18 °C

Gelişen ülke pazarlarına yatırımın cazibesi azalıyor

Gelişmekte olan ekonomiler, uzun yıllar boyunca dev şirketlerin büyüme ve hedeflerini gerçekleştirme alanıydı. Artık bu tablodaki değişim sorgulanıyor

Gelişen ülke pazarlarına yatırımın cazibesi azalıyor

HİLAL SARI / DIŞ HABERLER

Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca gelişmekte olan ekonomilere milyarlarca dolar yatırım yapan batının dev şirketleri, şimdi mevcut durumun beklentilerini karşılayıp karşılamadığının muhasebesini yapıyor. The Economist’in haberine göre, ilk bakışta rakamlar Vodafone’un son 20 yılın en dahiyane yönetim fikrini benimsediğini gösteriyor. Dergi, bahsi geçen bu harika fikri, ‘uluslararası şirketlerin, hızlı büyüyen gelişmekte olan ekonomilere açılması’ olarak özetliyor. Telekom devi Vodafone da gelişmekte olan ekonomilerin cazibesine kapılıp bu yolu izledi. Şirket, bu sayede gelişmiş ülkelerdeki satışları düşerken akıllı hamlesiyle gelişen dünyada gelirlerini artırdı. Fakat uluslararası firmaların rakamları daha yakından mercek altına alındığında, gelişmekte olan ekonomilerde kazancın sürekli artacağı düşüncesinin çok da doğru olmadığı anlaşılıyor. Örneğin, Fed’in 2013 baharında tahvil alımlarını azaltacağını açıklamasının ardından Vodafone’un gelişmekte olan ülkelerdeki satışlarının düştüğü belirtiliyor. Bu düşüşün şirketin en büyük pazarlarından Türkiye ve Güney Afrika’da yerel para birimleri lira ve randın tepetaklak olmasıyla süreceği ifade ediliyor. Hatta daha uzun dönemde kaybın derinleşeceği kaydediliyor. Haberde, yaklaşık 10 yıl önce Türkiye ve Hindistan’a 25 milyar doların üstünde yatırım yapan Vodafone’un buna karşın sadece yüzde 1’lik bir sermaye geliri sağladığı ifade ediliyor.

Vodafone’un son rakamları incelendiğinde ilk bakışta son yirmi yılın en dahiyane yönetim fikrini benimsemiş olduğu görülür. Bu fikir uluslararası şirketlerin, hızlı büyüyen gelişmekte olan ekonomilere açılması gerektiğidir. The Economist dergisinde yer alan habere göre telekomünikasyon devi Vodafone da gelişmiş ülkelerde gerçekleşen satışları düşerken, akıllı hamlesi sayesinde gelişen dünya gelirlerini artırmıştır. Şirketlerin nasıl büyük, risklerini çeşitlendirmiş ve finansal olarak güvenli kalabilmesi konusunda yapılan şiddetli tartışmalarda kurumsal stratejiler her daim çekişmeli bir konu başlığı olmuştur. Fakat gelişmekte olan ekonomilerin coğrafyası tüm şirketleri baştan çıkarmıştır. Vodafone gelişen dünyaya yatırım yapmayı seçen sayısız şirketten sadece biridir. 

Fakat uluslararası firmaların rakamlarını daha yakından incelediğinizde, gelişmekte olan ekonomilerde kazancın devamlı artacağı kanısıyla çeliştiği görülüyor. Örneğin, ABD Merkez Bankası’nın (Fed) 2013 baharında tahvil alımlarını azaltacağını açıklamasının ardından Vodafone’un gelişmekte olan ülkelerdeki satışlarının düştüğü belirtiliyor. Bu düşüşün şirketin en büyük pazarlarından Türkiye’de ve Güney Afrika’da yerel para birimleri lira ve randın tepetaklak olmasıyla devam edebileceği ifade ediliyor. Daha uzun dönem verilerine bakıldığında da tablonun karanlık görünümünün devam ettiği belirtiliyor. Yaklaşık bundan on yıl önce Türkiye ve Hindistan’a 25 milyar dolardan fazla yatırım yaptığı belirtilen Vodafone’un sadece yüzde 1’lik bir sermaye geliri sağladığı ifade ediliyor. Vodafone hissedarlarına çok büyük değerler de sağladı – fakat bu değer artışını Verizon’a çok yüksek bir fiyata sattığı ABD yatırımlarıyla gerçekleştirdi. 

