Demokrasi 8 yıl üst üste geriledi

Kiev, Bangkok, Sao Paolo, Kahire, İstanbul ve daha birçok şehir demokrasiyle yönetiliyor ama kitleler yine de demokrasi istiyor. 20’nci yüzyılın en başarılı politik fikri demokrasi tehlike sinyalleri veriyor

YAYINLAMA
GÜNCELLEME

Hilal Sarı

İSTANBUL - Demokrasi zor zamanlar geçiriyor. Tarih otokratların ofislerinden kovulduğu, muhalefetlerinse tutarlı demokratik rejimler kurmakta başarılı olamadığı bir döneme tanık oluyor. Kurulu demokrasilerde bile sistemdeki kusurlar endişe verici şekilde görünür olmaya başlaıyor ve politikanın kitleleri hayalkırıklığına uğratması salgın şeklinde tüm dünyaya yayılıyor. The Economist geçtiğimiz haftaki sayısında demokrasinin yaşadığı bu engebeli döneme, demokrasiyi tartışan ve sorgulayan bir içerikle  geniş yer verdi. Analize göre sadece birkaç yıl öncesine kadar ‘demokrasi’ dünyadaki baskın yönetim şekli olacaktı, fakat şimdi bu tablo o kadar da net değil. 

20’nci yüzyılın ikinci yarısında demokrasiler çok zor şartlardan kök salarak büyüdü. Almanya Nazicilik tramvasını atlattı, dünyanın en kalabalık fakir nüfusunu barındıran Hindistan demokrasiye kavuştu. Güney Afrika 1990’larda ayrılıkçı yönetimden kurtuldu ve çok partili döneme geçti. Sömürgeciliğin gerileyişi başka bir deyişle ‘dekolonizasyon’ Afrşja ve Asya’da yeni demokrasiler doğurdu. Otokratik rejimler Yunanistan’da (1974), İspanya’da (1975), Arjantin’de (1983), Brezilya’da (1985) ve Şili’de (1989) yerini demokrasiye bıraktı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle doğu Avrupa’da çiçeği burnunda demokrasiler oluştu. 2000 yılında Amerikalı düşünce kuruluşu  Freedom House yayınladığı raporda dünya ülkelerinin yüzde 63’üne denk gelen 120 tanesini ‘demokrasi’ olarak sınıflandırdı. 

Demokrasi zenginlik ve 
özgürlük vaadetmişti

Ukrayna’da siyasi düzeni tersine çeviren göstericilerin ülkeleri için bir çok isteği var. Taşıdıkları pankartlarla Avrupa Birliği’ne (AB) yakın durmak ve Rusya’nın ülkenin iç siyasetine karışmasına bir son vermek istediklerini ifade ettiler. Görevinden azledilen Başbakan Viktor Yanukoviç’in yolsuzluk ve rüşvete bulanmış hükümetinden kurtulmak istediler. En temel istekleri ise yıllardır süren yolsuzluk, rüşvete, tacizci ve otokarik hükümete karşı direnmekti. Yani istekleri kurallara dayalı bir demokrasiydi. The Economist kitlelerin demokrasi isteğinin, demokrasilerde demokrasinin var olmadığı ülkelere göre daha zengin olunmasına bağlıyor.  Ayrıca savaş ihtimalinin düşük olması ve rüşvetle mücadelenin çok daha iyi notlar alması da kitlelerin demokrasiyi arzulamasının ardında yatan nedenler. Daha da temelde, demokrasi insanların istediklerini özgürce ifade edebilmelerine, kendilerinin ve çocuklarının geleceğini istedikleri gibi şekillendirmelerine olanak sağlıyor. Dünyanın birçok farklı noktasında bu gibi ihtiyaçlar için herşeyi göze alabilecek kişiler olması ise demokrasinin cazibesini kalıcı kılıyor. 
Fakat bu günlerde Kiev’de, Bangkok’ta, Sao Paolo’da ve hatta geçtiğimiz aylarda İstanbul’da, ardı ardına birçok dünya şehrinde kitleler şehir meydanlarına akın ediyor. Sıklığı gittikçe artan hükümet karşıtı gösteriler sistemde bir sorun düzeninin oluştuğunu ve kendini tekrar etmeye başladığını göstererek demokrasiye dair endişeleri artırıyor. Rejimin sınırlandırdığı kesimler direniyor, direnirken sabırlarını kaybedip dünya basınına konu oluyor ve uzlaşmazlık dünya çapında ses buluyor. Dünya da rejimlerin yıkılmasına alkış tutuyor ve demokrasi kurulması için yardım teklif ediyor. Fakat görülen o ki, otokratları koltuğundan etmek kalıcı demokratik bir hükümet oluşturmaktan çok daha kolay. Arap Baharı’nda ya daUkrayna’nın turuncu devriminde de olduğu gibi, yeni rejimler sallanıyor, ekonomiler bata çıka ilerliyor ve ülke kendini öncekinden çok da farklı olmadığı bir noktada buluyor. 2004 yılında Yanukoviç yine azledilmiş ve 2010’da yerine geçen ve umut vermeyen bir muhalefet sayesinde, büyük bir Rusya finansmanın da yardımıyla tekrar seçilerek gelmişti. O yıl 100 ülkenin temsilcisi Varşova’da gerçekleştirilen Dünya Demokrasi Forumu’nda bir araya gelerek ‘halkın isteği’nin hükümetin otoritesinin temelini oluşturduğunu ilan etti. 

