Riviera’nın sessiz güzeli: Antibes

Nice ile Cannes arasında, Akdeniz kıyısındaki Antibes’in geçmişi üç bin yıl öncesine uzanıyor. Yunanlardan Romalılara, Napolyon’dan Picasso’ya pek çok ismin yolu buradan geçmiş. Eski şehir, surlar, Port Vauban, Cap d’Antibes ve Juan-les-Pins ise Fransız Rivierası’nın daha sakin yüzünü görmek isteyenleri bekliyor.

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!
Riviera’nın sessiz güzeli: Antibes

Günay Fransa'da Nice’ten Cannes’a doğru gider­ken Antibes’i ilk kez tren penceresinden görüyorsanız gö­zünüz önce denize takılıyor. Ar­dından surlar, eski şehir ve liman beliriyor. Riviera’nın gösterişli komşularının arasında Antibes daha sakin, daha kendi halinde. Belki de insanı kendine çeken ta­rafı bu.

Antibes’in hikâyesi M.Ö. 5. yüz­yılda, Ege’nin öte yakasından ge­len Yunan denizcilerle başlıyor. Buraya “Antipolis”, yani “Kar­şı şehir” adını veriyorlar. Karşı­sında Nice’in atası “Nikaia” var. İki Yunan kolonisi birbirine ba­karak kuruluyor. Aradan yakla­şık üç bin yıl geçmiş olsa da coğ­rafya hâlâ aynı. Sonra Romalılar geliyor. Yollar, surlar, tiyatrolar yapılıyor. Orta Çağ’da ise korsan­lar ve savaşlar nedeniyle Antibes surlarının içine çekiliyor. Bugün eski şehrin dar taş sokaklarında dolaşırken hissedilen o korun­muşluk duygusunun geçmişi de bu dönemlere uzanıyor.

17’nci yüzyılda Fransa’nın ünlü askeri mühendisi Vauban, şehri savunmak için Fort Carré’yi, ya­ni Kare Kale’yi inşa ediyor. Yıldız biçimli surları ve denize bakan geometrisiyle kale bugün hâlâ ayakta.

Üstelik yolu Napolyon Bona­part’la da kesişiyor. Napolyon, Devrim sonrasında kısa bir sü­re burada tutuklu kalıyor. O yıl­larda genç bir subay olan Napol­yon’un birkaç yıl sonra Avrupa tarihinin en önemli isimlerinden birine dönüşeceğini elbette kim­se bilmiyor. Antibes’in yakın tari­hindeki en önemli isimlerden bi­ri Pablo Picasso. Picasso, 1946’da İspanya İç Savaşı’nın ve İkinci Dünya Savaşı’nın yorgunluğunu üzerinde taşıyarak Antibes’e ge­liyor. Château Grimaldi’nin eski taş duvarları arasında kendisine bir atölye kuruyor. Akdeniz’in ışı­ğı ve deniz burada sanatçının ça­lışmalarına da giriyor. O dönem­de yaptığı eserlerin bir bölümü bugün aynı binadaki Picasso Mü­zesi’nde sergileniyor.

Antibes’in uzun tarihini birkaç cümleye sığdırmak gerekirse: Yu­nanlılar kurdu, Romalılar düzen­ledi, Orta Çağ korudu, Vauban sa­vundu, Picasso da sanat tarihine yazdı.

Riviera’nın sessiz güzeli: Antibes - Resim : 1

İlk iş Eski Şehir

Antibes’i gezmeye Vieil Anti­bes, yani Eski Şehir’den başlayın. Dar sokaklara girin, küçük mey­danlardan geçin ve mümkün ol­duğunca plansız yürüyün. Zaten eski şehir çok büyük değil; kay­bolmaya çalışsanız da sonunda ya denize ya surlara çıkıyorsu­nuz. Surların üzerinde yürürken bir tarafta eski şehrin taş yapıla­rı, diğer tarafta Akdeniz var. Şeh­ri tanımaya başlamak için en gü­zel yerlerden biri burası.

Picasso’nun baktığı pencere

Denizin hemen kıyısındaki Pi­casso Müzesi (Château Grimal­di) Antibes’in en önemli durak­larından. Picasso burada çalışır­ken “Burada yaşamak istiyorum” demiş ve gerçekten de bir süre ya­şamış. Müzede sanatçının Anti­bes döneminde yaptığı resimler, seramikler ve çizimler bulunu­yor. Ama insanın aklında yalnız­ca eserler kalmıyor. Picasso’nun çalışırken baktığı pencereden gö­rünen deniz de hâlâ orada. Aynı pencerenin önünde durup aynı manzaraya bakabiliyorsunuz. Pi­casso’nun neden burada kalmak istediğini anlamak o noktada bi­raz daha kolaylaşıyor.

Bir de Milyarderler Rıhtımı var

Eski şehirden çıkıp Port Vau­ban tarafına yürüdüğünüzde gö­rüntü bir anda değişiyor. Burası Avrupa’nın en büyük yat limanı. Dünyanın en pahalı yatlarından bazıları burada yan yana duru­yor. “Milyarderler Rıhtımı” ola­rak bilinen bölümde teknelerin boyutları giderek büyüyor; bir noktadan sonra yat mı görüyor­sunuz, yüzen apartman mı, karar vermek zorlaşıyor. Antibes’in il­ginç taraflarından biri de bu. Bir­kaç dakika önce yüzyıllık surla­rın arasında yürürken, biraz son­ra milyonlarca euroluk yatların önündesiniz.

