"Ne yazık ki kapitalizm böyle bir şey!"

Tamer MÜFTÜOĞLU
Tamer MÜFTÜOĞLU KOBİ'LERDEN GİRİŞİMCİLİĞE

"Kapitalizmin, daha doğru ifadeyle serbest piyasa ekonomisinin rant mikrobundan kurtulmasının yolu, sistemi kurallara bağlamaktır."

 

Yukarıdaki sözler Ofton İnşaat'ın Eşbaşkanı Sayın İsmail Altun'a ait. 6 Mart 2015 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde "Muhteşem Dönüşüm" başlığıyla verilen haberde yer alıyordu. Habere göre eski bir Bakan ve ailesinin 2013 yılında İstanbul'da 42 milyon liraya satın aldığı arsa, üzerindeki metruk bir bina gerekçe gösterilerek kentsel dönüşüme sokuldu. Aile burada Ofton İnşaat tarafından yapılacak inşaattan 114 milyon lira alacak. Eski Bakanın "masum bir yatırım" olarak değerlendirdiği konuya ilişkin olarak Ofton İnşaat Eşbaşkanı İsmail Hakkı altun aşağıdaki değerlendirmeyi yapıyor: 

"İstanbul Koşuyolu'ndaki 10 dönümlük arsada tek bir bina vardı. İçinde tek bir kişi oturuyordu. Bu riskli bina sayesinde yeni işimiz kentsel dönüşüm projesi oldu. Gayrimenkul projemizden 80 milyon dolar (208 milyon lira) ciro bekliyoruz. Bunun yüzde 55'i arsa sahibinin. Kentsel dönüşümde en büyük pay arsa sahibine düşüyor. Inşaatı yapan firmalar sadece ufak karlarla ilerleyebiliyor." Sayın Altun bu bilgileri verdikten sonra sözlerini şöyle tamamlıyor: "Ne yazık ki kapitalizm böyle bir şey!"

Kentsel dönüşüm kapsamına alınmasının avantajları yine aynı haberde şöyle sıralanıyor: "Bir proje kentsel dönüşüm kapsamına girince KDV oranı yüzde 18 değil yüzde 1 oluyor. İnşaatı yapan firma belediye ve ruhsat harcı, damga vergisi ve noter harcı ödemiyor. Arsa eğer kentsel dönüşüm kapsamına girmeseydi, müteahhit firma yaklaşık 50 milyon liralık bir vergi yüküyle karşılaşacaktı. Bu durumda arsa sahibine verilen para da önemli ölçüde azalacaktı." Azalan miktar arsa sahibi ailenin eline değil, vergi geliri olarak devletin kasasına girecekti. 

Burada amacımız pek tabii ki kentsel dönüşüm projesini eleştirmek değil. Tam tersine, resmi ifadesiyle "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Kanunu" olan kentsel dönüşüm, ülkemizde yaşanan 1999 yılı depremlerinden sonra muhakkak uygulanması gereken bir proje. Projenin mümkün olduğunca kısa sürede tamamlanması devletimizin yapacağı en hayırlı işlerden biri olacak. 

Amacımız yukarıdaki haber vasıtasıyla rant konusuna parmak basmak. Yazımızdaki başlığın aksine, gerçek kapitalizmin, daha doğru ifadesiyle serbest piyasa ekonomisinin "ne yazık ki böyle bir şey olmadığı" veya olmaması gerektiği. Serbest piyasa ekonomisinde rant kapılarının kapatılması, rant gelirlerinin vergisel düzenlemelerle veya başkaca yollarla mümkün olan asgari düzeylere indirilmesi gereğini vurgulamak. 

Bilindiği gibi rant katma değer yaratmayan, dolayısıyla milli gelire katkısı olmayan bir gelir türü. Pastayı büyütmeden pastadan alınan payın artırıldığı, başkalarından transfer yoluyla sağlanan bir gelir. Külfete katlanmadan elde edilen bir nimet. 

Halbuki ekonominin çok iyi bildiği bir gerçek külfetsiz nimet olamayacağı. Kısaca, dünyamızda her nimet muhakkak bir külfetin karşılığıdır. Dolayısıyla bir nimete kavuşabilmek için onun gerektirdiği külfete katlanmak gerekecektir. Evet doğrudur, her nimet bir külfet karşılığıdır. Ama maalesef külfete başkalarını katlandırarak nimet elde etmek mümkündür. Rant işte böylesi bir gelirdir. Başkalarını külfetlendirerek elde edilen bir nimettir. 
İnsan doğası maalesef bu yola sapmaya fazlasıyla yatkındır.

Bu doğal eğilim gerek kişiler, gerek örgütler ve hatta uluslar seviyesinde bile geçerli. Onu engellemenin yolu etik kurallar ve hukuk. 

Kapitalizmin, daha doğru ifadeyle serbest piyasa ekonomisinin rant mikrobundan kurtulmasının yolu, sistemi kurallara bağlamaktır. Bu kurallar etik ve hukuk kuralları olacaktır. Uyulma zorunluluğu getiren, uyulmamasını cezalandıran hukuk kuralları burada daha büyük bir önem kazanmaktadır. 

