Prof. Ufuk Akçiğit: Türkiye, yapay zeka için ‘strateji komitesi’ kurmalı

Prof. Dr. Ufuk Akçiğit, yapay zekâ çağında Türkiye’nin zamanla yarıştığını vurguladı. Akçiğit, “Orta gelir tuzağından çıkmak isteyen ülkeler için yapay zekâ, doğru stratejiyle güçlü kaldıraç” yorumunu yaptı. Akçiğit, beyin göçüne karşı akademi, özel sektör ve kamuyu buluşturacak bir AI Strateji Komitesi kurulması çağrısı yaptı.

Prof. Ufuk Akçiğit: Türkiye, yapay zeka için ‘strateji komitesi’ kurmalı

Yapay zekâ alanında yaşanan hızlı dönüşüm, ülkeler için insan kaynağını stratejik bir öncelik haline getiriyor. Chicago Üniversitesi Ekonomi Profesörü Prof. Ufuk Akçiğit, Türkiye’nin bu geçiş döneminde iki kritik hedefi aynı anda gerçekleştirmesi gerektiğini söylüyor: Nitelikli insan kaynağını hızla yetiştirmek ve bu yeteneklerin ülkede kalmasını sağlayacak bir ortamı oluşturmak. “Yalnızca insan yetiştirmek yetmiyor; o insanlara ülkede kalmayı cazip kılacak bir ekosistemi de kurmak gerekiyor” diyen Akçiğit, aksi halde sınırlı sayıda yetişen uzmanların yurt dışına yönelmesiyle ciddi bir nitelikli iş gücü kaybı yaşandığını vurguluyor. Yapay zekâ gibi hızla gelişen ve karar alıcıların tüm boyutlarına hâkim olmasının zor olduğu alanlarda kurumsal koordinasyonun kritik hale geldiğine dikkat çeken Akçiğit, bu nedenle akademi, özel sektör ve kamu temsilcilerinden oluşan, düzenli olarak toplanan bir “AI Strateji Komitesi” kurulması gerektiğini ifade etti. Akçiğit, “Böyle bir yapı, Türkiye’nin yapay zekâ alanındaki ilerlemesini yakından izleyebilir, ihtiyaçları erken aşamada tespit edebilir ve somut hedeflere dayanan stratejik bir yol haritası oluşturabilir” değerlendirmesinde bulundu. Akçiğit’e göre, Türkiye’de bu alandaki uzman açığı ise kısa vadede ciddi bir engel oluşturuyor. Bu nedenle, kendi insan kaynağımızı yetiştirene kadar yurt dışındaki diaspora ile iş birlikleri kurmak önemli.  Yaratıcı Yıkım Ekonomisi kitabının tanıtımında biraraya geldiğimiz Akçiğit, dünyada ve Türkiye’de yaratıcı yıkım ekonomisini, öne çıkan ülkeleri ve atılacak adımlar konusunda önemli açıklamalarda bulundu. Akçiğit ile sohbetimizin satır başlıkları şöyle:

Bu trene binmeyenler geriye düşecek

Yapay zekâ gibi baş döndürücü hızla gelişen bir teknolojiden söz ediyoruz. Bu alanda adım atmayan ülkeler yalnızca fırsatları kaçırmakla kalmayacak; aynı zamanda zaman geçtikçe çok daha yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalacak. Çünkü bu trene şimdiden binen ülkeler büyük yatırımlarla ciddi mesafeler kat ediyor, geride kalanlar içinse aradaki fark giderek daha hızlı açılıyor. Dünyayı dolaştığınızda bunu net biçimde görüyorsunuz: Ülkelerin önemli bir kısmı hâlâ “bekle-gör” modunda. Oyunu gerçekten değiştirecek ölçekte yatırım yapan ülke sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor; en fazla on ülke. Üstelik bunların çoğu zaten yüksek gelirli ülkeler. Orta gelir grubundaki 108 ülke, yaklaşık 6 milyar insan, için tablo daha da karmaşık. Çin ve Hindistan bu gruptan sıyrılıp ciddi atılımlar yapıyor; ancak diğer ülkeler henüz görünür, kararlı bir hamle ortaya koyabilmiş değil. Tam da bu nedenle bugün büyük bir fırsat penceresi açılmış durumda. Orta gelir tuzağından çıkmak isteyen ülkeler için yapay zekâ, doğru stratejilerle güçlü bir kaldıraç olabilir. Ama bu fırsatı sadece izleyerek değerlendirmek mümkün değil; aktif ve bilinçli bir atılım gerekiyor.

