26 °C

'İşletme guruları otomobilimize gülmesin'

'İşletme guruları otomobilimize gülmesin'

Dr. Ahmet N. HELVACI / İTO Genel Sekreter Yardımcısı

1971-1976 yılları arasında ilkokulu okuyan bir Türk vatandaşı olarak televizyon merkezli teknolojik ve sosyal değişimleri yaşama ve gözleme imkanım oldu. İlk acı veren zıtlığı da o yıllarda yaşadık. 1975'te "dayak-sever" ilkokul müdürünün girmiş olduğu resim dersi nedeniyle nefret ettiğimiz Salı gününü, akşam çıkan Türk filmleri nedeniyle iple çekiyorduk.

Bir ülkenin yöneticisi iseniz ve o pozisyonda da yıllarca bulunmuşsanız o ülke vatandaşlarının oy vermekle yahut muhaliflerinizi desteklemekle gösterdikleri genel politik ilişkileri dışında sizin farkında olmadığınız, size yönelik özelleşmiş zihinsel tecrübe yahut paylaşımları vardır. Bu türden paylaşımların en çok yaşandığı isimlerin başında Sayın Süleyman Demirel gelir.

Dünyadaki televizyon yayınlarının serencamına baktığınızda ilk TV yayınlarının 1928'de ABD'de, 1929'da ise Avrupa'da başladığını ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da tamamen yaygınlaştığını görürsünüz. Renkli televizyon süreci 1950'lerden sonra başlar. ABD'de ilk renkli TV'ye 1951'de geçilir ve 1961'e kadar da tamamıyla renkli yayın sağlanmış olur. Bu süreç Avrupa'da biraz gecikmelidir. Ancak düzenli renkli yayın Avrupa'da 1 Temmuz 1967'de BBC'nin yayınlarıyla başlar ve 1969'a kadar Avrupa'nın önde gelen ülkeleri tümden renkli TV'ye geçer.

Türkiye'de ise o zamanlar tek kanal olan TRT ilk yayınını 31 Ocak 1968'de yapar. Önce haftada 3 gün olarak başlayan bu yayınlar, 31 Ocak 1971'de 4 güne, 21 Haziran 1972'de de 5 güne çıkar. Televizyon yayınlarının 7 güne çıkması için 1974 yılını beklemek gerekir. İlk renkli televizyon deneme yayınının 1976'da gerçekleşmesine rağmen Türkiye'nin tamamen renkli yayına geçtiği yıl 1984'tür.

Konumuz açısından önemli olması nedeniyle burada not edilmesi gereken husus, hem siyah-beyaz hem de renkli televizyon yayınlarından en az 15 yıl öncesinde İstanbul Teknik Üniversitesi'nin çalışma yapıyor ve belli yayınları gerçekleştiriyor olmasıdır. Ama o zamanın yöneticileri bu damara yüklenmek ve kendi teknolojimizi geliştirmek yerine, Batının değil eskimiş teknolojisini, çöpe gidecek televizyon setlerini ülkemizde yıllarca pazarlamak aymazlığına düşmüşlerdir. "Devrim" otomobili deneyimi ufuksuzluğun alanında en bilinenidir ama tek örneği değildir aslında

Avrupa'nın atılacak televizyonlarının ülkemize getirildiğini öğrendiğim tarih, "zavallı üçüncü dünya ülkesi vatandaşı" olduğumuzu iliklerime kadar hissettiğim ve bunu bana hissettirenlere kızdığım-kırıldığım an olmuştur. Sayın Demirel imgesinin benim zihnimdeki ilk öznel kırılnası da bu tarihte olmuştur.

Şimdilerde Türkiye'de bir yerli otomobil süreci başladı. Başbakanımızın başlattığı ve her aşamada fors ettiği bu konuyu bakanından vatandaşına, TÜSİAD'ından MÜSİAD'ına, İhracatcılar Meclisi'nden köşe yazarlarına kadar herkes konuşuyor. Hükümetin "prestij" proje addettiği, sanayileşmemizin sembol mamulü olarak algıladığı yüzde yüz Türk otomobilini ülkemiz üretecek görünüyor. Ancak kendi adıma yukarıda anlattığım televizyon hikâyesine benzer bir durumun ortaya çıkmasından korkuyorum.

Piyasadaki büyük üretici firmaların hemen hepsi elektrikli modelleri yavaş yavaş piyasaya sürerken, 10-15 yıl içerisinde çok geri teknoloji olarak kalacak benzinli veya dizel motorlu araçları üretmenin yanlış olabileceği korkusu içerisindeyim. Hatta "bazı ülke yahut büyük firmalar bize bunları kasmaya mı çalışıyorlar?" diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Korkum birilerinin, çevre koruma bilinç ve kurallarının da artık "out" ilan ettiği ellerindeki bu eskiyen teknolojiyi bize satmaya çalışmaları.

İtirazım temelde management'la alakalı. Modern zamanlarda, Swatch marka saatlerin örnek olay olarak anlatıldığı dönemden, Steve Jobs'un Apple örneğine kadar günümüzde işletme disiplininin kabul ettiği bazı temel ilkeleri var. Bunlardan birincisi ve en önde geleni: "Farklı bir şey yahut farklı bir biçimde üretmek". Şirketler ürünleriyle kendilerine farklı bir yer oluşturabildikleri müddetçe rekabette de avantaj sahibi olabiliyorlar. İşletme gurusu Michael Potter'in dediği gibi "eğer sadece rakiplerinizin yaptığını taklit ediyorsanız, rekabet avantajı elde edemezsiniz." Türkiye rekabet avantajı elde edemeyeceği bir alana neden devasa paralar harcasın?

İtirazımız managemnent'la alakalı ama farklılığı mühendislik oluşturacak. Trendi okuduğumuzda elektrikli araçların bu türden bir meydan okumayı bizim mühendislerimizin önüne koyduğu açık. Neler olabileceğini kendileri bulacaklar ancak başka teknolojik farklılıklar da oluşturulabilinir.

Mesela Bor: Geçenlerde bir haber vardı. Bor Ürünleri Ar-Ge Sanayi Ticaret AŞ Genel Müdürü yaptığı bir açıklamada, bor madeninden araç yakıtı ürettiklerini söylemişti. Geleceği varsa buna odaklanalım. Veya hem karada hem denizde seri giden araçlar üretelim. Ne yaparsak yapalım ama bu üretimi farklı yapalım. Diğer gelişmiş ülkelerin 100 yıl önce ürettikleriyle ve muhtemelen de 10-15 yıl sonra terk edecekleri bir teknolojiyle yola çıkmayalım. Yeni bir alana, farklı bir teknolojiyle çok güçlü girelim.

Mercedes marka makam araçlarıyla Alman Başbakanını ağırlamanın ne kadar sakil ve onur kırıcı olduğunu anlayabiliriz. Sırf bu nedenle, Başbakan ve bakanlarımızı kendi markamıza bindirmek amacıyla bile Türkiye'nin araba markasının olmasının gerekliliğine inanırız.

Ancak sizin markanız hiçbir zaman Mercedes olamayacaksa, Mercedes gibi kıymetli ve aranılır olabilecek geleceğin bir teknolojisine yatırım yapmak daha akıllıca değil mi?

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.