‘Otel restoranı değil gastronomi destinasyonu’
Otelcilik sektöründen deneyimli ismi Rufat Babayev’le ağırlama ve gastronomideki gelişmeleri konuştuk: “Bir restoranın yalnızca ‘otel restoranı’ olarak değil, başlı başına bir gastronomi destinasyonu olarak görülmesi gerekiyor. Bunun için de menünün, atmosferin, servisin ve genel deneyimin birbirini tamamlaması önemli.”
AYDİL DURGUN
aydil.durgun@dunya.com
Rufat Babayev, kariyerine 31 yıl önce Hyatt Regency Bakü’de başladı. Ardından Varşova, Kiev, Chicago, Selanik ve son olarak 2019’da yolu İstanbul’a düştü. Grand Hyatt İstanbul’un genel müdürlüğünün ardından 2024’te aynı zamanda markanın Türkiye'deki otellerinin stratejik yönetiminden sorumlu olarak Hyatt Otelleri Türkiye Bölge Başkanı olarak atandı. Deneyimli isimle otelcilik sektörünün dününü, bugününü ve geleceğini konuştuk.
30 yılı aşkın süredir ağırlama sektöründesiniz. Bu geçen sürede sektöre dair sizi en çok etkileyen, 30 yıl önceki halinizin duysa şaşıracağı değişiklik/gelişme ne oldu?
30 yıl önce otelcilik çok daha fazla yüz yüze iletişim ve geleneksel yöntemler üzerinden ilerliyordu. Bugün ise teknoloji, rezervasyondan misafir iletişimine, kişiselleştirmeden operasyonel süreçlere kadar deneyimin neredeyse her aşamasının bir parçası haline geldi. Ama benim için asıl dikkat çekici olan, tüm bu değişime rağmen otelciliğin özünün değişmemiş olması. Misafirin kendisini özel hissetmesi, hatırlanması ve gerçekten dinlenmesi bugün de 30 yıl önce olduğu kadar önemli. Hatta teknoloji hayatımıza daha fazla girdikçe, insani dokunuşun değerinin daha da arttığını düşünüyorum.

“İstanbul benim için ayrı bir yerde duruyor”
Farklı ülkelerde Hyatt otellerinde çalıştınız. İstanbul hem sizin hem markanın perspektifinden nasıl bir yerde duruyor?
Farklı ülkelerde ve farklı Hyatt markalarında çalışma fırsatım oldu. Her destinasyonun kendine özgü bir kültürü, misafir profili ve çalışma biçimi var. İstanbul ise tüm bu deneyimler içinde benim için gerçekten ayrı bir yerde duruyor. Tarihi, kültürü, gastronomisi ve hiç durmayan enerjisiyle dünyada çok az şehrin sahip olduğu bir karaktere sahip. Hyatt açısından da İstanbul çok değerli bir destinasyon. Markanın misafirperverlik anlayışını, şehrin kendine özgü ruhuyla buluşturabileceğimiz çok güçlü bir yer. Grand Hyatt İstanbul’un uzun yıllardır şehrin önemli otellerinden biri olması da bize hem güçlü bir miras hem de önemli bir sorumluluk getiriyor.
Benim için İstanbul’un en güçlü yanlarından biri de insanların sıcaklığı ve köklü misafirperverlik kültürü. Otelcilik temelde insan ilişkileri üzerine kurulu bir sektör ve şehrin bu özelliği yaptığımız işe çok doğal bir şekilde yansıyor.
İstanbul geçmişiyle bugünü aynı anda yaşatan çok özel bir şehir. Bizim hedefimiz de Grand Hyatt İstanbul’un yıllar içinde oluşturduğu birikimi bugünün misafir beklentileriyle buluşturarak bu şehirde yeni hikâyeler yaratmaya devam etmek.
Otelciliğe dair sektör dışından insanların duyunca şaşıracağı, işin mutfağına dair bir bilgi paylaşır mısınız bizimle?
Otelcilikte belki de dışarıdan bakıldığında çok görünmeyen ama bizim için en önemli konulardan biri detaylar. Misafirimizin tercih ettiği odadan kahvesini nasıl içtiğine, restoranda sevdiği masadan küçük bir servis beklentisine kadar pek çok noktayı fark etmeye ve hatırlamaya çalışıyoruz.
Asıl fark da misafir tekrar geldiğinde ortaya çıkıyor. Daha kendisi söylemeden tercihlerinin hatırlanması ve buna uygun bir deneyim sunulması, kişiselleştirilmiş hizmetin en güzel örneklerinden biri. Çünkü misafirperverlik yalnızca iyi hizmet vermek değil, misafire gerçekten tanındığını ve değer gördüğünü hissettirmek.