Demokrasi 1980-2000 yılları arasında birkaç kez tökezlerken, 2000’den beri birçok kez geri adım attı

Antik yunanda demokrasinin ilk icat edildiği Atina şehrinin düşüşünden sonra demokrasi fikri 2000 yıl kadar sonra tekrar gün ışığına çıktı. 18’inci yüzyılda sadece Amerikan devriminin sürdürülebilir bir demokrasi doğurduğunu ifade eden haberde, 19. yüzyıl boyunca monarşilerin demokratik güçlerle karşı karşıya savaş verdiğinin altı çizildi. 20’inci yüzyılın ilk yarısında ise Almanya, İspant ve İtalya’da gelişmeye başlayan demokrasiler çöktü. Ayakta durabilen sadece 11 demokrasinin kaldığı 1941 yılına gelindiğinde ABD Başkanı Franklin Roosevelt “Demokrasinin muazzam alevini barbarlığın karanlığından korumak belki de mümkün değildir” diye konuşmuştu.

Adil seçimlere rağmen özgürlük geri adım atıyor

Bu yıl dünya nüfusunun yüzde 40’ı özgür iradesiye adil şekilde yapılacak seçimlerde oy kullanacak olsa da, tarihte gerçekleşen en yüksek seçim katılımına ulaşılsa da, demokrasinin küresel ilerleyişi durma noktasına geldi, hatta geri adım atıyor. Amerikalı düşünce kuruluşu Freedom House’a göre 2013 yılı küresel özgürlüğün üst üste azaldığı sekizinci yıl oldu ve bu hızla yüzyılın başlarındaki haline geri dönecek. 1980-2000 yılları arasında demokrasinin sadece birkaç geri adım attığı belirtilen analize göre 2000 yılından sonra ise bu ideal olduğu düşünülen sistemin birçok kez tökezlediği belirtiliyor. Birçok sözde demokrasinin otokrasiye kaydığı belirtilen haberde seçimler devletlerin dış görünümünü ‘demokratik’ hale getirse de, işleyen bir demokraside olması gereken hakların ve kurumların eksikliği bu yönetimleri otokrasi yapıyor. 

Demokrasinin kalesi 
batıda bile sorunlar var

Demokrasiye olan inanç zafer kutlamalarında saman alevi gibi yanıyor fakat sonrasında tekrar sönükleşiyor. Batı dışındaki demokrasiler sadece bir çöküşe doğru ilerliyor. Batı ülkelerinde bile demokrasi çoğu zaman borçlanma ve ekonomik açıdan kendine yetememezlikle sonuçlanıyor, sonuçları ise sınırları aşıyor. Demokrasinin kalesi batıda bile olması ve kırılganlığının dünya üzerindeki yansımasının çok daha fazla olması, ezelden beri eleştirilere maruz kalabilen demokrasi hakkındaki şüpheleri yeniden gündeme getiriyor. Ne oldu da demokrasi devinimini yitirdi dersek, cevabı ekonomik süreçlerin verdiği görülüyor. 

Çin daha doğru bir model mi?