S&P 500 endeksinin yüzde 40 gerisinde kaldılar

Bu yıl batılı devler gelişmekte olan dünyaya ince eleyip sık dokumadan ilgi duymuyor. Öte yandan çoğu uluslararası şirketin gelişmekte olan ekonomilerdeki faaliyetlerinin Vodafone’dan çok daha karlı olduğu belirtiliyor. ABD’li şirketler 2012 yılında gelişen ülke yatırımlarından yüzde 12 özkaynak karlılığı sağladılar. Bu rakam küresel ortalama ile de uyum gösterdi. Fakat bu hızlı büyümenin ardından şirket karlarının dolar bazında düşüş yaşadığı belirtiliyor. Yatırımcılar coşkusunu yitirdikçe hisse fiyatlarının uzun bir süredir düşük performans gösterdiğinin altı çiziliyor. 

Veri şirketi Stoxx tarafından oluşturulan bir endekse göre gelişmekte olan ülkelere yüksek oranda maruz kalan batılı firmalardan oluşturulan Stoxx Global 1800 EM endeksi, son üç yıl boyunca S&P 500 endeksinin yüzde 40 oranında gerisinde kaldı. Gelişmiş ülkelerdeki iyileşme ise şirketler arasında kaynaklar için daha fazla rekabet olacağı anlamına geliyor. 

Tüm bunlar çok uluslu şirketleri stratejik sorularla başbaşa bırakıyor. Şirketlerin Brezilya ya da Asya yöneticileri artık yönetim kurullarından açık çek alamayacak. Gelişmekte olan ekonomilere akının 15 yıl önce patlama yaşayan internet sektörü gibi sonlanacağını öngören habere göre, gelişen dünyada yaşanan felaketler de birçok firmanın ve bazı endüstrilerin tamamının planlarını tekrar gözden geçirmesine neden oluyor. Uluslararası şirketlerin gelişmekte olan ekonomilere koşmasının genel anlamda doğru olduğu fakat bazı büyük hatalar yapıldığı belirtiliyor. 
Karlarında yavaşlama yaşayan üç grup şirket var. Coca Cola, Nestlé, Unilever ve Procter & Gamble gibi şirketlerin de içinde bulunduğu tüketici ürünleri şirketleri hem taleplerinde yumuşak bir güçsüzleşme yaşadığı hem de para birimlerinin düşüşünden dolayı olumsuz etkilendiği ifade ediliyor. Öte yandan analiz firması Sangord C. Bernstein’dan Andrew Wood, uzun vadede birçok şirketin geleceğe iyimser baktığını söylüyor. 

Otomotivin de gelişen ekonomi satışları düştü

[PAGE]

Otomotivin de gelişen ekonomi satışları düştü

İkinci grup şirket ise konjonktürden daha çok etkilenen sermaye yoğun şirketler. Bu gruptaki şirketlerin çok daha keskin bir yavaşlama yaşadığı belirtiliyor. Latin Amerika’da Fiat Chrysler’in karının ciddi bir kesintiye uğradığı ve 2013 yılında yarısı kadar eridiği belirtiliyor. Habere göre geçtiğimiz hafta Avrupalı otomotiv devleri Volkswagen ve Renault da gelişmekte olan ekonomilerdeki satışları güçsüzleşen şirketler grubuna girdi. Geçtiğimiz ay Peugot da başlıca Rusya ve Latin Amerika satışlarından kaynaklanan 1.6 milyar dolar zarar yazdı. Teknoloji şirketi Cisco’nun da gelişmekte olan pazar satışları düştü. Şirketin CEO’su John Chambers bu durumu “felaket habercisi” olarak yorumluyor. J.P. Morgan’dan Andreas Willi, endüstri devleri ABB ve Fransız Alstom’un enerji santrali inşaatı gibi altyapı proje siparişlerinde bir zayıfl ama yaşadıklarını söylüyor. 

