Fiyat yükselirken alınan kararlar, düşerken ödenen bedeller
Geçtiğimiz hafta bir etkinlikte çok benzer bir konuyu konuşuyorduk. Gayrimenkul yatırımını tartışırken konutun yatırım gibi ele alındığı noktadaki risklere değindik. Adana’dan gelen haber ise tam bu tartışmanın karşılığı gibi denk geldi. Altın yükselirken oturduğu evi satıp altına geçen ve sonrasında düşüşle birlikte ağır bir tabloyla karşılaşan bir yatırımcı.
Özellikle yılbaşından bu yana altındaki hızlı yükseliş, “buradan sonra da devam eder” beklentisini besledi. Bu beklenti çoğu zaman bir modele, bir değerlemeye ya da bir risk hesabına değil, son dönemdeki fiyat hareketine dayanıyordu. Bu örnek çarpıcı olduğu için konuşuldu, ancak benzer kararların çok daha yaygın alındığını söylemek zor değil; çoğu zaman sadece sonucu bu kadar görünür olmuyor.
Karar süreci…
Bu tür örneklerde dikkat çeken taraf, yapılan tercihten çok o tercihin nasıl bir karar sürecinden çıktığı oluyor. Finans teorisi yatırımcının beklenen getiri ile riski birlikte değerlendirdiğini ve portföyünü bu iki unsur arasındaki dengeye göre kurduğunu varsayar. Modern portföy yaklaşımı da bu denge üzerine kuruludur. Farklı varlıklar bir araya getirilir, çeşitlendirme etkisiyle risk dağıtılır ve toplam oynaklık belirli bir çerçevede yönetilmeye çalışılır. Ancak pratikte bu dengenin çoğu zaman kurulamadığını görüyoruz.
Fiyat yükseldiğinde beklenen getiri zihinde büyürken, risk aynı ölçüde hesaba katılmıyor ve karar giderek tek boyutlu hale geliyor. Davranışsal finans literatürü ise bu süreci uzun zamandır tarif ediyor aslında. Yakın geçmişteki fiyat hareketleri geleceğe taşınıyor, yani son dönemde yaşanan artışlar kalıcıymış gibi algılanıyor. Buna bir de çevresel etki eklendiğinde, benzer kararların artması bireysel sorgulamayı zayıflatıyor ve yatırım davranışı giderek analizden uzaklaşıp yön seçimine dönüşüyor.
Konut gerçeği ve riskin boyutu…
Bu noktada konutun sürece dahil edilmesi, kararın niteliğini doğrudan değiştiriyor. Çünkü konut ile altın ya da kripto aynı tür varlıklar değil. Konut fiyatı artabilen bir varlık olmakla birlikte aynı zamanda barınma ihtiyacını karşılayan, likiditesi sınırlı, işlem süresi uzun ve yerine koyması maliyetli bir yapı. Bu nedenle yalnızca fiyat beklentisiyle değerlendirildiğinde, riskin önemli bir kısmı tanımın dışında kalıyor. Konutun portföy içindeki yeri bu yüzden diğer finansal varlıklardan ayrışıyor. Bu ayrım yapılmadığında ortaya çıkan tablo daha net hale geliyor.
Evi satıp tek bir yatırım aracına geçildiğinde, alınan risk yalnızca fiyatın beklenen yönde gitmemesi değil; aynı zamanda zamanlama, nakit akışı ve geri dönüş risklerinin birlikte üstlenilmesi anlamına geliyor. Özellikle geri dönüş riski çoğu zaman göz ardı ediliyor, çünkü elden çıkarılan konutun benzer koşullarda yeniden alınabileceği varsayılıyor. Oysa Türkiye’de konut fiyatları ile kiraların birlikte hareket ettiği dönemlerde bu varsayım kısa sürede geçerliliğini yitirebiliyor. Burada önemli bir başka nokta da, bir varlığın değeri ile o değerin ne kadar sürede nakde çevrilebildiği arasındaki fark. Konut değerli olabilir, ancak bu değeri realize etmek zaman alır; aynı şekilde konuttan çıktıktan sonra geri dönmek de aynı hızda ve aynı maliyetle mümkün olmayabilir. Bu durum, özellikle hızlı fiyat değişimlerinin yaşandığı dönemlerde daha belirgin hale geliyor.
Buna ek olarak nakit akışı tarafı da çoğu zaman yeterince dikkate alınmıyor. Konut satıldığında yalnızca bir varlık elden çıkarılmaz, aynı zamanda o konutun sunduğu maliyet avantajı da kaybedilir. Kiraya geçildiğinde oluşan düzenli gider, yapılan yatırımın getirisini doğrudan etkiler. Bu nedenle yatırımın performansı değerlendirilirken yalnızca fiyat artışına değil, bu artışın oluşan kira yükünü ne ölçüde telafi ettiğine de bakılması gerekir.
Bu nedenle özellikle mevcut yaşam düzenini etkileyen bu ölçekteki kararların daha bütüncül bir çerçevede değerlendirilmesi gerekiyor. Gelir yapısı, risk taşıma kapasitesi, likidite ihtiyacı ve alternatif senaryolar birlikte ele alınmadan verilen kararlar, yatırım kararından çok kontrolsüz risk alma davranışına dönüşebiliyor. Bu tür durumlarda sürecin daha sistematik bir şekilde ele alınması ve gerektiğinde profesyonel bir değerlendirme ile desteklenmesi, ortaya çıkabilecek risklerin daha sağlıklı yönetilmesini sağlayabilir.