Uluslararası nakliyede yaşanan deprem ihracatçıyı vurdu
Kapıkule’de 3.160, Hamzabeyli’de 986, İpsala’da ise 500 tır Türkiye’den Avrupa’ya çıkmak için bekliyor idi yazıyı kaleme aldığımda. Kapıkule’de bir gün önceki bekleyen araç sayısının 2.220 olduğunu ve bir günde bu sayıya ulaştığını düşündüğümüzde, bu sayının nerelere ulaşacağını, varın siz hesaplayın.
Hal böyle olunca şoförlerimiz eylem yapmaya başladılar. İnsan hani nerede ihracatçılar demeden edemiyor. Şoförlerimiz elbette bu işten en doğrudan etkilenen oldukları düşüncesiyle bu eylemleri gerçekleştiriyorlar. Zira elde edecekleri kazanç, AB’de geçirecekleri süre ile doğru orantılı. Nakliyecilerin de çok vakit kaybetmeden bu kervena katılmaları da elbette beklenen bir durumdu.
Meseleyi merak edenler için bir özetleyeyim. Sorunun temeli, şoförlerimizin Shengen vizelerindeki maruz kaldıkları kısıtlama ile ilgili. Daha önce pasaportlarında yazan, AB’de maksimum kalabilecekleri süreyi aşabilirlerken, artık AB, bu konuda çok daha sert ve verilen vize sürelerini aşmaya müsaade etmeyen bir tavra büründü.
Dolayısı ile bugün ihracatçılarımızın mallarının alıcılarına teslim edilemediği, aynı şekilde ithalatçıların da beklediği ürünlere ulaşamadığı bir dış ticaret sorunu ile karşı karşıyayız. Ha burada AB’nin uygulamasında bir hata mı var diye soracak olursanız, aslında teknik açıdan olmadığını Ama mesele teknikten öte diplomatik bir sorun. AB’nin yıllardır Türkiye’yi tam bir ortak görmeyişinin ve kabul etmemesinin bugün geldiği son noktayı konuşuyoruz desem abartmış olmam. Gümrük Birliği’nde varolan dezavantajlar acilen çözüme kavuşmalı diye sadece ben yazılarımda ve katıldığım tüm TV programlarında onlarca kez dile getirmişimdir.
Düzensiz göç ve sınır güvenliği önemli etken
İhracatın başarısını konuşurken çoğunlukla üretime, kura, finansmana odaklanıyoruz. Oysa bütün bu çabaların ticari sonuca dönüşmesi, üretilen malın müşteriye zamanında ulaşmasına bağlı. Bugün uluslararası karayolu taşımacılığına doğrudan ihracatımızın ana kolonu olarak bakmamız gerekiyor. Sınır geçişleri, sürücü vizeleri, geçiş belgeleri, güvenlik kontrolleri ve maliyet baskısı birlikte değerlendirildiğinde, nakliyede yaşanan sıkıntının sektörün sınırlarını çoktan aştığı görülüyor.
Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın ağır bir göç baskısı yarattığı açık. Ancak coğrafyanın güçlüğü, sınırların etkin biçimde kontrol edilmesi ve göç yönetiminde işleyen mekanizmalar kurulması ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, bu ihtiyacı daha da büyütüyor.
Burada geri kabul anlaşması konusunda doğru bir ayrım yapmak gerekiyor. Türkiye ile AB arasındaki Geri Kabul Anlaşması, 16 Aralık 2013’te imzalandı. Onaylanmasının uygun bulunduğuna ilişkin kanun TBMM’den geçti ve 1 Ekim 2014’te yürürlüğe girdi. Çözülemeyen mesele, özellikle üçüncü ülke vatandaşlarına ilişkin hükümlerin tam olarak uygulanması ve bunun vize serbestisi süreciyle bağlantısı. Üstelik Türk vatandaşlarının Schengen bölgesine vizesiz seyahat edememesini yalnızca geri kabul başlığıyla açıklamak da mümkün değil. Süreç, başka koşulları ve siyasi anlaşmazlıkları da içeriyor.
Sorunun asıl sahibi dış ticaretçiler
Geri kabul mekanizmalarının etkinliği, kaynak ve transit ülkelerle iş birliği, sınırların kontrolü ve insan kaçakçılığıyla mücadele birlikte ele alınmalı. Sorun yalnızca Avrupa’ya açılan kapılarda çözülemez. Ülkeye girişten ülke içindeki hareketliliğe, lojistik tesislerinden araçların beklediği alanlara kadar uzanan bir koordinasyon gerekiyor. Aynı sorumluluk elbette Avrupa tarafı için de geçerli. Güvenlik kontrolleri gerekli olabilir; ancak bu kontrollerin yeterli personelle, uygun teknolojiyle ve makul sürelerde yapılması gerekir. Bununla birlikte bütün sınır kuyruklarını geri kabul anlaşmazlığına veya düzensiz göçe bağlamak da doğru olmaz. Kapı kapasitesi, karşı ülkenin işlem hızı, altyapı çalışmaları, belge kontrolleri ve dönemsel yoğunluklar farklı gecikme nedenleri yaratabilir.
Çözüm için birbirinden kopuk girişimlerin ötesine geçmek gerekiyor. Geri kabul ve göç konularındaki diplomatik süreçler ilerletilirken, sınır kapılarındaki operasyonel sorunlar da eş zamanlı olarak çözülmeli.
Türkiye’nin ihracat hedefleri ile o ihracatı taşıyan lojistik sisteminin kapasitesi arasında güçlü bir bağ kurmak zorundayız. Üretimi destekleyip sevkiyatın önündeki engelleri çözümsüz bırakmak, aynı hedefe yürüyen iki ayağın birbirine yetişememesi demektir.