Demokrasinin hızını kesen en önemli iki neden var. Biri 2007-08 finansal krizi, diğeri ise demokrasiyle yönetilmeyen Çin’in yükselişi. Krizin hem psikolojik hem de ekonomik sonuçları oldu. Batı’nın politik sistemlerindeki temel güçsüzlükleri ortaya çıkaran bu kriz, demokrasinin kalesinin en önemli varlığı olan özgüvenlerinin altını oymaya başladı. Hükümetler görev sürelerini uzattılar, tehlikeli seviyelerde borçlanmalara izin verdiler. Politikacılar yükseliş ve düşüşleri yok ettiklerine ve riskleri tamamen ortadan kaldırdıklarına inanmaya başladılar. Birçok insan özellikle hükümetler bankerleri halkın vergileriyle borç batağından kurtardığında gözleri açıldı. Banka yöneticileri bu dönemlerde bile kendilerine muazzam bonuslar ödettiğinde hükümetlerin iktidarsızlıkları daha su yüzüne çıktı. O noktada demokrasiden şüphe edilmeye başlandı. Demokrasi eşitlik getirmiyordu.

Çin’in yükselişi batının 
ekonomideki tekelini kırdı

Tabii bu arada Çin Komunist Partisi tarafından yönetilen dünyanın ikinci büyük ekonomisi demokratik dünyanın ekonomik süreçlerdeki tekelini kırdı. Harvard Üniversitesi’nden Larry Summers Amerika’nın en hızlı büyüdüğü dönemlerde bile yaşam standardını her 30 yılda bir yaklaşık ikiye katladığını belirtiyor. Çin ise geçtiğimiz 30 yıldır yaşam standardını her on yılda bir ikiye katladı. Çin elitleri, Komunist Partinin sıkı kontrolündeki yönetim biçiminin demokrasiden daha verimli olduğunu ve tıkanıklık, kriz gibi durumlara karşı daha az duyarlı olduğunu tartışıyor. Ülkede daha üst kademelere çok yetenekli kişilerin atanması için inanılmaz bir çaba harcanıyor ve her on yılda bir politik liderler değişiyor. Dolayısıyla Komunist Parti kadroları devamlı genç ve taze yeteneklerden oluşuyor ve terfileri hedeflerini tutturmaları üzerine gerçekleşiyor. 

Çin, yönetim modelinin demokrasiye göre daha verimli, krizlere karşı daha dirençli olduğunu söylüyor

Çin’li liderler normal bir demokraside çözmesi on yıllar alabilecek bir sorunu hızlı bir karar mekanizmasıyla çözdüler. Sadece iki yıl içinde ülke emeklilik kapsamını kırsaldaki 240 milyon kişiye daha ulaştırdı.Bu rakam Amerika’nın toplam emeklilik sistemindeki insan sayısından kat be kat fazla.  Pew Research Center’ın  2013 yılında yapmış olduğu Küresel Tutum Anketi gösterdi ki Çin’li vatandaşların yüzde 85’i ülkelerinin gidişatından ‘çok memnun’ olduğunu ifade ederken bu rakam Amerikalı vatandaşlarda yüzde 31’de kaldı. 

Pekin Üniversitesi’nden Yu Keping demokrasinin çok basit durumları karmaşıklaştırabildiğini ve anlamsızlaştırabildiğini, “tatlı dilli politikacıların insanları yanlış yönlendirebilmesine” imkan tanıdığını  söyledi. Yine Pekin Üniversitesi’nden Wang Jisi “Batının değerlerini ve politik sistemlerini uygulayan gelişmekte olan birçok ülke düzensizlik ve kaos içinde kaldı” diye konuştu. Fakat Çin alternatif bir model sunuyor. Afrika’da (Rwanda) Ortadoğu’da (Dubai) ve Güneydoğu Asya’da (Vietnam) bazı ülkeler bu öneriyi ciddi şekilde değerlendiriyor. Çin’in ilerleyişi 2000 yılından bu yana demokraside yaşanan hayalkırıklıklarını daha da inandırıcı kılıyor. 