Çin’in her yıl yurt dışına gönderdiği ve geri dönen yaklaşık 1 milyon öğrenciyi düşünün. Bu gençler dışarıdan bilgiyle, tecrübeyle, ağlarla donanıp ülkelerine dönüyor. Bilginin en güzel yanı da bu zaten: Paylaştıkça azalmıyor, çoğalıyor. Tek bir kişinin iyi bir fikri, doğru ortam oluştuğunda, bütün toplumu ileri taşıyabiliyor.

O yüzden mesele sadece teknolojiye yatırım yapmak değil; aynı zamanda bilgiye, insana ve iş birliğine yatırım yapmak. Aksi hâlde bu dönüşüm çağında geride kalmak neredeyse kaçınılmaz olur.

Prof. Ufuk Akçiğit: Türkiye, yapay zeka için ‘strateji komitesi’ kurmalı - Resim : 1

Aynı takımdaysak, antrenörün taktiğini bilmemiz şart

Bir ülkenin gençleri ne kadar yetenekli olursa olsun, eğer bu yetenekler doğru şekilde eğitilemez ve doğru kurumlarla temas ettirilemezse o potansiyel bir ömür boyu heba olabilir. Eğitim, yeteneği katma değere dönüştüren en temel araç. Bu da sayısız araştırmanın gösterdiği, artık tartışmasız bir gerçek.

Şu anda yapay zekâ çağındayız ve bu çağ daha katılımcı bir ekonomik modelin önünü açıyor. Daha fazla fikir üretilebiliyor, daha fazla girişim doğabiliyor. Üstelik geçmişe kıyasla girişimciliğin maliyeti de ciddi biçimde düştü: Kod yazmak, muhasebe yapmak, şirket kurmak, pazarlama yapmak… Bunların hepsi çok daha erişilebilir hale geldi. Artık bir masa, bir bilgisayar ve iyi bir fikirle yola çıkmak mümkün. Bu, özellikle gençler için çok büyük bir fırsat.

Ama bu fırsatı gerçek ekonomik değere çevirebilmek için, gençlerin fikirlerini hayata geçirebileceği bir ekosistem kurmak şart. Eğitim sisteminin, üniversitelerin ve destek mekanizmalarının bu yeni döneme göre yeniden tasarlanması gerekiyor. Burada “sihirli bir formül” yok; bu bir ekosistem meselesi. Fakat ilk adım çok net: Yaratıcı Yıkım döneminde Türkiye’nin nasıl bir ekonomik büyüme modeli benimsediğine karar vermesi gerekiyor. Bu noktada çok sevdiğim bir benzetme var: Eğer hepimiz aynı takımın oyuncularıyız diyorsak, antrenörün taktiğini bilmemiz şart. Aksi halde sahada herkes kendi başına koşar ve ortaya bir oyun çıkmaz. Ülkenin tüm aktörlerini senkronize edecek, ortak hedefleri netleştirecek bir ekonomik stratejiye ihtiyacımız var.

Yaratıcı yıkım döneminde başarılı olan ülkeler tam olarak bunu yapıyor. Çin örneğine bakalım: Her beş yılda bir plan yapıyorlar, uyguluyorlar ve takip ediyorlar. Elbette eleştirilecek tarafları da olabilir; ama bu sistematik yaklaşım sayesinde uzun vadeli hedeflerine daha tutarlı biçimde yürüyebiliyorlar.

Türkiye’nin de benzer şekilde istihdamı yalnızca sübvansiyonlarla değil, teknoloji ve verimlilik odaklı programlarla artırması gerekiyor. Kısa vadeli çözümler hızlı sonuç verebilir ama kalıcı olmaz. Oysa uzun vadeli, sabır isteyen bir stratejiyle, yeni fikirleri destekleyen, teknoloji transferini teşvik eden, girişimciliği besleyen bir model kurulursa, Türkiye’den 10 yıl içinde uluslararası ölçekte rekabetçi firmalar çıkarabilir. Verimlilik temelli büyüme, uzun vadeli planlama gerektirir. Bu yaklaşım nadirdir ama etkisi büyüktür. Ülke genelinde fayda sağlayacak politikalar, bireysel düzeyde her zaman aynı etkiyi yaratmayabilir. Bu yüzden 5–10 yıllık kalkınma planları, sanayi stratejileri ve insan kaynağı projeksiyonları açık, net ve ölçülebilir biçimde ortaya konmalı. Böylece özel sektör de geleceği öngörebilir; yatırımını ve iş gücü planlamasını buna göre yapabilir.