Serbest piyasa ekonomisinin kurallara bağlanması muhakkak ki sisteme dinamizm kazandıran ve sistemin üstünlüğünü sağlayan özgürlük ilkesine ters düşecektir. Diğer yandan ekonomi tarihi, hiçbir kurala bağlı olmayan tamamen serbest bir piyasanın kendi kendini yok etme sürecine girdiğini göstermektedir. Tam bir serbestliğin ifade edildiği Adam Smith'in "bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler  ilkesi", herhalde iktisat biliminin kurucusu olan bu büyük bilim adamının bir kilise elemanı olarak etik kurallara duyduğu büyük güvenle dile getirilmişti. 

Ama öyle olmadığı giderek anlaşıldı. Nihayet 1929 yılında başlayan dünya ekonomik krizi kapitalizmin öyle başıboş bırakılamayacağını, serbest piyasa ekonomisinin hukuk kurallarına bağlanması zorunluluğunu tüm gelişmiş batı ülkelerine kabul ettirdi. Sorun kuralların ne kadar olması gerektiğinde düğümleniyordu. Serbest piyasa ekonomisinin dinamizminin gerektirdiği özgürlük ile sistemin yozlaşmaması için uyulması gereken kurallar arasındaki dozaj nasıl belirlenmeliydi? Optimal dozajı yakalamak kolay değildi. Yakalansa bile optimal dozaj değişen teknolojik, ekonomik, sosyal, politik ve kültürel yapıyla sürekli değişiyordu. Nitekim bu gerçeği o yıllardan beri belirli dönemler  itibariyle sürekli değişen dünyadaki regülasyon ve deregülasyon dalgaları ile açık bir şekilde görüyoruz. Son olarak, 2008 dünya ekonomik kriziyle yeniden bir regülasyon dönemine girdi dünya. Hem de bu kez global seviyede bir regülasyona ihtiyaç duyuluyor. 

Serbest piyasa ekonomisinin bu ikilemini Türkiye 1980'li yıllarda yaşadı. Bu yıllarda ülkemiz bir yandan serbest piyasa ekonomisi yolunda ilerlerken, diğer yandan hayali ihracatçılıktan bankerciliğe kadar uzanan çok çeşitli alanlarda yolsuzluklarla uğraşıyordu. Zira serbest piyasa ekonomisine hukuki bir altyapı oluşturmadan geçilmişti. Mevcut hukuk düzeni yolsuzluklarla başedemiyordu. Yolsuzluk yapan bazı işadamları, rüşvet iddialarına muhatap olmuş bazı yöneticiler, banka genel müdürleri ve bankerler yurtdışına kaçmak zorunda kalmışlardı. Rüşvet aldığı iddia edilen bir banka genel müdürünün, rüşvet verdiğini iddia eden işadamından belge göstermesini talep ettiği, işadamının da bu talebi, "rüşvetin belgesi mi olur p...!" sözleriyle hakaret ederek cevaplandırdığı, ülkemiz için yüz kızartıcı olan yılları yaşıyorduk.

Bu yıllar hukukun yetersiz kaldığı, ülkemizin ekonomik açıdan en başarısız olduğu 1990'lı yılların habercisi olan talihsiz bir dönemdi. O yıllarda bir gazetenin köşeyazarı Adam Smith'in serbest piyasa ekonomisinin başta gelen özgürlük ilkesi olarak seslendirdiği "bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler" sloganının Türkiye için aşağıdaki şekilde değiştirilmesi gerektiğini dile getiriyordu: "Bırakmayın yapmasınlar, yakalayın kaçmasınlar".
Serbest piyasa ekonomisi düzeninin ekonomik etkinliği sağlama açısından en etkin sistem olduğunun tüm dünyada kabul edildiği bir dönemde, sistemin yanlış anlaşılıp yanlış uygulanmasını hicveden bundan daha anlamlı ve etkileyici bir metafor herhalde bulunamazdı.

Sonuçta 2001 kriziyle ekonomi tarihimizin en büyük krizini yaşadık. Gereken dersleri aldık ve Sayın Kemal Derviş'in reform programıyla ekonomimizi hukuk kurallarına bağladık. Serbest piyasa ekonomisinin gerektirdiği özgürlük ile sistemin yozlaşmasını engelleyen hukuk kuralları arasında başarılı bir dozajı gerçekleştirdik. Sonuç 2002-2007 döneminde ülkemizin ekonomi tarihinde yakaladığı en başarılı dönemlerden biri oldu. 2008 krizinden itibareni hele hele 2012 yılından itibaren, içine girdiğimiz başarısız ortam yeni bir düzenlemenin gerekliliğini açık bir şekilde ortaya koyuyor. 

Servet vergisinin gündeme getirilmesi hayırlı bir başlangıç oldu. İnşallah seçimlerden sonra kurulacak hükümet bu başlangıcı devam ettirir, arkasını getirir.                    
 

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Bir deneme 09 Kasım 2018
Geleceğin tarihini yazmak 01 Aralık 2017
Bayramlaşma köprüsü 23 Haziran 2017