Maliyet ve borçları güçlü para birimleri cinsinden olan fakat satışları keskin düşüşler yaşayan para birimi cinsinden olan şirketler ciddi bir ezilme yaşıyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki kar marjları yarıya kadar düşen bir diğer şirket ise buzdolabı üreticisi ve tedarikçisi Electrolux oldu. Latin Amerika’da oyun ve iddia bayiilerinden oluşan bir imparatorluğu olan İspanyol şirket Codere de borçlarını euro cinsinden ödüyor ve bugün yaşam destek ünitesine bağlı yaşarcasına bilançolarını tekrar yapılandırıyor. 

Gelişmekte olan ülkelerde satışları yavaşlayan, karlılığı zarar gören şirketlerin üçüncü grubu ise daha kendine münasır problemleri olan şirketler. Örneğin dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in Komünist yönetiminin lüks ürünlere açmış olduğu ‘savaş’ lüks üreticilerinin satışlarını olumsuz etkiliyor. Örneğin konyak üreticisi Rémy Cointreau’nun 2013 son çeyrek satışları bir yıl öncesine göre beşte bir oranında düştü. Geçtiğimiz aylarda Çin hükümet görevlilerinin beş yıldızlı otellerde kalmasının yasaklanmasının ardından satışların düşmesi sebebiyle birçok beş yıldızlı otel, yıldız sayılarının dörde düşürülmesi için başvuruda bulunmuştu. Rusya’nın bir zamanlar bol köpüklü ve kazançlı olan bira pazarı ülkenin alkolizmi engelleyen periodik önlemleri sebebiyle küçülüyor. 

Tüm bu yaşananların belki de kısa vadeli çalkantılar olduğu belirtilen haberde, gelişmekte olan ülkelerdeki bocalamanın şirketlerin kurumsal stratejileri üzerinde yine de çok önemli bir etkisi olduğu belirtiliyor. 97-98 Asya krizi sonrasında birçok uluslararası şirketin tekrar zengin dünyaya döndüğü hatırlatılan haberde Citigroup ve HSBC bankalarının Asya pazarına verdikleri önemin azaldığının altı çiziliyor. Sonrasındaki on yılda ise bu bankalar ABD’de krize yol açan ipotekli konut kredilerine ve yatırım bankacılığı operasyonlarına yöneldiler. Unilever’in faaliyet karlarının 1997 yılında düştüğü belirtilen habere göre şirket hissedarlarına gelişmiş ülkelerin, şirketin “belkemiği”ni oluşturduğunu açıklamak zorunda hissetti ve 2000 yılında ABD’de büyük bir satınalma ile Bestfoods’u bünyesine kattı.

Satıştaki pay arttıkça kırılganlık da arttı 

Gelişmekte olan ülkelerin durumu 97-98 yıllarındaki kadar kötü olmadığı fakat zengin dünya şirketlerinin bu ekonomilerdeki dalgalanmalara karşı kırılganlığının daha yüksek olduğu belirtiliyor. Büyük Avrupalı şirketlerin toplam satışlarının üçte biri gibi bir kısmının gelişmekte olan ülkelerde gerçekleştiği ve bu hacmin 97 yılındakinin üç katına çıktığı ifade ediliyor. 