Yapay zekâda bekle-gör en pahalı strateji

Yapay zekâ çağında kalkınma yarışının start düdüğü çoktan çaldı. Bu kez mesele sadece “teknoloji kullanmak” değil; oyunu kimin kuracağı. Çünkü önümüzdeki dönemde, bugün adını bile bilmediğimiz pazarlar doğacak; aynı hızla, daha önce hiç yaşamadığımız türde kırılmalar ve krizler de kapıyı çalacak. Böyle bir dünyada en pahalı strateji “bekle-gör” oluyor. Bu yüzden ülkelerin önce temeli güçlendirmesi gerekiyor: kaynakları daha iyi konsolide edip güçlü altyapı yatırımlarına yönlendirmek ve hemen ardından girişimcilerin yeni fikirleri hızla deneyip büyütebileceği bir ekosistemi açmak. Altyapı dediğimiz şey artık sadece yol, köprü, liman değil; dijital kapasite, hesaplama gücü, bağlantı, kurumların çevikliği ve en önemlisi, veri. Çünkü bu dönüşümün merkezinde veri var. Yapay zekânın yakıtı veri; veri yoksa teknolojinin gelişmesi de mümkün değil. Ama ülkelerin veriye yaklaşımı birbirinden çok farklı. Kuzey ülkeleri veriye daha “barışık” bir tutumla yaklaşırken, birçok ülkede, özellikle orta gelirli ekonomilerde, daha temkinli, daha mesafeli bir duruş görüyoruz. Oysa yapay zekânın kendine özgü bir doğası var: çalışması için akış ister, deneme ister, paylaşım ister. Bu adımlar atılmadığında, aşılması gereken “duvarlar” yerinde kalıyor.

Üstelik o duvarlar tartışmadan yıkılmıyor. Tartışma zemini oluşmadığında ülkeler tutuklaşıyor, donuklaşıyor ve süreç “bekle-gör” politikasına sıkışıyor. Sonra da ilginç bir şey oluyor: Bazı ülkeler “öncüyüz” diye anlatıyor, ama veriye ve göstergelere baktığınızda en alt sıralarda çıkıyor. O yüzden mesele “yatırım yapıyoruz” demek değil; nereye, ne kadar ve hangi kapasiteyi büyütmek için yatırım yapıldığı. Bunu da ancak somut göstergelerle ve uluslararası kıyasla okuyabiliriz, çünkü fark, hızla açılıyor.

Çin, Hindistan, ABD yapay zekada dinamik, Avrupa mesafeli

Çin, Hindistan ve ABD’nin bu alanlarda bu kadar dinamik olması aslında şaşırtıcı. Çünkü genel beklenti şudur: Ülke büyüdükçe yapı ağırlaşır, karar alma mekanizmaları yavaşlar, hantallık artar. Ama ilginç bir şekilde belki de ilk kez, bu kadar büyük ülkelerin küçük ülkelere kıyasla daha da dinamik hale geldiğini görüyoruz. Ben temelde ülkelerin yapay zekâya iki farklı yaklaşımı olduğunu görüyorum. Bir grup bu konuya oldukça mesafeli. Avrupa’yı buna örnek verebiliriz; hatta Avrupa’nın genel refleksi çoğu zaman daha negatif bir yerden geliyor. Açıkçası bunun, Avrupa’nın “kurumsal DNA”sıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü Avrupa’da regülasyon kültürü tarihsel olarak çok güçlü. Sistem, büyük ölçüde kontrol mekanizmaları ve vetolar üzerinden işliyor. Bu da doğal olarak risk almayı zorlaştırıyor.

İnovasyon ekosisteminin genel yapısı da Avrupa’nın yapay zekâda daha temkinli kalmasına yol açıyor. Örneğin finansal sistem daha “cezalandırıcı” işliyor: Kredi aldığınızda geri ödeyemezseniz, bir sonraki krediye erişiminiz ciddi biçimde zorlaşıyor. Oysa girişimciliğin doğasında deneme-yanılma ve kaçınılmaz olarak zaman zaman başarısızlık var.

Almanya gibi Avrupa’nın lokomotif ekonomilerine baktığınızda da büyümenin motorunun start-up’lar olduğunu söylemek zor. Daha çok mevcut, yerleşik şirketler üzerinden büyüyen bir yapı görüyoruz. Zaten yeni girişimcilik oranlarına baktığınızda, Avrupa’nın genelinde tarihsel olarak Amerika’nın seviyesinin çoğu zaman yüzde 50’sinin altında kaldığını söylemek mümkün. Yani sistem, “yeni ve taze kan” ile sürekli kendini yenileyen bir dinamizm üretmekte zorlanıyor.

