“Tanrı verir ama dağıtmaz”: Kapitalizmin bölüşüm sorunu

Tamer MÜFTÜOĞLU
Tamer MÜFTÜOĞLU KOBİ'LERDEN GİRİŞİMCİLİĞE

Bir Haiti atasözü bu: “Tanrı verir ama dağıtmaz.” Flora ve faunasıyla binbir türlü nimetlerle dolu dünyada yaşıyoruz. Tanrının “eşref-i mahlukat” olarak yarattığı insan sahip olduğu aklıyla bu zenginliklere zenginlikler katarak yoluna devam etti. 1’i bin, 1000’i milyon yaparak yolculuğunu sürdürdü. Tarım toplumundan sanayi toplumuna ve oradan da çağımızda bilgi toplumuna geçerek dünya zenginliğini 10’a, 1000’e katlayarak arttırdı. 

Evet, “Tanrı verir ama dağıtmaz.” Dağıtım işi insanlara bırakıldı. 

Bilindiği gibi reel ekonominin üç alanı var. Bunlardan birincisi kaynak dağılımı. İkincisi dağıtılan kaynakların etkin biçimde kullanılması. Kaynakların dağıtıldığı yerlerde mümkün olan en üst seviyede değerlendirilerek kaynak israfının önlenmesi. Üçüncüsü ise kazanılan zenginliğin, elde edilen gelirin bölüşümü. 

Serbest piyasa ekonomisi kaynak dağılımı ve kaynak kullanımı alanlarında şimdiye kadar denenmiş sistemlerin en başarılısı olarak kendisini kanıtladı. Yeter ki etkin bir rekabet ortamı sağlansın. İşletmelerin tekelleşmesi, kartelleşmesi önlensin. Hakim durumların kötüye kullanılmasına izin verilmesin. Finansal sektörde istikrar korunsun, tüketicinin korunması için gerekli önlemler hayata geçirilsin. Bu işlevleri yerine getirecek olan RK, SPK, BDDK, MB gibi kurumlar oluşturulsun ve bunların etkin olarak çalışmaları için gerekli imkanlar sağlansın. Piyasalar başıboş bırakılmasın, gerekli hukuki kurallara bağlansın. Bu kuralları uygulayacak kurumlar oluşturulsun. Sayın Durmuş Yılmaz’ın ifadesiyle durumlardan kurallar oluşmasın; tersine durumlar kurallara uygun olsun.

Üçüncü alana, gelir bölüşümüne gelince. Burada serbest piyasa ekonomisi başarılı olamıyor. Gelir bölüşümünün tamamen piyasanın kendi kurallarına bırakılması toplumda sosyal huzursuzluklara, mutsuzluklara hatta isyanlara neden oluyor. Serbest piyasa ekonomisinin kendi kurallarıyla gerçekleştirdiği birincil gelir dağılımının hak ve adalet kriterleriyle, sosyal gereklerle belirlenen ikincil bir gelir dağılımı ile yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Burada devlet devreye giriyor. Devletin bütçesini düzenleyen parlamento, öncelikle de iktidardaki parti veya partiler etkili oluyor. Parlamenter sistemlerde uygulama böyle.  

Ülkemizde de 7 Haziran seçimlerine giderken siyasi partilerimiz ülkemizdeki gelir dağılımına odaklandılar. Seçim bildirgelerinde bu konudaki vaatlerini ön plana çıkarıyorlar. Toplumumuzda da konunun büyük ilgi uyandırdığını görüyoruz. Siyasi partilerimiz daha şimdiden devlet tarafından düzenlenen ikincil gelir dağılımı konusunda birbirleriyle rekabete girişti. Asgari ücret seviyesi, emekli aylıkları, düşük gelirlilere sağlanacak sosyal yardımlar bu seçimde en çok konuşulan konular.

Dünya geneline baktığımız zaman da, gerek milletler arasında ve gerekse tek tek ülkelerde gelir dağılımı hep sorgulanagelmiştir. Örneğin ülkemizde TÜİK’in 2013 yılı verilerine göre toplumun en düşük gelir seviyesine sahip ilk yüzde 10’unun milli gelirdeki payı sadece yüzde 2.3 iken; en yüksek gelir seviyesine sahip yüzde 10’unun payı yüzde 31,3 olarak verilmektedir. Aradaki fark 14 kata ulaşmakta. Özellikle emekliler asgari ücretliler (kayıtdışında olanlar onu da alamıyor) mevcut durumdan şikayetçiler. Hele hele işsizler. En zor koşullarda onlar. 

