9 °C
Alaattin AKTAŞ
Alaattin AKTAŞ EKO ANALİZ ala.aktas@gmail.com

Bari Şimşek'in sözlerini dikkate alın!

Hızlı kur artışı enflasyon demektir. Nokta! "Efendim ekonomimiz çok sağlam, bize bir şey olmaz; falan filan..." Geçiniz.

Ekonomimiz o kadar sağlam ve bize bir şey olmazsa kurda her tırmanış yaşandığında "mezarlıktan geçerken ıslık çalarcasına" niye demeç üstüne demeç veriyorsunuz ki?

Artış spekülatifmiş, artış dış güçlerin işiymiş, kur çok kısa bir süre sonra normal seviyesine inecekmiş...

Normal seviye nedir ki? Geçen yılın sonundaki düzey midir normal olan, daha öncesi midir, nedir?

Seviye karmaşasını "gideren" açıklamalar da duyuyoruz. Kimi yetkililer çıkıyor, "Şu düzeyin üstü spekülatiftir" diyor. O düzey neye göre bulunuyor, meçhul. Hem bu söylenirken bir anlamda "o düzey"in altına inilmemesi gerektiği de ifade edilmiş olmuyor mu?

Ekonominin hemen her alanında olduğu gibi kur artışı konusunda da en ayakları yere basan değerlendirme Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek'ten geldi. Şimşek kur artışının özel sektöre getireceği yüklere ve bundan sonrası için yapılması gerekenlere dikkat çekiyor. Dövizle borçlanmaya sınır getirileceğini vurgulayan Şimşek, fırtına kopabileceği uyarısında bulunuyor ve özetle şu görüşleri dile getiriyor:

"Kennedy'nin lafı var; 'Çatıyı güneşliyken tamir etmek gerek'. Şu anda faizler düşük, ekonomiler büyüyor ama yağmur yağacak, belki fırtına kopacak. Sağlamlaştırmayı bugünden yapmamız lazım. Dövizle borçlanmaya sınır getireceğiz. Reel sektör mutlu değil ama kusura bakmayın size rağmen tedbir almak zorundayız. KOBİ'lerde yaptık. Büyükler borçlarını yönetebildiklerini söylüyorlar ama görüyoruz ki yönetemiyorlar, tedbir alacağız."

"O borç özel sektörün, bize ne!"

Hükümet üyeleri uzunca bir süre bunu söylediler; kamunun dış borcunun az olmasını değerlendirdiklerinde özel sektörün borcu hatırlatılınca "O borç özel sektörün, kamuyu ilgilendirmez" türü yaklaşımlar sergilediler. Geçen yılın ilk aylarını hatırlayalım, kur alıp başını gittiğinde ve suçlu arandığında Başbakan Yıldırım "Döviz talebinin kaynağı bizim şirketlerimizin döviz toplaması" dememiş miydi...

Demek ki borcun kime ait olduğu pek önem taşımıyor, sonuçta Türk parası döviz talebi yüzünden değer kaybediyordu.

İşte Mehmet Şimşek'in kur artışından duyulması gereken kaygıya ilişkin vurgusun altında da reel sektörün borcu yatıyor.

Özelin payı 33'ten 70'e...

Türkiye'nin toplam dış borcu 2002 sonunda 129.6 milyar dolardı. Bu borcun yüzde 33 oranındaki 43.1 milyar doları özel sektöre aitti.

Dış borçta son veriler 2017'nin üçüncü çeyreğindeki durumu gösteriyor. Toplam borç 438 milyar dolar ve bu borçta özel sektörün payı yüzde 70'lik oranla 307.9 milyar dolar.

2002 sonunda borcun yüzde 33'ü özel sektörün, yüzde 67'si kamununmuş; 2017'ye gelmişiz özelin payı yüzde 70'e fırlamış, kamunun payı yüzde 30'a inmiş.

İşte bu tabloya bakanlar "Bize ne özel sektörün borcundan" diyebiliyor. Üstelik bunu sokaktaki vatandaş da söylüyor, siyasetin en tepesindekiler de... İstisnalar yok değil; Mehmet Şimşek gibi isimler "Aman bu gidiş gidiş değil" diye uyarıda bulunuyor ve önlem alma çabası sergiliyorlar.

Gecenin bir yarısı kapınız çalınırsa...

Eski Hazine Müsteşar Yardımcısı Hakan Özyıldız blogunda kamu-özel dış borcuyla ilgili bir analizinde harika bir benzetme yaptı. Bakın Özyıldız ne dedi:

"Son aylarda bana en çok sorulan soru; Hazine’nin (devletin) özel sektörün dış borcundan ne kadar sorumlu olduğu. Soranların büyük bölümü öğrencilerim.

Şöyle bir şey düşünün. Son zamanlarda çocuğunuzun harcamalarındaki artış dikkatinizden kaçmıyor. Borçlanmaya başlıyor. Birkaç kez uyarıyorsunuz. Ama o durmuyor, borçlanmaya devam ediyor. Aradan bir süre geçtikten sonra, bir gün gecenin geç saatinde evinizin kapısı çalınıyor. Tereddüt ederek açıyorsunuz. Karşınızda 190 boyunda, kirli sakallı, ceketinin altından belindeki tabancanın kabzası görünen bir 'şahsiyet'... Size çocuğunuzun adını veriyor. Kendilerine 2 bin dolar borcu olduğunu, zamanında ödemediğini söylüyor. Ödemezse sonuçlarına katlanacağını sert bir şekilde ifade ediyor. Cevabınız, “Çocuğum 18 yaşını geçti. Eylemlerinden kendisi sorumludur. Onunla konuşun” şeklinde mi olur? Yoksa evladınıza her türlü yardıma hazır olduğunuzu mu söylersiniz?

Cevap basit. Ekonomi krize girince devlet, genellikle ikinci yolu tercih ediyor. Etmek zorunda kalıyor."

Özyıldız, bu konuda örnekler de veriyor. Ankara Belediyesi ile ilgili örnek çok tipik:

"Ankara metrosu için Japonya’dan alınan tahvil borcu vardı. 1994 yılında yeni seçilen belediye başkanı, kendisinden önceki yönetimin, Hazine garantisi olmadan aldığı dış borcu kabul etmeyerek ödemeyeceğini söyledi. O yıl kriz patlamış ve kamunun dış borç ihtiyacı zirve yapmıştı. Hazine yönetimi tahvil ihracı için Tokyo’ya gittiğinde, Japonlar önce Ankara Belediyesi’nin ödenmeyen borcunu hatırlattılar. Bütçe kanununa konulan bir madde ile bu borç Hazine tarafından ödendi."

Hakan Özyıldız dış borç konusunun basit gibi görünen ama ekonominin tümüne sirayet edebilecek bir konu olduğunu vurgulayarak değerlendirmesini şöyle tamamlıyor:

"İşler normal giderken sorumluluk, borcu alan şirketindir. Ancak sorun birkaç şirketten ekonomiye yayılır ve dış borç geri ödemesi bir makro sorun haline gelirse işler değişir. Dert artık sektörün değil ekonominin sorunudur. Çözüm de makro düzeyde olacaktır. Yani işler çok büyüyünce, devlet ister istemez devreye girmek zorunda kalacaktır.

Sakın o günler eskidendi, geçti, diye düşünmeyin. Akılcı olunmaz, gerekli önlemler zamanında alınmazsa, teorik olarak, istenmeyen şeylerin yaşanması her zaman söz konusudur."

Başbakan Yardımcısı Şimşek de "o istenmeyen şeylerin" yaşanması olasılığının giderek arttığını mı görüyor acaba?

Dunya.com

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.