Yapay zeka taze kan ister, hantal şirketler yavaş kalıyor

Yapay zekâ aslında “taze kan” isteyen bir alan. Çünkü mevcut, yerleşik firmaların kendilerini yapay zekâ etrafında yeniden dönüştürmesi çok daha zor. Buna karşılık sıfırdan kurulan şirketler hem daha çevik oluyor hem de bu teknolojiyi en baştan iş modelinin merkezine koyabildiği için çok hızlı büyüyebiliyor. Amerika verilerine baktığımızda da bunu net görüyoruz: Yapay zekâ teknolojilerini daha yoğun kullanan şirketler genelde daha genç şirketler. Şirket yaşıyla yapay zekâ kullanımının arasında negatif bir ilişki var; şirket ne kadar gençse, yapay zekâya o kadar yakın oluyor. Yaşlı şirketler ise daha mesafeli duruyor; daha bürokratik bir yapıları var ve bu yapıyı değiştirmek gerçekten çok zor.

Bugün neredeyse tüm raporlar Avrupa’nın bu alanda ne kadar geride kaldığını ve ne kadar yavaş ilerlediğini söylüyor. Üstelik ben bu söylemin zamanla daha da güçleneceğini düşünüyorum. Çünkü regülasyonun ve kontrol mekanizmalarının çok yoğun olduğu ortamlarda, start-up’lar ve iyi fikirler doğal olarak daha esnek, daha hızlı ölçeklenebildikleri yerlere, çoğu zaman da Amerika’ya, akıyor.

Elbette regülasyon gerekli. Kuralsızlığı önlemek ve özellikle piyasadaki güçlü firmaları disiplin altında tutmak için vazgeçilmez bir araç. Ancak regülasyonun dozu kaçtığında, ya da işlevini yitirmiş eski düzenlemeler sistemde kaldığında, bu kez inovasyonu yavaşlatan bir frene dönüşüyor. Avrupa’da bu “regülasyon hantallığı” oldukça belirgin. Nitekim birçok Avrupalı lider son dönemde konuşmalarında bu soruna açıkça değiniyor ve sadeleşme, güncelleme ve hızlanma mesajları veriyor. Bunun ne kadarını hayata geçirebileceklerini ise hep birlikte göreceğiz.

Buna bir de fonlama tarafını eklemek gerekiyor: Avrupa’da finansman ekosistemi Amerika kadar derin değil. Risk sermayesi, ölçeklenme ve büyüme finansmanı aynı seviyede değil; bu da iyi fikirlerin hızlı büyümesini ve küresel oyuncuya dönüşmesini zorlaştırıyor.

Dolayısıyla yarışta Avrupa ile Amerika–Hindistan–Çin arasındaki makasın açıldığını ve daha da açılacağını düşünüyorum. Bu da bizi giderek daha “iki kutuplu” bir dünyaya doğru götürüyor.

Rekabet politikalarının önem kazandığı bir döneme giriyoruz

Bu noktada, kaliteli rekabet politikalarının önem kazandığı bir döneme giriyoruz. Çünkü kaliteli büyümeyi sağlamanın iki temel ayağı var. Birincisi, yeni fikirlerin ortaya çıkmasına ve hayata geçmesine izin vermek. İkincisi ise mevcut şirketleri disiplin altında tutmak.  Mevcut firmalar disiplin altında tutulmazsa, yapıları gereği zamanla ekonomiyi “ele geçirmeye” çalışırlar; piyasayı kendi lehlerine kapatırlar, rekabeti boğarlar. Çok uzağa gitmeye de gerek yok. Doğu Almanya–Batı Almanya örneği bunu iyi anlatıyor.

Doğu Almanya’nın özelleştirme sürecinde Batı Alman firmaları çok önemli bir rol oynadı. Düşünün: Doğu Almanya’da yaklaşık 15 bin şirketi özelleştirmekle görevli Özelleştirme İdaresi’nin elinde sadece 200 memur vardı. 15 bin şirketi 200 kişinin sağlıklı biçimde özelleştirebilmesi zaten mümkün değil. Bu kapasite açığı nedeniyle Batı Alman şirketlerinden destek istendiğinde ise, adeta “kurda kuzuyu teslim etmek” gibi bir durum ortaya çıktı. Rekabetin keskin kılıcı, rakip firmaların önemli bir kısmının kepenk indirmesiyle sonuçlandı.