Yapay zekâ hemen her sektörde iş yapma biçimlerini, günlük işleyişleri değiştirdi. Bu değişim temelinde insanla kurulan bağ yatan otelcilik sektörüne nasıl yansıdı?
Yapay zekâyı otelcilikte insanın yerini alan değil, insanın işini daha iyi yapmasına yardımcı olan bir araç olarak görüyorum. Veri analizi, misafir tercihlerini daha iyi anlamak, operasyonel süreçleri hızlandırmak ve daha kişiselleştirilmiş deneyimler sunmak açısından önemli fırsatlar yaratıyor.
Ancak misafirin kapıdan içeri girdiği anda başlayan ilişkinin yerini hiçbir teknoloji alamaz. Karşınızdaki kişinin beklentisini, ruh halini ya da o anda neye ihtiyaç duyduğunu doğru anlamak hâlâ otelciliğin en önemli parçalarından biri. Teknoloji arka planda ne kadar gelişirse gelişsin, ön planda her zaman insan olacak. Çünkü günün sonunda bir misafirin hatırladığı şey çoğu zaman kullandığınız sistem değil, nasıl karşılandığı ve kendisine nasıl hissettirildiğidir.
Mutfaklarınızın ortak yönü, temel prensibi ne?
Bizim için temel nokta kalite ve tutarlılık. Misafir hangi restoranımızı tercih ederse etsin, kullandığımız ürünün kalitesinden servise ve deneyimin bütününe kadar aynı özeni hissetmeli. Bunun yanında her mutfağın kendi karakterini korumasına da çok önem veriyoruz. Her restoranın farklı bir hikâyesi ve kimliği var. Bu kimliğin hem menüde hem de misafirin yaşadığı deneyimde hissedilmesini istiyoruz.
Gastronomide bir süredir malzeme tedarik süreçlerinden reçetelere yerelliğin ön planda olduğunu görüyoruz. Sizin mutfağınıza nasıl yansıyor bu durum?
Yerel ürünleri ve üreticileri keşfetmek bizim için çok değerli. Türkiye, farklı bölgeleri ve mevsimleriyle gastronomik açıdan son derece zengin bir coğrafya. Mevsiminde ve doğru kaynaktan gelen ürünlerin hem lezzet hem de sürdürülebilirlik açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Uluslararası bir otel markası olarak yerel ürünleri kendi mutfak yaklaşımımızla bir araya getirmek, aynı zamanda misafirlerimize Türkiye’yi gastronomi üzerinden farklı bir şekilde anlatmanın da güzel bir yolu.

“Misafirin otelde yemek yemesi için güçlü bir neden yaratmak”
Otel misafirini yemek için otelde tutmak zordur. Genelde yalnızca bir kez otel restoranları tercih edilir ve kalan günlerde otel dışındaki mekânlara gidilir. Siz misafirlerinizin bu tercihlerini değiştirmek için neler yapıyorsunuz?
Bence burada mesele misafiri otelde tutmaya çalışmak değil, otelde yemek yemek istemesi için güçlü bir neden yaratmak. Bir restoranın yalnızca “otel restoranı” olarak değil, başlı başına bir gastronomi destinasyonu olarak görülmesi gerekiyor. Bunun için de menünün, atmosferin, servisin ve genel deneyimin birbirini tamamlaması önemli.
Aynı zamanda restoranlarımızın yalnızca otelde konaklayan misafirlere hitap etmesini istemiyoruz. İstanbul’da yaşayanların da tercih ettiği, şehrin gastronomi hayatının doğal bir parçası olan mekânlar yaratmayı önemsiyoruz.
Otelcilik sektöründe gelecek 10 yılda hem misafir deneyimi hem de sektör çalışanları açısından ne gibi değişimler öngörüyorsunuz?
Önümüzdeki 10 yılda kişiselleştirme ve teknoloji sektörün çok daha önemli bir parçası olacak. Misafirler kendilerini tanıyan, tercihlerini hatırlayan ve ihtiyaçlarını seyahat başlamadan önce bile öngörebilen markalarla daha güçlü bir bağ kuracak. Sürdürülebilirliğin de sektörün çalışma biçimini çok daha fazla şekillendireceğini düşünüyorum. Enerji ve su kullanımından gıda israfına, tedarik zincirinden otel tasarımına kadar pek çok alanda yeni yaklaşımlar göreceğiz. Çalışanlar açısından baktığımızda ise teknoloji bazı operasyonel işleri dönüştürürken insan ilişkileri, yaratıcılık, empati ve problem çözme gibi becerilerin önemi daha da artacak. Araçlarımız, teknolojimiz ve misafir beklentileri değişebilir. Ama otelciliğin temelinde değişmeyecek bir şey var: Misafire kendisini iyi hissettirmek.