15 °C
Alaattin AKTAŞ
Alaattin AKTAŞ EKO ANALİZ ala.aktas@gmail.com

Merkez faizi artırır mı, artırmalı mı?

Türk parası değer yitiriyor. Özellikle mart başından bu yana olan değer kaybı çok belirgin. ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye dönük harekatının piyasalarda ne gibi sonuçlar doğurduğunu ve bu harekatın TL’nin daha da güç kaybına yol açıp açmayacağını bugün göreceğiz.

TL değer kaybettikçe Merkez Bankası’nın faizi artırması gerektiği görüşü daha çok taraftar buluyor.

Ama diğer yanda Merkez Bankası üstünde faizi artırmaması gerektiği baskısı daha yoğun. Merkez Bankası araya sıkışmış gibi görünüyor. Ama birkaç soruya yanıt vermek gerekiyor. Birincisi faizi artırmak için yeterli ve gerekli koşullar oluşmuş durumda mı? İkincisi faiz artırıldığında TL’deki değer kaybının önüne geçilebilecek ve fon akışı belirgin ölçüde yeniden başlayacak mı?

Elimizde üç veri var. Bunlardan birine ilişkin veri kesin sayılır. Merkez Bankası’nın ortalama fonlama maliyeti yüzde 12.75 düzeyinde ve bu oran olağandışı bir gelişme olmazsa nisanın tümünde geçerli olacak. İkinci veri yıllık TÜFE artışı. Artış mart sonunda yüzde 10.23 düzeyinde gerçekleşmişti, nisan sonundaki oranın da bu düzeyde kalacağını varsayıyoruz. Üçüncüsü ise dolar. Dolar nisanın ilk yarısında ortalama 4.04 düzeyinde oluştu. Bu düzeyin de ayın tümünde geçerli olacağını varsayıyoruz.

Negatif faiz söz konusu değil

Grafiklerimizde de çok açık biçimde görülebiliyor; ortalama fonlama maliyeti geçen yılın mayıs ayından beri yıllık enflasyonun üstünde. Bunun tek istisnası geçen yılın kasım ayı.

Demek ki negatif faizden söz edilemez. Bu gerçekten hareketle Merkez Bankası’nın 25 Nisan’daki Para Politikası Kurulu toplantısında ortalama fonlama maliyeti ile yıllık enflasyon arasındaki 2.5 puanlık farkı daha da açması beklenebilir mi? Pek sanmıyoruz.

Ama nisanda enflasyonun çok hızlı artacağı ve yıllık oranın fonlama maliyetinin üstüne çıkacağı görülür, o zaman durum değişebilir. Ama bu da pek mümkün değil gibi. Dolayısıyla en azından şu anki koşullara göre bir faiz artışı pek mümkün değilmiş gibi görünüyor.

Gerçi Para Politikası Kurulu toplantısına daha bir haftadan fazla zaman var. Ve içinde bulunduğumuz koşullarda bir hafta çok uzun bir süre. Diğer yandan da Suriye’ye dönük harekatın şimdilik bittiğinin açıklanması tüm dünyada tansiyonun düşmesini sağlayabilir.

Hem zaten genel kanı harekatın piyasalar üstünde çok büyük bir olumsuzluk yaratmayacağı yönünde. İşte bu nedenle önümüzdeki günlerde TL’de yurtdışı kaynaklı hızlı değer kayıpları görmemiz pek söz konusu olmayacak gibi. Bu da Merkez Bankası’nın elini rahatlatan bir etken.

Dolarda düzey başka, artış başka

Döviz kurunda bazı psikolojik eşikler var. Doların 4 lirayı, euronun 5 lirayı aşması gibi... Bu düzeyler önemli tabii ki ama artış eğilimini de göz ardı etmemek gerek.
Dolar nisan ayının ilk yarı ortalamasında 4.04 olarak gerçekleşti. Ay içinde 4.20’ye dayanan bir dolar gördük, 4.04’lük ortalama da rekor. Ama ya nisandaki ortalamayı bir yıl öncesiyle kıyaslarsak nasıl bir artış oranı buluruz? Yalnızca yüzde 10.59! Şaşırtıcı görünüyor değil mi... Doların füze gibi fırladığını düşünüyoruz, öyle görünüyor ama geçen yılın nisanındaki ortalama da 3.65’ti.