Yani en gelişmiş ülkelerden biri olan Almanya’da bile yaşananlar, rekabet politikalarının ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor. Demek istediğim şu: Firmaların bu kadar hızlı büyüyüp bu kadar kısa sürede devasa pazar paylarına ulaşabildiği bir dönemde, rekabet politikaları daha da kritik hale gelecek. Çünkü bugünün inovasyonu, yarının ekonomilerinin ayağına dolanabilir. Eğer doğru şekilde kontrol altında tutulmazsa…

Ve şunu da unutmamak lazım: Geçmişin inovasyonu, otomatik olarak geleceğin inovasyonu olacak diye bir garanti yok. Tam tersine, dünün kazananları, doğru kurallar olmazsa yarının girişimcilerine alan bırakmayan bir engel haline gelebilir.

Geçmişe yaslanan sistemler hantallaşacak

“Genç” kavramı burada gerçekten kilit. Çünkü önümüzdeki dönemde genç girişimciler, genç fikirler ve yeni örgütlenme biçimleri daha çok öne çıkacak. Elbette mevcut firmalar da kendilerini yeniden yapılandırıp yeni fikir üretebilecek mekanizmalar kurabilirler; ama benim gördüğüm şu: Çok daha dinamik bir döneme giriyoruz. Bu yüzden firmaların da karar alıcıların da eğitim kurumlarının da aynı ölçüde dinamik olması gerekiyor. Eskiye dönük yapıların yıkıldığı, eski reflekslerin çalışmadığı bir dönemdeyiz. Geçmişe yaslanan sistemler ister istemez hantallaşacak.

En basit örnek: Eğitim. Eğitim sistemi de tıpkı klasik anlamda bilgi aktarımı gibi, büyük ölçüde geçmişe dönük bilgiyi servis ediyor. Oysa yapay zekânın farkı şu: İhtiyaca göre şekillenebiliyor, kişiselleştirilebiliyor. Bugün bir öğrenci “Bu hocayla aram iyi değil” ya da “Bu anlatım tarzı bana uymuyor” dediğinde, yine de geleneksel yönteme mecbur kalıyor. Ama artık yapay zekâ ile öğrencinin kendi hızına, kendi öğrenme tarzına uygun “öğretmen” formatını seçebilmesi mümkün. Bu da kurumlara şu sorumluluğu getiriyor: Eski yöntemlere direnmek yerine, yapay zekâyı insan dokunuşuyla birleştirip öğrencinin önüne daha etkili bir şekilde koymak.

Aynı prensip ülkeler için de geçerli. Ülkeler, kendi güçlü “kaslarına” göre yapay zekâyı adapte etmek zorunda. Çünkü bu kez durum farklı: Teknolojiyi entegre etme hızına ve kapasitesine göre yepyeni dinamikler doğacak. Hangi firmalar hayatta kalacak, hangileri kepenk kapatacak? Hangi sektörler dönüşecek, hangileri geride kalacak? Burada dengeyi kurmak ve sağlıklı bir yapıya geçmek kritik.

Zaten bu yıl Nobel ödülü alan yaklaşımın temel mesajı da buna yakın: Bilgi, teori ve teknolojideki atılımlar birbirini beslediğinde sürdürülebilir bir ilerleme motoru oluşuyor. Joel Mokyr de özellikle bu karşılıklı beslenme mekanizmasının altını çiziyor. Tarihsel olarak da baktığımızda, insanlık yaklaşık 250 yıl öncesine kadar sistematik şekilde büyüyemedi. Çünkü asıl kırılma, yeni teknolojileri sürekli üretebilecek ve hayata geçirebilecek kurumsal sistemleri kurduğumuzda geldi. Çarkın işlemesi de böyle: Yenisi gelir, eskisi dönüşür ya da sistemden çıkar.

Bu noktada kritik olan şey şu: Atıl kalmış yapıların sistemden çıkmasını kolaylaştırmak gerekiyor. Ama çoğu yerde hatayı şurada yapıyoruz: Bir şeylerin kapanmasına karşı refleksif bir direnç gelişiyor; stres oluyor, negatif algılanıyor. Sonra da kapanmaya yüz tutmuş kurumları ve firmaları “ne pahasına olursa olsun” hayatta tutmaya çalışıyoruz. Bu sadece bir ülkeye özgü değil; hemen her yerde var.

İktisatta şöyle deriz: Büyük makro krizler aynı zamanda büyük fırsatlar yaratır. Fakat pratikte, büyük krizler geldiğinde politika yapıcılar çoğu zaman “yeni bir trende geçelim” demek yerine, “eski düzeni bir an önce geri kuralım” refleksine yöneliyor. Ve asıl fırsat da bu noktada kaçıyor.