Napolyon’un tutulduğu kale

Limanın kuzeyinde Fort Carré var. Vauban’ın kusursuz geomet­rili kalesi, askeri mimarisi ka­dar manzarası için de görülme­ye değer. Tepesinden Antibes ve Nice görülebiliyor; hava açıksa Korsika’nın silüetini bile seçmek mümkün. Napolyon’un bir dö­nem tutulduğu taş odalar da bu­rada. Avrupa tarihinin en önemli isimlerinden birinin bir zaman­lar bu odalarda tutuklu olduğu­nu bilmek, kaleyi gezerken insa­na tarihin garip tesadüflerini dü­şündürüyor.

Pazara uğramadan olmaz

Antibes’in günlük hayatını gör­mek için Marché Provençal’a uğ­rayın. Sabahları kurulan kapalı pazarda zeytinler, peynirler, la­vantalar, baharatlar ve taze seb­zeler tezgâhları dolduruyor. Bir şey satın almayacaksanız bile kokular ve renkler için dolaşma­ya değer. Burada bir de socca ye­mek lazım. Nohut unundan yapı­lan bu ince krep sıcak servis edili­yor. Provence tarafına gelip socca yemeden dönmek küçük ama ge­reksiz bir eksiklik olur.

Riviera’nın sessiz güzeli: Antibes - Resim : 2

Cap d’Antibes’e doğru

Eski şehirden sonra yönünüzü güneye, Cap d’Antibes’e çevirin. Çam ağaçları arasından ilerle­yen patikalar, merkezin kalabalı­ğını kısa sürede geride bırakıyor. Sentier du Littoral adı verilen sahil yolu kayalıkların üzerin­den, denizin hemen yanından de­vam ediyor. Antibes’e gelenlerin önemli bir bölümü eski şehir çev­resinde kalıyor. Oysa buraya ka­dar gelmişken bu yürüyüşü atla­mamak gerek.

Bir tarafta Akdeniz, diğer taraf­ta milyonlarca euroluk villaların bahçeleri var. Siz de aradaki pati­kadan yürüyorsunuz. Villalar on­ların, manzara herkesin.

Juan-Les-Pins ve caz yılları

Antibes’in hemen yanındaki Juan-les-Pins ise bambaşka bir havada. Burası 1920’lerin hare­ketli ve caz dolu yıllarının izle­rini taşıyor. F. Scott Fitzgerald burada “Muhteşem Gatsby”nin tohumlarını atmış, cazın efsane isimleri burada çalmış. Her yaz düzenlenen Jazz à Juan festivali de o dönemin izlerini sürdürüyor. Juan-les-Pins’in kumlu plajları, Antibes’in kayalık kıyılarından sonra manzarayı da değiştiriyor.

Denize bakan Nomade

Eski şehrin surlarının hemen dibinde Nomade ile karşılaşı­yorsunuz. Jaume Plensa’nın dev beyaz heykeli, dizlerini karnına çekmiş, denize bakan bir insan fi­gürünü andırıyor. Yaklaştığınız­da figürün harflerden oluştuğu­nu fark ediyorsunuz. Özellikle gün batımında buraya gelin. Be­yaz heykel, turuncuya dönen gök­yüzü ve deniz aynı kareye giriyor. Antibes’te fotoğraf çekilecek tek bir yer seçmek gerekse burası güçlü adaylardan biri.

Riviera’nın sessiz güzeli: Antibes - Resim : 3

Peki Antibes’in farkı ne?

Nice var, Cannes var, Sa­int-Tropez var, Monaco var. Ri­viera’nın bu kadar ünlü ismi ara­sında neden Antibes? Belki de cevap denge. Nice büyük ve hare­ketli. Cannes festival döneminde bambaşka bir dünyaya dönüşü­yor. Saint-Tropez gösterişi sevi­yor. Monaco zaten kendi kuralla­rı olan ayrı bir dünya. Antibes ise daha gündelik. Sabah pazara gi­den insanlar var, surların üzerin­de kitap okuyan gençler, akşam limanda balık tutanlar… Şehir tu­ristle birlikte yaşamaya alışmış ama yalnızca turist için yaşamı­yor. Riviera’da bu fark hemen his­sediliyor.

Tarih de günlük hayatın hemen yanı başında. Bir sokaktan geçi­yorsunuz, geçmişi Yunanlılara uzanıyor. Bir sura çıkıyorsunuz, yüzyıllar önce şehri koruyan sa­vunma hattının üzerindesiniz. Picasso’nun müzesine giriyor­sunuz, birkaç dakika sonra onun baktığı denize bakıyorsunuz. Bir de Antibes’in denizi var. Turku­az ile lacivert arasında, tarifi pek kolay olmayan bu renge “Antibes mavisi” deniyor. Ressamların yıl­lardır peşinden gittiği, fotoğraf­larda bile tam karşılığı olmayan bir renk. Şehirden ayrılmadan önce son kez surlara çıkın. Güneş batarken Nomade’ın yanına gidin ve denize bakın. Yunanlılar gel­di, Romalılar geldi. Krallar, impa­ratorlar, ressamlar, milyarderler