Gelir dağılımında başarılı olmanın yolu bir yandan üretimi artırarak toplumu zenginleştirmekten geçiyor; diğer yandan haksız gelir sağlanma yollarının mümkün olduğunca kapatılması gerekiyor. Rant kapıları sadece haksız kazanç yollarını açmakla kalmıyor, toplumu ahlaki yönden de olumsuz etkiliyor. Bulaşıcı bir hastalık gibi yaygınlaşma tehlikesi taşıyor. 

Üretimi artırmanın yolu insanların niteliklerini artırmaktan geçiyor. Çocuklara ve gençlere mümkün olan en iyi eğitim imkanlarını sağlamayı gerektiriyor. Bilgi toplumunda bu gerçek kendisini çok daha belirgin olarak ortaya koyuyor. Uzun vadeli hedeflerin GSMH, ihracat, kişi başına düşen milli gelir rakamlarıyla değil; PISA sıralamasında ülkenin alması gereken yer olarak belirlenmesi daha anlamlı kabul ediliyor. Daha iyi eğitim imkanlarına kavuşturulan, çağın meslekleriyle donatılan insanlar hem daha çok üretip daha yüksek katma değer yaratıyor, hem de haklarını daha iyi savunuyor. Başkalarının haklarına daha çok saygı gösteriyor. 

O halde zenginlik yaratmada olduğu gibi gelir dağılımında da en etkili yol, insanlara mümkün olan en iyi eğitim imkanlarını sağlamak. Bu konuda kendimizi zorlamamız gerekiyor. Gerekirse anayasamıza bir madde koyalım. Milli gelirin en az yüzde 10’u eğitim harcamalarına ayrılsın. Siyasi partilerimiz bu oranın arttırılması konusunda yarışsın. Hem de eğitimin çağdaş koşullarda yürütülmesi koşuluyla.

Diğer yandan gelir dağılımının sosyal boyutunun sağlanması gereği tüm ideolojilerin, dinlerin, görüş ve inançların ötesinde bir insanlık sorunu olarak muhakkak yerine getirilmelidir. İnsan onuruna yakışan asgari bir gelir herkese sağlanmalıdır. 

Bu konu 1988 yılı Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Fransız İktisatçısı Maurice Allais’in aşağıdaki değerlendirmesinde anlamlı bir şekilde dile getirilmekte. Allais önce serbest piyasa ekonomisinin zenginlik yaratma, kaynak dağılımı ve kaynak kullanımı alanlarındaki üstünlüğünü vurgulayarak başlıyor değerlendirmesine: “Liberal ekonominin müdahaleci ekonomiye üstün olduğuna, pazar ekonomisinin daha adil bir fiyat sistemi getirdiğine, kaynakların çarçur edilmesini önlediğine, tekniklerde gelişme sağladığına ve halkın hayat seviyesini yükselttiğine inanıyorum. Gelişmekte olan ülkeler için de Pazar ekonomisinin en sağlıklı tercih olduğunu savunuyorum.”
Allais serbest piyasa ekonomisinin zenginlik yaratma konusundaki bu üstünlüğünü vurguladıktan hemen sonra şöyle devam ediyor: “Ancak şu hususu da altını çizerek vurguluyorum: Hiçbir ekonomik sistem, eğer halkın büyük bir bölümü üzerinde dayanılmaz insani ve sosyal etkiler yaratıyor ve kurbanların bunda kişisel bir sorumlulukları bulunmuyorsa, ahlaki bakımdan kabul edilemez.”
Allais’in bu değerlendirmesine şu hususu da eklemek gerektiğini düşünüyoruz: Ahlaki bakımdan kabul edilemeyen bir adaletsizliği, gerektiğinde hukukla desteklemek ve hatta perçinlemek gelir. Gelir dağılımında adaleti sağlamanın bunu gerektirdiğine inanıyoruz. 

Bu konuda hukukun gerekliliği tarihin binlerce yıl gerisine giden Çin bilgeliğinin aşağıdaki anonim dizelerinde ne kadar anlamlı ve etkileyici olarak dile getiriliyor: 
“Davalı zengin davacı fakirse,
Davalıdan yana işler yasa.

Davacı zengin davalı fakirse,
Davacıda kalır zinalı arsa.
Davalı da zengin davacı da zenginse,
Bir bahane bulup aradan çekilir kadı.

Davalı da fakir davacı da fakirse,
Bak!
İşte o zaman yerini bulur,
Hak!”

Siyasi partilerimizin ülkemizdeki gelir dağılımına ilişkin yarışlarının milletimize esenlikler getirmesi dileğiyle.
Ama unutmayalım! Tanrının verdiğinden fazla dağıtamayız. Borçlanarak dağıtırsak ileride onları da dağıtıma ortak ederiz. Hem de verdiklerinden daha çoğunu alırlar.    
 

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Bir deneme 09 Kasım 2018
Geleceğin tarihini yazmak 01 Aralık 2017
Bayramlaşma köprüsü 23 Haziran 2017