Üniversiteler yeni teknolojilerin ülkeye girişinde ilk kapı

Dönüp dolaşıp konu hep aynı yere geliyor: Yeni oluşumlara alan açmak. Bu mesele eğitim için de son derece kritik. Çünkü üniversiteler, yapay zekâ gibi yeni teknolojilerin bir ülkeye girişinde adeta bir “kapı” görevi görüyor. Neden? Çünkü bu tür teknolojiler doğası gereği teknik. Konuya en yakın olanlar da o alanda yetişmiş insanlar; ve onlar büyük ölçüde üniversite çatısı altında. Yeni teknolojilerin ülkeye taşınması çoğu zaman üniversiteler üzerinden oluyor. Üniversite–endüstri iş birliğiyle de bu bilgi, katma değere dönüşebiliyor.

Bugün yapay zekâ ekosistemine baktığımızda, firmaların üniversitedeki hocalara çok ciddi bir ilgi gösterdiğini görüyoruz. Üniversitede üretilen araştırmayla endüstrinin ürünleştirebildiği uygulamalar arasında çok güçlü bir sinerji oluşmuş durumda. Hatta bazı alanlarda, üniversitede yazılan bir makalenin bir–iki ay içinde bir girişime ya da bir ürüne dönüşmesi bile mümkün.

Ben uzun zamandır akademi–endüstri iş birliğinin önemini vurguluyorum; ama yapay zekâ bu ilişkiyi artık çok daha kritik hale getirdi. Örneğin İsviçre modeline baktığınızda, bir firmanın üniversiteyle iş birliği yapmasına ciddi teşvikler verildiğini görüyorsunuz. Kore ve Japonya da bu konuda iyi örnekler arasında.

Türkiye’ye geldiğimizde ise OECD ortalamasının gerisinde olduğumuzu söylemek mümkün. Bu ilk bakışta negatif gibi görünebilir; ama aslında doğru adımlar atılırsa büyük bir fırsat anlamına da geliyor. Tam da bu dönemde üniversitelerin atılımın ön cephesinde yer alması gerektiğini düşünüyorum: Yeni teknolojilerde öncülük etmeli, endüstriyle bir araya gelme konusunda daha atak ve daha girişimci bir rol üstlenmeli. Bu köprü kurulduğunda hem insan kaynağı hem de bilgi üretimi çok daha hızlı şekilde ekonomik değere dönüşebilir.

Sağlık ve tarımda büyük potansiyel

Benim uzun zamandır altını çizdiğim konulardan biri şu: Türkiye’de akademik araştırmalara baktığımızda, çalışmaların yüzde 50’den fazlası sağlık alanında yoğunlaşıyor. Bu, aslında çok önemli bir avantaj. Çünkü sağlıkta hem veri üretimi yüksek hem de yapay zekânın doğrudan değer yaratabileceği bir sürü problem var. Yani sağlık alanında güçlü olduğumuz bu birikimi, yapay zekâyla doğru şekilde birleştirebilirsek çok ciddi bir sıçrama fırsatı doğar. Benzer bir potansiyel tarımda da var. Türkiye’nin tarımda çok ciddi bir istihdamı var; üstelik büyük bir tarım ülkesiyiz. Tam da bu yüzden, yapay zekâyı tarıma entegre ederek verimliliği artırmak, kaynak kullanımını iyileştirmek, kayıpları azaltmak ve üretimde kaliteyi yükseltmek için çok uygun bir zemin mevcut.

Dolayısıyla mesele, bu alanlarda doğru yatırımları doğru mekanizmalarla yapmak. Eğer bunu başarabilirsek, orta gelir tuzağına takılmış ülkeler için bu dönem gerçekten bir “sıçrama penceresi” olabilir. Yani yapay zekâ, doğru stratejiyle, bir ülkeyi aynı yerden daha hızlı koşar hale getiren bir kaldıraç görevi görebilir.

Yaratıcı yıkım için artan bir enerji var

Yaratıcı yıkım artık sadece akademik çevrelerde konuşulan bir kavram değil; politika yapıcıların da yakından takip ettiği, üzerinde düşündüğü ve uygulamaya dönüştürme isteğinin giderek arttığı bir çerçeve haline geldi. Dünya Bankası’nın 2024 Dünya Kalkınma Raporu’nu yaratıcı yıkım ve orta gelir tuzağı ekseninde hazırlaması da bu ilgiyi iyice görünür kıldı. Zaten o dönemde bu alanda ciddi bir enerji birikiyordu. John Van Reenen ile birlikte, artık bu birikimin “kitaplaşması” gerektiği konusunda hemfikirdik.