Seçimler demokrasi 
anlamına gelmiyor

Demokrasinin ilk tökezlediği yerin Rusya olduğunu ifade eden analize göre Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla eski Sovyetler Birliği ülkelerinin demokratikleşmesi kaçınılmazdı. Rusya’nın da Devlet Başkanı Boris Yeltsin döneminde (90’lı yıllarda) demokrasiye doğru ‘sarhoş’ ama olumlu bazı adımlar atıldığını ifade eden habere göre 1999 yılında eski KGB casusu Vladimir Putin’in devlet başkanı olmasıyla demokrasinin büyük yara aldığı iddia ediliyor 

‘Postmodern çar’ ifadesiyle betimlenen Putin’in basın ve fikir özgürlüğünü baskılarken, herkesin oy kullanabildiği seçimi ise görünürde demokrasinin varlığını sürdürdüğünü söyleyebilmek için barındırdığı ifade ediliyor. Venezuela, Ukrayna, Arjantin gibi ülkelerde de otokrat liderlerin benzer biçimde davrandığı belirtilen analize göre bu ülkelerde de sapkın bir demokrasi taklidinin sürüp gittiğini belirtiyor. Irak savaşı ise demokrasinin yediği ikinci büyük darbe oldu. 

Arap Baharı sonrasında Mısır’ın ilk demokratik şekilde seçilen lideri Muhammed Mursi ise demokrasiye “kazanan hepsini alır” bakış açısıyla yaklaştı ve kendine sınırsız yetkiler veren düzenlemeler getirdi. Ayrıca parlamentoda kalıcı bir İslamcı çoğunluk sağladı. Suriye’deki iç savaş, Libya’daki anarşi Arap Baharı’nın Ortadoğu’yu demokratikleştireceğine dair umutları fazlasıyla zedeledi. Güney Afrika’da 1994 yılında demokrasinin ilan edilmesinden beri Afrika Ulusal Kongresi tarafından yönetildiğine dikkat çeken analiz, partinin gittikçe sadece kendine hizmet ettiğini ifade ediyor. Türkiye’de ise modern islamın refah ve demokrasiyle birleştirecek gibi görünen duruşunun yolsuzluk ve otokrasiyle inişe geçtiği ifade ediliyor. Bangladeş’te, Tayland’da ve Kamboçya’da muhalefet partileri yapılan seçimleri tanımadıklarını ve sonuçlarını kabul etmediklerini açıklıyor. 

Tüm bu gerçekleşenler demokrasiyi ayakta tutacak kurumların inşa edilmesinin sanılandan daha yavaş olduğunu gösteriyor. Bir zamanlar demokrasi için çok tutulan “tohumu atılınca hızla büyür” kavramının artık geçerli olmadığı görünüyor. 

“Özgür olma sanatından daha muhteşem bir şey yoktur, fakat o özgürlüğü nasıl kullanacağını bilmekten daha zor bir şey de yoktur”ALEXIS DE TOCQUEVILLE, “DEMOCRACY IN AMERICA”

Tabii bu süreçlerde küreselleşmenin de çok etkisi bulunuyor. Dünyanın gittikçe daha entegre olması ulusal politikaları önemli ölçüde etkiledi. Ulusalcı politikacılar gittikçe daha fazla güce sahip oldular. Ticari ve finansal sermaye akışlarında küresel piyasalar ve uluslar üstü kuruluşlar karşısında ülke çıkarlarını daha önde tuttular. Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası organizasyonların dünya üzerindeki etkisi arttı. 

Finansal kriz, borçla dönen bir demokrasinin kesinlikle sürdürülemez olduğunu ortaya çıkardı

Fakat Çin’in etkisi arttıkça, Amerika ve Avrupa rol model olma ve demokrasiye karşı iştah kabartan çekiciliğini yitirmiş oldu. Analizde demokrasiden baskıcı ve cihatçı rejimler doğuracağından endişe eden Obama yönetiminin korkudan paralize olduğu ifade edildi. Öte yandan demokrasi bu kadar ideal bir yönetim şekli iken neden Amerikan hükümetinin bir bütçeyi bile yasadan geçiremediği sorgulanan analizde Avrupa’nın da çok farklı olmadığı, Avrupa’da da parasal sıkılaşma isteyen liderlerin Euro Bölgesi elitleri tarafından istenmediği belirtildi. 

