Global ekonomi: Tanrı seni değişim sürecinde yaratsın!

Tamer MÜFTÜOĞLU
Tamer MÜFTÜOĞLU KOBİ'LERDEN GİRİŞİMCİLİĞE

Global ekonomi: “Tanrı seni değişim sürecinde yaratsın!” ve “Kızım tanıyamadım!” söylemleri

Başlığın birinci kısmı, günümüzde, değişimin çok hızlandığı küreselleşme sürecinde değişimi hicveden bir beddua. Geçmişi binlerce yıl gerilere uzanan eski bir Çin atasözü. Değişimin oyuncusu olarak bizzat değişme zorunda kalmak yerine, değişim sürecinin seyircisi olmanın tercih edildiği anlayışı simgeleyen bir metafor. 

Evet, değişime uyum sağlamak ve değişmek kolay bir iş değil, ama diğer yandan da insanlığın yaşam serüveni sürekli değişimlerin olduğu bir süreç. Eski bir gazetemizin “Her gün yeni bir dünya kurulur, her gün yeni bir başlangıçtır” mottosu bu yaşam gerçeğini dile getiriyor. Bu değişim süreci tarihin bazı dönemlerinde sıçramalar gösteriyor ve değişim hem nitel hem de nicel yönden derin etkiler yaratıyor. Etkileri de uzun süreli oluyor. Tarım toplumu, sanayi toplumu ve içinde bulunduğumuz bilgi toplumu böylesi değişimler. 

Bu değişim süreçlerinde zenginlik, güç ve dünya liderliği yarışında değişimi ön görüp gerekli önlemleri alan ve imkanlarını değişim doğrultusunda değerlendiren toplumlar öne geçiyor.

Değişim sürecini seyirci olmanın verdiği rahatlıkla değil, oyuncu olmanın verdiği sorumlulukla geçirmek gerekiyor. Değişimin gerektirdiği nitelikleri kazanan, gerekli düzenlemeleri zamanında yapıp gerekli eforu gösterebilen toplumlar yarışta öne geçiyor. 

Kartacalı komutan Hanibal’ın Romalılar’ın üzerine giderken askerlerine emrettiği gibi; “Ya yeni bir yol bulmak, ya yeni bir yol açmak, ya da yoldan çekilmek” gerekiyor. Yeni bir yol çağımızın globalizasyon ortamında inovasyonla oluyor. İnovasyonun yaratıcıları olan icatçıların, Ar-Ge’cilerin ve girişimcilerin yollarını açmak ve uygun ekosistemleri oluşturmak, bu konuda cazibe merkezleri kurmak gerekiyor. 

Üçüncü yol, “Ya da yoldan çekileceksin” alternatifi oyuncu değil, değişimde seyirci kalmayı işaret ediyor. Bunun sonu da fakirleşmek, zenginlik yarışında arka sıralarda kalmak oluyor. 

Türkçemizdeki “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin” atasözü de aynı gerçeği dile getirmiyor mu? “Deveyi gütmek” değişimin getirdiği şartları yerine getirip yarışta ön sıralara talip olmaya işaret ederken; “diyardan gitmek” fakirliği kabullenmek anlamına geliyor. Bu atasözümüzü globalleşen dünyamızda, “ya bu deveyi güdeceksin, ya bu deveyi güdeceksin” olarak değiştirilmesi uygun olacak!

Globalizasyonun getirdiği hızlı değişim sürecinde bu vurgulamalar çokça her şeyin değiştirilmesinin zorunlu olduğu gibi ekstrem boyutlara kadar götürülüyor. Sonuçta bu tür değerlendirmeler “Değişmeyen tek şey değişimdir” gibi söylemlerden Güney Koreli bir akademisyenin dile getirdiği “Eşinizden ve çocuklarınızdan başka her şeyi değiştirin!” söylemine kadar varabiliyor. 