Yoğun çalışmalarımızın ardından güçlü bir kadroyu bir araya getirdik; alanın uzmanlarından katkılar alarak bu kitabı oluşturduk. Yaratıcı Yıkım Ekonomisi kitabımız, Aghion ve Howitt’in açtığı temalar üzerinden ilerleyen yeni çalışmaları bir araya getiriyor. Üstelik kitabımızın ana teması olan bu çerçeveye bu yıl Nobel Ekonomi Ödülü verilmesi de konunun ne kadar merkezî hale geldiğini gösterdi. Bu anlamda yalnızca akademi ve politika yapıcılar değil, Stockholm de bu teoriye güçlü bir destek vermiş oldu.

Philip Aghion ve Peter Howitt’in çalışmaları, yaklaşık bir asır önce Joseph Schumpeter’in ortaya attığı “yaratıcı yıkım” fikrine dayanıyor; ancak onların farkı, bu fikri titiz bir ekonomik çerçeveye oturtmaları ve 1992’de temel bir matematiksel modelle bunu sistematik hale getirmeleri oldu. Asıl kırılma da burada yaşandı: Yaratıcı yıkımı makroekonomik büyüme modellerinin merkezine taşıdılar ve oyunun kurallarını değiştirdiler.

Çünkü ondan önce büyüme çoğu zaman sermaye birikimi üzerinden, sanki “steril” ve pürüzsüz bir süreç gibi düşünülüyordu. Oysa ekonomik büyüme bu kadar düzgün ilerleyen bir çizgi değil; büyümenin içinde kazananlar da var, kaybedenler de. Eğer siz kaybeden taraftaysanız, ülke ne kadar hızlı büyürse büyüsün bu sizin için otomatik olarak iyi bir haber olmuyor. Dolayısıyla büyüme, doğal olarak bir çatışma ve gerilim boyutunu da beraberinde getiriyor.

Bu yüzden ekonomik büyümeye naif yaklaşmamak gerekiyor. Yaratıcı yıkım teorisinin en önemli katkılarından biri de şunu söylemesi: Kaybedenlerin varlığını bir zaaf ya da başarısızlık olarak görmek yerine, sağlıklı işleyen bir ekonomik mekanizmanın doğal parçası olarak kabul etmek gerekir. Asıl mesele, kaybedenleri görmezden gelmek değil; dönüşümün maliyetini yönetebilen, geçişleri yumuşatabilen ve insanları yeniden üretken alanlara taşıyabilen bir sistem kurabilmektir.

Yıkım olmadan yeni fikirlere alan açılmaz

Teorinin en güçlü taraflarından biri, politika yapıcılara şunu net biçimde anlatması: Bu süreçte mutlaka kaybedenler olacak ve bunu içselleştirip toplumla bir “barış” zemini kurmak gerekiyor. Çünkü yıkım olmadan yeni fikirlere alan açılmıyor. Yıkım acı olabilir ama gerekli; sistemin kendini yenilemesinin bedeli de burada ortaya çıkıyor.

Teori şunu söylüyor: Yeni girişimciler eski girişimcileri yerinden ederken, daha verimli fikirler de verimsiz firmaların yerini alacak. Yani mesele sadece “yeninin gelmesi” değil; aynı zamanda kaynakların daha üretken olanlara doğru yeniden dağılması.

Ama yaratıcı yıkım illa yeni girişimci ile eski girişimci arasında yaşanmak zorunda değil. Mevcut şirketlerin kendi aralarında da gerçekleşebilir. Hatta tek bir firmanın kendi içinde bile yaşanabilir. Bu nedenle asıl bakmamız gereken şey şu: Bir şirketin yapısı, yeni fikirlere ne kadar alan açıyor? İçeriden yenilenmeyi ne kadar teşvik ediyor?

Biz Daron (Acemoğlu) Hoca ile yaptığımız bir araştırmada Amerikan şirketlerinde dikkat çekici bir örüntü görmüştük: Bir firmanın yönetim kadrosunda ne kadar çok genç profesyonel yer alıyorsa, o firmanın yaratıcı teknolojiler üretme olasılığı o kadar artıyor. Bu da şirketi yeniliğe daha açık hale getiriyor; hem yeni fikirlere hem de yeni teknolojilere daha hızlı adapte olabilen bir yapı kurmasını sağlıyor.

Prof. Ufuk Akçiğit: Türkiye, yapay zeka için ‘strateji komitesi’ kurmalı - Resim : 2

“Yatırım, yalnızca sermaye sağlamak değil; yine bir ekosistem inşa etmek”

Yaratıcı Yıkım Ekonomisi kitabının sponsoru olan Letven Capital Genel Müdürü Kamil Kılıç, bu kitabın sahada yaptıkları çalışmalarla örtüştüğünü söyledi. Kamil Kılıç, sözlerine şöyle devam etti:
“Ufuk Akçiğit hocamızın kitabı ile 2023 Kasım ayında İngiltere'de karşılaştım, böylesine değerli bir kitabın Türkiye’de olmadığını görünce basılması için Scala Yayıncılık ile paylaştım.