Gelişmekte olan dünyada da benzer sorunlar yaşandı. Kısa dönemli harcamaları uzun dönemli yatırımlara tercih eden yönetimler sonuçlarına katlandığı ifade edildi. Brezilya’da kamu görevlilerinin 53 yaşında emekli olunmasına izin verilmesinin ülkenin henüz modern bir havayolu sisteminin olmamasının sebebi olarak gösterildi. Hindistan’da belirli gruplara ödemeleri yapılırken, altyapıya çok az yatırım yapılıyor. Ülkenin yasama organında 30 yaşın altında olan her üyenin ülkeyi yöneten hanedan soyundan geldiği belirtiliyor. En kapitalist elitlerin bile ülkelerini Çin’le karşılaştırdığı belirtilen analizde Hintli iş adamlarının “bizim kaotik demokrasimizden çürük bir altyapı çıkarken, Çin’in otoriter yönetim yapısı otoyollar, havalimanları ve yüksek hızlı trenler üretiyor” şeklinde değerlendirmeler yaptığı belirtiliyor. 

1970’lerin ortasında eski Almanya Başbakanı Willy Brandt “Batı Avrupa’da sadece 2*-30 yıllık bir demokrasi kaldı. Sonrasında motorsuz ve dümensiz bir diktatörlük denizine doğru kayacak” diye konuşmuştu.  Tabii ki herşey o kadar da kötü değil fakat Çin’in yönetim modeli demokrasinin tabiatı gereği üstün olduğu fikrine karşı komünizmden çok daha güvenilir bir tehdit oluşturduğu görünüyor.

Seçimler demokrasiden 
daha öncelikli olmamalı

Demokratik deneylerin başarısız olmasındaki diğer bir neden ise seçimlere çok fazla vurgu yapılırken demokrasinin temel özelliklerine aynı özenin gösterilmemesi olarak belirtiliyor. Demokrasinin iyi işlemesi için devletin, hükümetlerin denetlenebilir olması, bireysel hak ve özgürlüklerin kesinlikle garanti altına alınması gerekiyor. Şimdiye kadar en başarılı olmuş taze demokrasilerin büyük bir kısmında, yönetimlerin çoğunlukçuluktan ve çoğunluğun verdiği gücün cazibesinden kaçınabildikleri gözlemleniyor. Hindistan bir demokrasi olarak hayatta kalabildi, keza Brezilya’da öyle; çünkü bu iki ülkede de hükümetin yetkilerine sınırlandırmalar getirildi ve bireysel haklar garanti altına alındı. 

India has survived as a democracy since 1947 (apart from a couple of years of emergency rule) and Brazil since the mid-1980s for much the same reason: both put limits on the power of the government and provided guarantees for individual rights.

En başarılı demokrasiler çoğunlukçuluğun cazibesinden kaçınmayı başaranlar oldu

Mısır’da Mursi’nin devrilmesi, Ukrayna’da Yanukoviç azledilmesi yetkileri çok genişleyen hükümetlerin tepkilerle yerinden olmasına birer örnek olarak veriliyor.  Rusya’da Putin’in özgür olması gereken kurumlara saygısızca davranması, Uganda’da bazı liderlerin homoseksüellik karşıtı kanunlar yürürlüğe koyması gibi birçok gelişme demokrasinin temel ilkelerinin zarar görmesini sağlayan hamleler olarak ifade ediliyor. 

Yabancı liderlerin çoğunluklar destekliyor olsa bile bu gibi hamlelere tepkilerini daha yüksek sesle göstermesi gerektiğini salık veren analizde en çok da yeni demokrasilerin mimarlarının, genç lider ve siyasetçilerin, sadece seçimle demokratik olunamayacağını anlamaları gerektiği ifade ediliyor. Diktatörlük hevesi güden liderlerinse Mısır ve Ukrayna’dan derslerini almaları gerektiği belirtilen analizde Mursi ve Yanukoviç’in kendilerine ve yandaşlarına olması gerekenden çok daha fazla yetki verilmesi sonucu bu noktaya geldikleri belirtiliyor. 

ABD’nin ikinci Başkanı John Adams zamanında “Demokrasi hiçbir zaman uzun sürmez. Kısa bir sürede harcanmaya, tükenmeye ve kendini öldürmeye başlar. Şimdiye kadar intihara kalkışmamış bir demokrasi olmamıştır” diye konuşmuş. Tabii ki yanılıyor olabilir fakat demokrasinin 21’inci yüzyılda da sağlıklı kalmasını isteniyorsa, ona olgunluk döneminde de gençliğindeki kadar ilgili ve özenli davranılmalı.