Halbuki tarihin çok farklı değişim süreçlerine dayanıp varlığını sürdüregelen, insanlığın hiçbir zaman vazgeçemediği değerleri de var. Bu değerlerin varlığını sürdürmesi maddi zenginlik için olmasa da mutluluğun olmazsa olmaz şartı. Bunun en güzel örneği 3-4 bin yıllık geçmişe uzanan etiğin altın kuralı: “Başkalarının sana yapmasını istemediğini sen de başkalarına yapma!”

Başlığın ikinci kısmı bu gerçeği vurgulayan “Kızım tanıyamadım!” ifadesi bu gerçeği vurgulayan bir hikaye. Frensiz değişimin aşırılığının sakıncalarını anlamlı bir şekilde dile getiriyor. 
20’li yaşlarda genç ve güzel bir kız rahatsızlanır, hastaneye ulaştırılır. Yaşamından umut kesilmiştir. Ara sıra kendine gelen kızımız bir ara kendine geldiğinde dua eder: “Allah’ım genç yaşımda ölüyorum, bari beni cennetine kabul et!” Duanın ardından gür bir ses çınlatır kulaklarını: “Kızım üzülme, daha 60 yıl yaşayacaksın!” Bu sözlerin ardından kendini kaybeden kızımız hemen yoğun bakıma alınır, gereken bütün tetkikler ve tedaviler itinayla yapılır. Beklenenin tersine kızımız birkaç gün sonra gözlerini açar. Hastaneye gelirken yolda kulaklarını çınlatan, “Kızım üzülme daha 60 yıl yaşayacaksın!” sözlerinin getirdiği iyimserlik ve yaşam sevinciyle estetik ameliyatlar yaptırarak güzelliğine güzellik katar. İki hafta sonra taburcu olacaktır. Son gün şehrin en iyi kuaförünü çağırır, en iyi elbiselerini giyer, evine gitmek üzere bir taksiye biner ve yola koyulur. 

Sağlığına kavuşmanın iyice güzelleşmenin mutluluğu içindeyken o da ne! Karşıdan gelen arabayla şiddetli bir çarpışma, yolun kenarına savrulma ve iki ölü…

Ruhu göklere doğru yükselen kızımız: “Allah’ım, daha 60 yıl yaşayacaksın dedin ama yirmi gün bile geçmeden, hem de bu güzellikle yaşama veda ettim, bu hak mı?” diye sitemde bulunur.
Bu sitemin hemen ardından yine gür bir ses kulaklarını çınlatır: “Kızım, tanıyamadım!”

Evet, her şeyimizi değiştirmeyelim. Hatta bize dayatılan bazı değişimlere direnç gösterelim, bazı değerlerimizi koruyalım, onları yaşatmaya ve daha da geliştirmeye özen gösterelim.

Sanayi toplumu 150-200 yıl içinde binlerce yıl süren tarım toplumuna göre üretimi yüzlerce kat arttırdı. Dünyayı zenginliğe boğdu. Ama iki dünya savaşı 50 milyonu aşan insanın ölümüne, bunun üç dört kat insanın sakat kalmasına yol açtı. Bölgesel savaşlar hiç bitmedi. Zengin fakir ülkeler arasındaki fark misliyle arttı. 

Sanayi toplumundan sonra bilgi toplumunda da zenginlik katlanarak artıyor. Her gün daha önce hayal bile edemediğimiz yepyeni ürünler piyasayı dolduruyor. Artık bilgi toplumunda, kıt olan üretim değil talep. Geçmiş çağların tersine, arz “Niagara Şelalesi”, talep “musluk” oldu. Talebin tüm dünyada geniş kitlelere açılması bunun için gelir ve servet dağılımı ile geniş kitlelerin eğitim olanaklarından olabildiğince yararlandırılması gibi birçok önlemin alınması önem kazanıyor. 

Bilgi toplumunda insanlığın sadece zenginliklere değil barış ve adalete, eşitlik ve özgürlüğe de odaklanması gerekiyor. Hem de global düzeyde. Artık bilgi toplumunda kalkınma kriteri milli gelir veya refah maksimizasyonu değil mutluluk maksimizasyonu. 
 

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Bir deneme 09 Kasım 2018
Geleceğin tarihini yazmak 01 Aralık 2017
Bayramlaşma köprüsü 23 Haziran 2017