Suyla konuşan fotoğraflar
Ruzy Gallery, Marta Syrko’nun “Immersion: Seeing Otherwise” sergisiyle sezona güçlü bir başlangıç yapıyor. Galerinin aynı zamanda ilk fotoğraf sergisi olan bu seçki, Syrko’nun değişip dönüşen an’lar üzerine kurduğu etkileyici bakışı yansıtıyor.
MELTEM KERRAR
meltemkerrar@gmail.com
Contemporary İstanbul Ruzy seçkisinde bir anda içine çekildiğim ve farklı bir gerçeklik duygusu taşıyan fotoğraflarından çok etkilendiğim Marta Syrko’nun dünyasına davetlisiniz bu hafta. Resim sanatının estetik, duygusal ve insani ögelerini taşıyan ve gerçeklik algımızı tetikleyen fotoğraflarla, izleyiciyi hem merak hem kişisel bir sorgulamaya götüren Syrko, ışığa, mekana, ‘an’a, konuma ve daha çok şeye göre değişip/dönüşen obje ve tabii ki ‘bakış’ üzerine düşündürüyor bizi. Dün açılan ve Ruzy Gallery’nin 212 Photography Istanbul’un paralel programında ilk fotoğraf sergisi olan “Immersion: Seeing Otherwise” 20 Kasım’a dek açık kalacak. Resimden ayırt etmekte zorlanacağınız su altında çekilen fotoğrafların ağırlıkta olduğu sergide, mapping teknolojisiyle hazırlanmış interaktif bir video enstalasyonunu da yer alıyor. Suyu bir konu ya da arka plan olarak görmüyor Syrko. Bedeni, mekânı, ışığı ve zamanı algılama biçimimizi dönüştüren bir ‘şey’ ona göre su. Fotoğraflarının görsel dilini de bir araç olarak kullandığı su oluşturmuş. Görüntünün arka planı olarak değil, görme biçimimizi değiştiren bir deneyim alanı yaratmak için seçmiş suyu sanatçı. Sergi aklımda çokça şey bırakıyor. Işığın peşinde günlerce yağmur ya da güneş altında kalarak manzaranın değişimini yakalamaya çalışan Empresyonistler bir yanda, fotoğrafa garip bir meydan okuma sergileyen 60’ların Fotorealistleri bir yanda, gördüğümüzün ne kadar ‘gerçek’ olduğunu sorgulayan felsefeciler bir yanda… Tüm bunları konuştuk Marta Syrko’yla.

Yapıtlarınız, resimle fotoğraf arasındaki farklı bir gerçeklik algısında yakalıyor izleyiciyi. Sanat tarihinin “Fotorealizm” akımını hatırlatan bu teknik, sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Sanat tarihi geçmişim, bakış biçimimi şekillendirdi. Resim, görsel hafızamın bir parçası: Işığın bir bedene nasıl ağırlık kazandırdığı, bir jestin nasıl duygu taşıdığı, bir kompozisyonun dikkatimizi nasıl onun üzerinde tuttuğu… Tüm bu etkiler fotoğraflarıma doğal bir şekilde yansıyor. Fotogerçekçilikle kurduğum ilişki benim için ilginç bir soru, çünkü ben buna ters yönden yaklaşıyorum: Gerçek olan bir şeyle başlıyorum ve fotoğraf, onun tanıdık olmaktan çıkmasına, kimi zaman neredeyse resimsel bir niteliğe bürünmesine olanak tanıyor. Gördüğümüz şeyi hemen açıklayamadığımız anla ilgileniyorum aslında. Teknik, bu belirsizliği yaratmama ve izleyiciyi görüntüyle daha yakından, daha yavaş bir karşılaşmaya davet etmeme yardımcı oluyor.
Tüm bu ‘gerçeklik’ algısını izleyiciye şeffaf bir bakış sunan su temasıyla yaşatıyorsunuz. Nedir bu suyla yaşadığınız derin ilişki?
Suya tekrar tekrar dönüyorum, çünkü görme koşullarını değiştiriyor. Işığı büküyor, oranları değiştiriyor ve bedenin yerçekimiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor. Şeffaf olmasına rağmen gördüklerimizi anlamlandırmayı zorlaştırabiliyor. Çalışmalarımın merkezinde bu çelişki yer alıyor. Su, aynı zamanda bir işbirlikçi. Kompozisyonu ve ışığı hazırlayabiliyorum ancak beden suya girdiğinde ortaya çıkanlara karşılık vermem gerekiyor. Bu da güven, sabır ve kontrolün bir kısmını bırakmaya istekli olmayı gerektiriyor. Beni en çok ilgilendiren şey, kişinin aynı kalırken görünümünün köklü biçimde değişmesi. Su, bir bedeni ne kadar hızlı yargıladığımızı ve bu yargının ne kadarının bedenle karşılaştığımız koşullara bağlı olduğunu sorgulamama neden oluyor.

İzleyiciyi duran konumdan çıkarıp yapıtın parçası haline getiren mapping enstalasyonundan söz eder misiniz? Diğer işlerinizle nasıl bir bağı var bu çalışmanın?
Mapping yerleştirmesiyle, izleyicinin fotoğraflarda başlayan deneyimini fiziksel olarak da devam ettirmesini istedim. Bir fotoğrafta, kadrajın dışından baktığımız bir ‘an’a tanıklık ederiz. Burada ise görüntü, içinde bulunduğumuz mekâna taşınıyor ve kendi varlığımız, o görüntüyü nasıl deneyimlediğimizin bir parçası hâline geliyor. Bu çalışma, beden, çevresi ve algı arasındaki ilişkiye duyduğum ilgiyi devam ettiriyor. Sualtı çalışmalarında su bedenin görünümünü dönüştürürken, yerleştirmede ise ışık ve mekân, izleyicinin görüntüyle kurduğu ilişkiyi değiştiriyor. Bu karşılaşmanın yalnızca görsel olarak değil, fiziksel olarak da hissedilmesini istiyorum. İzleyiciden belirsizliğin içinde zaman geçirmesini ve algısının değişmesine izin vermesini istemenin başka bir yolu aslında bu.