Letven Capital olarak küresel ekonomi literatürüne yön veren Yaratıcı Yıkım Ekonomisi kitabının Türkiye’deki basımına sponsor olduk. Ufuk Hoca’nın yaratıcı yıkım yaklaşımı bize şunu çok net söylüyor: Ekonomik büyüme, mevcut yapıları koruyarak değil; yenilikçi fikirlerin, teknolojinin ve girişimciliğin önünü açarak mümkün oluyor. Eski olanın yerini daha verimli, daha yaratıcı ve daha cesur çözümlerin alması gerekiyor. Bu kolay bir süreç değil ama sürdürülebilir kalkınmanın da başka bir yolu yok. Letven Capital’i kurarken tam da bu anlayıştan yola çıktık. Bizim için yatırım, yalnızca sermaye sağlamak değil; yeniliği destekleyen, teknolojiyi merkezine alan ve girişimcilere alan açan bir ekosistem inşa etmek anlamına geliyor. Verimsiz kalan yapıların dönüşmesine, yeni iş modellerinin ortaya çıkmasına ve katma değeri yüksek teknolojilerin ölçeklenmesine odaklanıyoruz.

Bu nedenle Yaratıcı Yıkımın Ekonomisi kitabını desteklemek bizim için doğal bir tercihti. Çünkü bu kitap, Letven Capital’in sahada yapmaya çalıştıklarının teorik arka planını çok güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Bir anlamda biz, Ufuk Hoca’nın anlattığı yaratıcı yıkımın gerçek ekonomideki karşılığını üretmeye çalışıyoruz. Biz de Letven Capital olarak yenilikçilik, yeni fikirler, teknoloji odağında kurduğumuz ekosistemde yatırımları büyütmek üzerine çalışıyoruz. Ekosistem yatırım aslında bir değer zinciri... Örneğin tarım sektöründe uçtan uca yatırım yapıyoruz. Yani üreticiden müşteriye kadar. Çünkü tarım ve gıdada finansmandan yenilikçi teknolojilere maliyetten üretime pek çok aşamada verimsizliği ortadan kaldıracak uygulamalara ihtiyaç var. Bu uygulamaları dahil ederek ekosistemimizde oyun değiştirecek şekilde hareket ediyoruz. Bu ekosistemin büyümesi için bireysel yatırımcının kuvvetlenmesi ve bilinçlenmesi gerekiyor. Tüm dünya artık paradan para kazanılan sistemi kaldırmaya çalışıyor. Servetle sermaye arasındaki ilişki koptuğu için serveti sermayeye çevirmek gerekiyor. Türkiye'de servetini sermaye için kullanan patron çok yok. Servetini teminat olarak kullanan patron çok. Türkiye'de parasına dokunan kişi az. Paradan para kazanma, yaratıcı yıkıcı sistemi gerçekleştirmemiz paradigma değişimi yapmamızın önündeki en büyük duvarlardan biri. Bunu da bizim gibi sistemin içinden gelenlerin yapması gerekiyor. 2005 yılından bu yana girişimcilik yapıyorum. Girişim sektörünün önde gelen yatırımcılarından, tekno girişimden yatırımlar aldım. 10 yıl kesintisiz bir heyecan ile çalıştım. Sahadaki tecrübemiz sayesinde girişimcilik ekosisteminde kaynakları en doğru girişime ve girişimciye yönlendirme konusunda çok avantajlıyız. Genel olarak baktığımızda Türkiye aslında yenilikçi fikirler konusunda sahada oldukça kuvvetli. Letven Capital olarak tüm paydaşlarımızla Türkiye’nin yenilikçilik ve teknoloji odaklı büyüme hikâyesini daha da güçlendireceğimize inanıyoruz. Ülkemizin entelektüel birikimine önemli bir katkı sunan Prof. Ufuk Akçiğit ile birlikte Prof. John Van Reenen editörlüğünde hazırlanan bu eser, Türkiye’nin ekonomik geleceği için de yol gösterici nitelikte. Biz yayın desteği ile birlikte aynı zamanda bilgiye erişimi kolaylaştırma, akademik üretimi destekleme ve Türkiye’nin küresel ekonomik tartışmalarda daha etkin bir rol üstlenmesi vizyonuna da katkı sağlama arzusundayız.”