Amerikalı şirketlerin gelişen dünyadaki satışları ise aynı dönemde iki katına çıkarak yüzde 20'ye yükseldi. Goldman Sachs'dan Kathy Matsui Japon şirketlerin gelişmekte olan ekonomilerdeki satışlarının toplam satışlarının onda birini oluşturduğunu belirtiyor. Şirketlerin hacmi büyüdükçe maruz kalma olasılığının da arttığı ifade ediliyor. Gelişmiş zengin dünyanın Çin'le yaptığı iş hacminin toplam hacmin yüzde 10-20 kadarını oluşturduğu belirtiliyor. Tüketici ürünleri, otomotiv, doğal kaynaklar ve teknolojinin ise dalgalanmalara karşı kırılgan lığı en yüksek olan sektörler olduğu ifade ediliyor. Konut, inşaat ve sağlık hizmetlerinin ise dalgalanmalardan en az etkilenen sektörler olduğu belirtiliyor. 
Aslında gelişmiş dünyanın bu coğrafyalardaki faaliyetlerinin hızla büyüdükleri dönemden çok daha önce başladığı biliniyor. Avrupalı şirketlerin Asya ve Avrupa'da sömürgecilik devrinden beri ayak izleri bulunuyor. ABD'li şirketler 1970'li ve 80'li yıllarda doğrudan yabancı yatırım (FDI) akışlarının en baskın kısmını oluşturuyordu. Latin Amerika'daki özelleştirme dalgası Iberya'dan Kuzey Amerika'ya yeni nesil ortaçağ istilacılarını baştan çıkardı. 

Yöneticilerin ve yönetim kurullarının hızlı büyüyen BRICs ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) fikrine ve benzer fikirlere yapışmasıyla 2000'lerin ortasında bu süreç muazzam bir kuvvetle hızlandı. Mortgage ve euro krizi başladığında ise batı dünyasından kaçmak fikri bu şwirketler için dayanılmaz hale geldi. 2010 yılında Çin'e akan doğrudan yabancı yatırım toplamı 1998 yılındaki seviyesinin iki katından fazlasına yükselmişti. Devralmalar çok alışıldık bir durum haline geldi. 2007 yılında gelişmekte olan ülkelerde yapılan satın almaların toplam tutarı 225 milyar dolara ulaşmıştı. Bu rakam hissedarlarına gelişmiş ülkelerin, şirketin “belkemiği”ni oluşturduğunu açıklamak zorunda hissetti ve 2000 yılında ABD’de büyük bir satınalma ile Bestfoods’u bünyesine kattı. Satıştaki pay arttıkça kırılganlık da arttı Gelişmekte olan ülkelerin durumu 97-98 yıllarındaki kadar kötü olmadığı fakat zengin dünya şirketlerinin bu ekonomilerdeki dalgalanmalara karşı kırılganlığının daha yüksek olduğu belirtiliyor. Büyük Avrupalı şirketlerin toplam satışlarının üçte biri gibi bir kısmının gelişmekte olan ülkelerde gerçekleştiği ve bu hacmin 97 yılındakinin üç katına çıktığı ifade ediliyor. Amerikalı şirketlerin gelişen dünyadaki satışları ise aynı dönemde iki katına çıkarak yüzde 20'ye yükseldi. Goldman Sachs'dan Kathy Matsui Japon şirketlerin gelişmekte olan ekonomilerdeki satışlarının toplam satışlarının onda birini oluşturduğunu belirtiyor. Şirketlerin hacmi büyüdükçe maruz kalma olasılığının da arttığı ifade ediliyor. Gelişmiş zengin dünyanın Çin'le yaptığı iş hacminin toplam hacmin yüzde 10-20 kadarını oluşturduğu belirtiliyor. Tüketici ürünleri, otomotiv, doğal kaynaklar ve teknolojinin ise dalgalanmalara karşı kırılganbeş yıl öncesinin beş katına denk geliyordu. Disiplinin nasıl kaydığının bir ölçütünün de bu satın alma anlaşmalarının değerleridir. 2007 yılında gelişmiş ülkeler satın almayı hedefl edikleri şirketler için 2000-03 yılları arasında ödediklerinin neredeyse 17 katını ödediler. 

