33 °C

Sana bir gökdelenden de baktım güzel Londra…

Londra'yı 3 boyunca bir uçtan bir uca yürümeye çalıştım, yaya olarak 60 kilometreye yakın yol kat ettim… Bir geceyarısı, Avrupa Birliği'nin en yüksek binası 95 katlı The Shard gökdelenin 32. katından ışıklar içindeki şehri seyrettim…

Sana bir gökdelenden de baktım güzel Londra…

Londra, her zaman en sevdiğim şehirlerden biri oldu… Uzun yürüyüşler yaptım, 2 bin yıllık kenti bir ucundan bir ucuna turlayıp durdum… Bu kez, Buckingham Sarayı'ydı ilk hareket noktam… 1703 yılında Buckingham Dükü için inşa edilen saray, 1837'de Kraliçe Victoria'nın tahta çıkmasıyla kraliyet sarayı olmuştu… Yaz aylarında her gün, kışın iki günde bir 11.30 gibi başlayan ve turistlerin çok ilgisini çeken nöbet değiştirme törenini kaçırdım, ama şehrin güneşli ender günlerinden birisi olduğu için bol bol güzel fotoğraflar çekme fırsatım oldu…

775 odadan oluşan sarayın 19 odası yaz aylarında ziyaret edilebiliyor… Kraliçe sarayda bulunduğu zamanlarda sarı, kırmızı ve mavi renklerden oluşan bayrak göndere çekiliyordu. Ben oradayken Birleşik Krallık bayrağı asılıydı, yani kraliçe sarayda yoktu…

Buckingham'ın tam karşısında Kraliçe Victoria anıtı var… Arkasında ise şehrin resmi törenlerinin yapıldığı yol… Sarayın bir tarafı St. James's Park… İçinde siyah ve beyaz kuğuların, flamingoların yüzdüğü gölü, minik adacığı ile keyifli bir mekân…

İki yanı park

Sarayın diğer yanında ise Green Park bulunuyor… Westminster Sarayı veya Parlamento da bu bölgede… Tabii dünyanın en büyük ikinci dört taraflı saati olan Big Ben de… Törenle bakıma alınmış, bırakın sesi duymayı, görmek dahi mümkün değil… Öğrendiğime göre bakım bitene kadar yalnızca yılbaşlarında çalacakmış… Bu bölgedeyken Westminster Katedrali'ni de gezmek mümkün…

Thames Nehri'ne doğru yürüdükçe hedef, London Eye adı verilen dönme dolap olabilir… 135 metrelik yüksekliğindeki dönmedolabın bir turu, 20 dakika sürüyor ve tekerlek, engellilerin binmesi gibi özel durumlar hariç, hiç durmuyor… London Eye'ın her biri 25 kişilik 32 yolcu kapsülü bulunuyor ki bu sayı, Londra'nın bölgelerini temsil ediyor…

London Eye'ın hemen yakınlarında Londra Akvaryumu'nun bulunduğunu da meraklıları için söyleyeyim…

Daha sonra, Downing Street'e yönelmek Atlı Muhafızlar'ı, Başbakanın evini, Trafalgar Meydanı'nı, Amiral Nelson heykelini, Ulusal Müze'yi, Ulusal Portre Galerisi'ni görmek, Picadily Meydanı'nı, alışveriş caddesi Oxford ve Bond Street'i, Regent Street'i yani onca yeri yürüyerek gezmek mümkün (bir günde olmasa bile birkaç günde)…

Lady Diana'nın düğününün yapıldığı St. Paul Katedrali, London Tower ve Tower Bridge, 0 noktası Greenwich bir başka günün güzergâhı olabilir…

Müzeler, müzeler…

Tabii Müzeler; British Museum, Somerset House, Tate Modern (St. Paul Katedrali ile aynı gün yapılabilir, karşı karşıya) hemen yakındaki Londra Müzesi, Victora & Albert Müzesi, Ulusal Tarih Müzesi, Bilim Müzesi (bu üç müze yanyana, yarım gün ayırmakta fayda var), Charles Dickens Müzesi, Sherlock Holmes Müzesi'ni ve adını sayamayacağım ilgi alanınıza girebilecek daha onlarca müzeyi gezmek mümkün…

British Library'ye de mutlaka uğrayın derim… Bu arada Londra'daki devlet müzelerinin ücretsiz olduğunu da hemen söyleyeyim… British Library'ye gitmişken Regent's Park'a uğrayıp soluklanmak, Hayvanat Bahçesi'ni dolaşmak; British Museum'a gitmişken Soho'ya uğramak… Oxford Caddesi'ni bitirdikten sonra Marble Arch'tan Hyde Park'a inmek hep birbirini tamamlayan güzergâhlarda böyle böyle uzun yürüyüş rotaları oluşturmak mümkün…

Eski meyve ve sebze pazarının bulunduğu Covent Garden da şehrin popüler alışveriş merkezlerinden birisi, antikaya meraklılarının da ilgisini çekiyor…

Hafta sonu Londra'da olunacaksa, Notting Hill semti ve orada kurulan Portobello Road Market mutlaka gezilmeli.
 