Nisandan nisana enflasyon yüzde 10.23 (mart sonundaki düzeyi esas aldık), dolar kuru artışı ise yüzde 10.59. Yani eşit.

Hele hele ocak ayındaki yıllık dolar artışı yalnızca yüzde 1 düzeyinde. Geçen yıl ocak ortalamasında 3.73 olan dolar, bu yıl 3.77’ye çıkmıştı.

Dolardaki yıllık artış geçen yıl enflasyonun da, ortalama fonlama maliyetinin de çok üstünde seyrediyordu. Aradaki makas kapandı ve geçen yılın aralık ayı itibarıyla kur artışındaki değişim enflasyonun ve fonlama maliyetinin altında kaldı. Enflasyon-kur değişimi nisanda yeniden eşitlendi.

Nisan ayı tamamlandığında kurdaki yıllık artışın enflasyonun bir miktar üstüne çıktığını görebiliriz.

Peki Merkez Bankası kur artışı ile enflasyon arasındaki fark böylesine küçükken faizde bir artışa gider mi?

Elbette faiz artışının tek gerekçesi enflasyon ve kur değişimi arasındaki ilişki değil ama bu göstergeler önemli.

Hem kaldı ki kurdaki değişim enflasyonun üstünde seyrettiğinde bu hemen faize yansıtılıyor değil. Aksi halde geçen yılın ilk on bir ayındaki seyri izah etmek mümkün olmazdı.


Faiz artışı sorunu çözer mi?

Merkez Bankası geçen yıl mayıskasım döneminde ortalama fonlama maliyetini yüzde 12 dolayında tuttu. Oran aralıkta yüzde 12.51 oldu, bu yıl ise hep yüzde 12.75 düzeyinde.

Fonlama maliyetinin yüzde 12 olduğu dönemde dolar kuru 3.50’lerde seyretti, hatta eylülde 3.47’ye kadar indi.

Fonlama maliyetinin görece yüksek olduğu bu yıl ise kur aldı başını gitti.

Demek ki kuru tutan tek etken Merkez Bankası faizinin düzeyi değil. Bırakınız Merkez Bankası’nı, Türkiye’nin elinde olmayan etkenler devreye girebiliyor. İşte son dönem. Geçenlerde de yazdık, son kur artışı Türkiye bir şey yaptığı ya da yapmadığı için değildi. Ağırlıklı olarak bizim dışımızda gelişen olaylar yüzünden böylesine bir artış yaşandı.

Bu görüş, Türkiye’nin yapacağı ya da yapması gereken hiçbir şey yok anlamına tabii ki gelmez.

Ama varsayalım Merkez Bankası faizi artırdı, parasal sıkılaştırmayı daha da belirginleştirdi. Ekonomideki tüm sıkılaştırmayı Merkez Bankası tek başına gerçekleştirebilir mi?

Ekonominin daha da genişlemesi yönünde adımlar atılıyorken Merkez Bankası’nın aldığı önlemler tek başına işe yarar mı?

Şunun şurasında yerel seçime bir yıl bile kalmadı. Cumhurbaşkanı seçimi ve genel seçime ise bir buçuk yıl kalmış durumda. Türkiye hayati seçimlere doğru yol alırken genişlemeci politikalar terk edilmeyeceğine göre Merkez Bankası faizi artırsa ne olur, artırmasa ne olur; Merkez’in atacağı adım, ancak be ancak kısa süreliğine sancıyı dindirir, hastalık devam eder.

Dunya.com

Güncel gelişmelerden anında haberdar olun!
dunya.com'a girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.