Bazı şirketler beklenmedik kimlik değişimleri yaşadı. Japon otomobil üreticisi Suzuki, öncesinde sakin sessiz faaliyette olan Hindistan kolunun toplam piyasa değerinin en büyük kısmını oluşturduğunu farketti. Portekiz Telekom'un Brezilya birimi euro krizi süresince şirketin can simidi oldu. Danimarkalı bira üreticisi Carlsberg St. Petersburg'da bir bira şirketini satın alarak Rus oyunculardan biri olmuştu. 87 yıllık bir Japon şirketi Mandom kendini Endonezya erkek kişisel bakım pazarının devi haline gelmişti. ABD'nin zehirli kredi krizine maruz kalmak istemeyen ve euro krizinden kaçan şirketler üst düzey yönetimlerini Asya ülkelerine kaydırmaya başlamışlardı. Citigroup kendini bir gelişen dünya bankası olarak tekrar tanımladı. Schneider Electric ve HSBC üst yönetimini Hong Kong'a taşıdı. (HSBC daha sonra geri döndü) 98'den bu yana 3 trilyon dolar gelişen dünyaya aktı 

Her kurumsal yatırım döngüsünün çoşkulu dönemler, felaketler en çok da vasatlıklar meydana getirdiği belirtilen analize göre gelişmekte olan ülkelere yönelimin de farklı olmadığı görüşünde. Haber, tam rakamları söylemenin mümkün olmadığını fakat batılı firmaların 1998'den bu yana gelişen dünyaya yaptığı yatırımların toplamının 3 trilyon doları aşmış olacağını belirtiyor. Bu meblağ gelişmekte olan pazarların 2013 yılındaki GSYH'lerinin toplamının yüzde 11'ine denk geliyor. Firmaların birçoğu Meksika’da 1990’larda cesurca kurulan bankalar gibi başarılı oldular. Fakat birçok firmanın planları ise çürük çıktı. Büyük yeşil alan projelerinin de çok şirketi zarara soktuğu belirtilen haberde alman çelik devi ThyssenKrupp 2006 yılında Brezilya’da çelik levha üretimi yapmak için çok büyük bir projeye girişti. Fakat yükselen maliyetler sebebiyle proje gerçekleşemedi, 10 milyar dolar zarar gerçekleşti. Şirketin CEO’su bu olayı bir felaket oalrak nitelendirmişti. Maden şirketi Anglo Amerikan yine bir Brezilya projesi olan Minas-Rio için 8 milyar dolar zarar etti ve olay CEO Cynthia Carroll’un kariyerine mal oldu.

Çözüm sermaye akışının devam etmesi 

Evlerine geri dönen şirketler olacaksa da kalan gelişmiş dünya şirketlerinin iş modellerinin dalgalanmalara karşı daha güçlü kalması gerektiği ve sadece ekonominin canlı olduğu güneşli günlerle yaşamaması gerektiği belirtildi. Bu da aslında gelişmekte olan ülkelere daha fazla üretim kaydırılması ve yerel para birimi cinsinden borçlanma anlamına gelir. İki seçenek de para birimi dalgalanmalarına karşı şirketleri koruyacaktır. Bazı şirketler bocalarken, en güçlü uluslararası şirketler ise stratejilerine uygun satın almalar yaparak gelişen dünya çizgilerine devam ediyor. 2013 yılında Unilever Hindistan işkolunun azınlık hisselerini 3 milyar dolara satın alırken, Anheuser Busch in Bev, Meksikalı rakibi Grupo Modelo’yu 20 milyar dolara satın aldı.Bir önceki yıl Nestlé Pfizer’in gelişmekte olan ülkelerde geniş yer kaplayan bebek maması faaliyetlerini 12 milyar dolara satın aldı. Analizde artık gelişmekte olan ülkelerin Batılı şirketlerin her derdine deva olmadığı belirtiliyor. Fakat gelişen ekonomiler tarihin en eski kurallarından biriyle yönetilmeye devam ediyor: Güçlü olan hayatta kalır.

 

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.