Fırsat ve bilet bulunabilirse Royal Albert Hall'da bir konser veya tiyatrolarda Broadway etkinlikleri, yine merakı olanlar için Ulaşım Müzesi de gidilecek yerler arasında…

Gökdelenler…

Londra'ya bir süredir gitmeyenler için bu defa şehrin silûetini etkileyen gökdelenler dikkat çekecektir… Bir zamanlar St Paul's Katedrali ile dünyanın en yüksek binasına sahip olan Londra'da bugün gökdelenler yükseliyor, bir kısmı da henüz inşa halinde… BBC'deki bir habere göre Mart 2016'da Londra'da 20 katı aşkın 436 bina inşa halindeymiş. Ancak, Skyline Campaign adlı grubun kampanyası sonucu Paddington bölgesinde 72 katlı olması planlanan Piyano kulesi için sadece 14 kat izni alınabilmiş…

32. katında yemek yeme fırsatı bulduğum The Shard, Avrupa Birliği'nin en yüksek binası. 95 katlı yapının açılışını Katar Başbakanı Şeyh Hamad Bin Al Thani ve İngiltere York Dükü yapmış. Bina, 310 metre yüksekliğinde, mimarı Renzo Piano… Paris'teki Pompidou Center'ı da çizen Piano, Mimarlık dünyasının en prestijli ödülü kabul edilen Pritzker sahibi ve İstanbul Modern'in yeni yapılacak binasının da mimarı…

Lezzet peşinde…

The Shard'ın 32. katında Londra'nın ışıklarını seyrettiğim restoranın adı Oblix… Sahipleri Rainer Becker ve Arjun Waney İstanbul'da da bulunan Zuma'nın ve Roka'nın arkasındaki isimler… New York restoranlarından etkilenerek hazırlanmış bir mekân burası… Odun ateşi ağırlıklı özelliklerinden birisi… Girişte kocaman bir fırın var… Tattığım bütün lezzetlerini beğendiğimi söyleyebilirim…

Yemeklerini deneyimle fırsatı bulabildiğim bir diğer mekân, Chiltern Firehous isimli eski bir itfaiye binasındaki restoran… Binanın bir bölümü otel… Londra'nın popüler mekânlarından birisi…

Victoria döneminden gotik binadaki restoran, Hollywood'daki Chateau Marmont'a ve Big Apple'daki Mercer oteline sahip olan André Balazs'ın. New York tarzı bir brasserie dönüştürülmüş mekânın yemekleri başarılı, bahçe avlusu ruh dinlendirici...

Ben oradayken rastlamadım, ama söylenen David Cameron, Lily Allen, Kate Moss, Simon Cowell, Linsdale Lohan, David Beckham, Bill Clinton, Bradley Cooper, Tony Blair ve Orlando Bloom da müşterileri arasındaymış…

Neredeyse 60 kilometreyi bulan 3 günlük yürüyüşlerimde soluklandığım yerlerden birisi de Park Lane Hotel'deki "Birdcage Afternoon Tea" molası oldu… Bir kuş kafesi içinde servis edilen küçük lezzetlerle 27 çeşit çayı deneyimleme fırsatı sunan afternoon tea, İngiliz geleneklerine uygun bir biçimde gerçekleştiriliyordu…

Fish&chips

Londra yolculuğumun havalimanına gitmeden önceki son öğlen yemeği, 1952'den beri geleneksel yemekleri fish&chips ile tanınan Poppies'teydi… İngiltere'nin ve Londra'nın "en iyi fish&chips" restoranı seçilen mekânın lezzetleri gerçekten Londra'da tattıklarımın en iyilerinden birisiydi…

Londra için birkaç günlük yolculuklar kâfi değil… Zamanı iyi değerlendirmek gerekiyor… Ben, öyle yaptığımı umuyorum… Darısı başka yolculuklara…

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.