'Marka kent' için değerler yok edilmesin, 'bırakalım ıssız kalsın!'

Yassıada ve Sivriada’nın otel ve kongre merkezi projesi için imara açılmasının ardından Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi “Yassıada ve Sivriada’ya Dokunma, Bırak Issız Kalsın!” çağrısında bulunan bir açıklama yaptı

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

didem-003.png

Tarihi ve kültürel miras, bir ülkeye uluslararası toplum içinde kimlikli bir yer, kentlere kendine özgü bir özellik kazandıran, kentlilere aidiyet, sahiplik ve güven duygusu aşılayan bir olgu. Kültürel varlıklarımızın sürdürülebilirliği, sürdürülebilir kalkınmanın vazgeçilmezlerinden birisi. 

1970 yılında 1. Derece Doğal ve Tarihi Sit, 3. Derece Arkeolojik Sit alanı olarak belirlenen Yassıada ile 2. Derece Doğal Sit ve 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı olan Sivriada’nın imara açılma kararı, kültürel varlıklarımızın sürdürülebilirliğinin sorgulanmasına yol açtı. Her iki adanın arkeolojik veriler içermesi nedeniyle, Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi 13 Temmuz’da “Yassıada ve Sivriada’ya Dokunma, Bırak Issız Kalsın!” çağrısında bulunduğu bir açıklama yaptı. 

“Devlet eliyle korumasız kaldı” 

Açıklamada; “Bizans Dönemi’nde inziva ve sürgün yeri olarak kullanılan her iki adada birer manastır olduğu, yüzeyde günümüze kadar korunagelmiş kalıntılardan ve antik kaynaklardan bilinmektedir. Prof. Dr. Erendiz Özbayoğlu’nun 1998 yılında gerçekleştirdiği yüzey araştırmaları ile Sivriada’da (antik adı Okseia), Bizans Dönemi’ne tarihlenen mendirek kalıntısı, sarnıç ve gözetleme kulesi kalıntıları; Plate/Plateia adıyla da bilinen Yassıada’da ise sarnıç kalıntıları ve olasılıkla manastırın çilehanesi ya da hapishane olarak kullanıldığı düşünülen hücreli bir yapı kalıntısı belgelenmiştir. Ayrıca, antik kaynaklardan varlığı bilinen ancak henüz yeri tespit edilememiş yapıların varlığı da bilinmektedir. Yassıada’yı 19. yy ortalarında İngiliz elçisi Sir Henry Bulwer satın alıp Ortaçağ görüntülü şato yapıları, seralar ve bir takım hizmet yapıları inşa ettirmiştir. Ada daha sonra Hidiv’lerin ailesi tarafından satın alındıysa da pek oturan olmamıştır. Ayrıca, adada 1960 İhtilali’nde Yassıada yargılamalarının yapıldığı spor salonunun da arasında bulunduğu tescilli yapılar da vardır” bilgileri yer alıyor. 

Açıklamada aynı zamanda, doğal ve arkeolojik sit alanı olan her iki adanın 2863 sayılı Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamından çıkarıldığı, ve arkeolojik katmanların mevzuat üzerinden korunmasının engellendiğine yer veriliyor. 

2011 yılına kadar Hazine mülkiyetinde olan her iki ada, bu tarihten sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Müdürlüğü’ne tahsis edildi. Adalar, daha sonrasında ise Turizm ve kültürel tesis alanı olarak yap-işlet-devret modeli altında TOBB’a tahsis edildi. Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi’nin açıklaması şöyle devam ediyor: “Yassıada’da arkeolojik katmanlar üzerinde arkeoloji biliminin yöntemleri kullanılmadan yapılan bu kazılar, adanın arkeolojik dolgularının belgelenmeden yitirilmesine neden olacaktır. Üstelik torba yasayla her iki adanın 2863 sayılı Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamından çıkarılarak tarihsel tüm katmanların devlet eliyle korumasız bırakılması, devletin anayasal görevini yerine getirmemesi anlamına gelmektedir. Sivriadanın ve Yassıada’nın doğal ve tarihsel zenginlikleri ile, Yassıada’nın 1960 idamlarıyla beraber toplumsal hafızanın içinde önemli bir yer tutması gerekirke böyle hoyrat bir biçimde harcanması kabul edilemez bir durumdur.”

Amaç turizm geliri olmamalı 

Görüşlerini aldığımız Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Yiğit Ozar, “Küresel marka kentler yaratmaya çalışırken, kültürel değerler yok edilmemeli” diyor. 

Karar vericilerin kültürel mirasla aralarında bir bağ bulunmadığını söyleyen Ozar, şu yorumları yapıyor: “Karar verici insanlar, nasıl bir coğrafyada yaşadıklarının farkına varmalılar. Kültür turizmi tabi ki ekonomi açısından önemli, ama bu noktada turizm geliri bir amaç olarak görülmemeli. Kültürel varlıkların neden korunması gerektiğini doğru bir şekilde anlatmak gerekiyor. İstanbul’un birçok yerinde kültürel mirasın yok olması ile ilgili benzer olaylar yaşanıyor. Fakat son dönemde insanlar yaşam alanlarına daha fazla sahip çıkıyorlar. Kültürel varlıkların korunması konusunda sorumluluklarını en fazla yerine getiren kesim, toplum diyebiliriz.” 

Yiğit Ozar’ın dikkat çektiği bir diğer konu da, koruma kurullarının özerkleştirilmesi gerekliliği.

“Yiğit Ozar'ın dikkatini çektiği bir diğer konu da koruma kurulların özerkleştirilmesi" olarak kısaltabilir miyiz? “Yiğit Ozar'ın dikkatini çektiği bir diğer konu da koruma kurulların özerkleştirilmesi" olarak kısaltabilir miyiz? 

İnsanlar yaşadıkları bölgenin coğrafi yapısını tanımalı

Kültürel mirasın korunmasında şüphesiz özel sektöre de önemli bir görev düşüyor. Bu süreç aslında şirketlerin etik anlayışıyla yakından ilgili. Kültürel sürdürülebilirliğin ülkenin sürdürülebilir kalkınmasının vazgeçilmezlerinden biri olduğunu söyleyen bağımsız denetim şirketi Mazars Denge’nin CEO’su Dr. İzel Levi Coşkun, toplumun kültürel değerlerin korunmasına yönelik yaklaşımını belirleyen temel unsurun eğitim olduğunu ifade ediyor. Coşkun, “Eğitim yerelleştirilmeli; bölgeselleştirilmeli. İnsanlar yaşadıkları bölgenin coğrafi yapısını bilmeliler. O coğrafyayı tanıdıklarında, koruyacaklardır aynı zamanda. Oysa bugün insanlar yaşadıkları coğrafya ile o bağı kurmuyor” yorumlarını yapıyor.

Bu konularda ilginizi çekebilir