda kıvrılarak akan derenin sesi, yükseklerin sessizliğine karışır.
Doğayla uyumun adresi: Macahel (Camili)
Borçka Karagöl’ün ardından dağların ardına, vadilerin içine doğru ilerledikçe modern dünyanın gürültüsü geride kalır ve Macahel (Camili) havzasına girilir. Türkiye ile Gürcistan arasında bölünmüş bu coğrafya, doğaya zarar vermeden yaşamanın en yalın örneklerinden biridir. Sahip olduğu biyolojik çeşitlilik, anıt ağaçlar, bozulmamış habitat ve saf Kafkas arısı ırkı sayesinde Türkiye’nin UNESCO tarafından ilan edilen ilk ve tek Biyosfer Rezervi unvanını taşır. İnsanla doğanın uyum içinde var olabildiği nadir yerlerden biri olarak öne çıkar.

Tarihle doğanın buluştuğu nokta: Şavşat
Doğanın bu güçlü varlığı içinde, insan eliyle yapılmış ama doğayla uyum içinde var olan bir yapı görmek isteyenler için adres Şavşat’tır. “Sakin Şehir” (Cittaslow) unvanına sahip bu ilçede, iki derenin birleştiği noktada yükselen Şavşat Kalesi (Satlel), yüzyıllardır vadinin bekçiliğini yapar. Orta Çağ’dan Osmanlı’ya uzanan geçmişiyle, zamanın bu coğrafyada nasıl katman katman biriktiğini hatırlatır.

Şelalelerin gücü
Artvin’in damarlarında gürül gürül akan sular, bu coğrafyayı bir şelaleler diyarına dönüştürür. Arhavi’de, Kamilet Vadisi’nin derinliklerinde yer alan Mençuna Şelalesi, bu doğa senfonisinin en güçlü duraklarından biridir. Tarihi Çifte Köprüler’i geçip dar patikalardan ilerleyerek ulaşılan şelale, sularını devasa kayaların üzerinden üç basamak halinde bırakır. Gürleyen suyun sesi, tüm yorgunluğu geride bırakır.
Macahel sınırları içindeki Maral Şelalesi ise yaklaşık 63 metre yükseklikten tek bir yatak halinde düşerek doğanın gücünü tüm açıklığıyla hissettirir. Ormanın içinde, gökten boşanırcasına akan suyu izlerken insan hem doğanın büyüklüğü karşısında kendi yerini fark eder hem de bu bütünün bir parçası olmanın huzurunu yaşar.

Suyun en sessiz hali: Borçka Karagöl
Yüz yılı aşkın bir süre önce meydana gelen bir heyelan sonucu Klaskur Deresi’nin önünün kapanmasıyla oluşan bu göl, doğanın yıkımdan nasıl eşsiz bir güzellik yaratabildiğinin somut bir örneğidir. Ladin, kayın ve gürgen ağaçlarının suya düşen yansımaları, ormanla su arasındaki sınırı siler. Sis dağıldığında ise manzara, bir tablonun içindeymiş hissi verir.
Sisler içinde bir yayla: Gorgit
Yüksek rakımlı yaylalar arasında Gorgit Yaylası ayrı bir yerde durur. Burayı özel kılan, yaylaya ulaşımın yalnızca yürüyerek mümkün olmasıdır. Asırlık ağaçların gölgelerinden, yaşlı ormanların içinden geçilerek ulaşılan bu yayla, betonlaşmadan uzak kalmış nadir alanlardan biridir. Ahşap evler ve sisin yarattığı atmosfer, burayı neredeyse masalsı bir mekâna dönüştürür.
Doğanın sofrası: Artvin mutfağı
Böylesine bereketli ve bakir bir coğrafyanın mutfağı da aynı ölçüde güçlüdür. Artvin mutfağı, Kafkas kültürü, Karadeniz’in sert doğası ve yayla yaşamının birleştiği bir karakter taşır.
Bu mutfağın ilk adresi şüphesiz Macahel Balı’dır. UNESCO Biyosfer Rezervi alanında, tamamen doğal koşullarda üretilen bu bal; endemik bitkiler ve kestane ağaçlarıyla beslenen saf Kafkas arılarının ürünüdür. Koyu rengi, hafif acımtırak tadı ve yoğun aromasıyla sadece bir tat değil, aynı zamanda yöre halkı için bir şifa kaynağıdır.
Ve Artvin pidesi… Karadeniz boyunca pek çok pide çeşidi bulunur ancak Artvin usulü pide, ince açılmış hamurunun odun ateşinde çıtırlaşması ve içindeki yöresel kıyma ya da köy peyniriyle ayrışır. Fırından çıktığı anda üzerine eklenen tereyağının kokusu, daha ilk anda kendini hissettirir.
Mısır unu ve yöresel peynirle hazırlanan kuymak, süzme yoğurt ve mısır unuyla yapılan kalaco, kurutulmuş yufkanın ceviz, yoğurt ve tereyağıyla buluştuğu silor… Bu mutfakta her tabak, zorlu doğa koşullarında yaşamın nasıl sürdürüldüğünü anlatır.