Dünyanın yeni duygu haritası
Uluslararası ilişkiler alanının psikopolitik çerçevede analiz edilmesi oldukça yeni bir akım. Devletlerin rasyonel aktörler olarak kabul edilmesi ve sistemin temel aktörlerinin de devletler olduğu varsayımı; yakın zamana kadar “kurtlar sofrası” olarak tanımlanan bu arenadaki davranışları, çıkar hesaplarına dayandırıyordu. Devletlerin aklı olsa bile duygularının olmadığı düşünülüyordu. Toplumsal işleyişin düzenli yürümesini sağlamak üzere, hayali bir toplumsal sözleşme ile yetkilerimizi devrettiğimiz politik bir mekanizmanın böyle bir özelliği olamazdı. Rasyonalitesi ise ancak kararlar, kurumlar ve yaptırımların sistematiği üzerinden anlaşılabilirdi. Devlet denilen şey öfkelenemez, aşağılanma, incinme ya da intikam duyguları hissedemez; travmatize olması beklenemezdi.
Beklenemezdi diyorum, zira artık bekliyoruz. Şimdilerde devletleri oluşturan ve insan olmaktan doğan bazı hak ve yetkilerini devlet olarak tanımlanan siyasi merkeze devreden bireylerin duygu durumlarının, devletlerin davranışına birebir etki ettiğini düşünüyoruz. En azından politik psikoloji alanında çalışanlar olayın bir de bu yönü olduğunu anlatmaya çalışıyor. Toplumun duyguları siyasilerin karar alma süreçlerini etkiliyor; siyasi karar alıcılar da toplumların korkularını, öfkelerini, umutlarını ya da travmalarını tetikleyerek kolektif duygu dünyasını şekillendirmeye çalışıyorlar.
Böylelikle devletlerin davranışları “çıkar” kalıplarının dışına çıkarak kolektif hafızanın, kimlik algılarının ve duygusal ihtiyaçların da bir yansımasına dönüşüyor. Toplumların hafızası bireylerinkinden daha uzun ömürlü olduğundan kuşaklar geçse de unutulmayan yenilgiler, aşağılanmışlıklar, yitirilmiş topraklar, umutlar, mazide kalan “büyüklük” iddiaları bir yerlerde gizlenip, yeniden sahneye sürülecekleri günü bekliyorlar. Tam da bu yüzden dünyadaki politik ve sosyolojik iklim değişikliğini anlamak adına psikopolitik düzlemi de analize katmak oldukça önemli.
Duyguların jeopolitiği
Fransız siyaset bilimci Dominique Moïsi, 2009 yılında yayımladığı “Duyguların Jeopolitiği” (The Geopolitics of Emotion) adlı eserinde dünyayı üç temel duygu üzerinden yorumlayarak, belirleyici duyguların “korku, umut ve aşağılanma” olduğundan bahsediyordu. Moïsi, Batı’nın korkusunun lider statüsünü kaybetmek olduğunu, yükselen Asya’nın geleceğe umutla bakarken, Üçüncü Dünya’nın, özellikle de Arap-İslam coğrafyasının ise tarihsel aşağılanmışlık duygusuyla hareket ettiğini iddia etmekteydi. Rusya, İsrail, İran ve Afrika’ya ayrı başlıklar açarak, onlardaki duygu karmaşalarına da yer veren Moïsi, 2025 yılında yayınlanan “Duyguların Zaferi” (The Triumph of Emotions) isimli kitabında ise küreselleşmenin bitişinin ardından yükselen milliyetçilik ve popülizm dalgasının uluslararası arenada öfke ve hınç duygusunu daha belirgin hale getirdiğini savunuyordu.
Esasen Moïsi’nin duygu coğrafyasının bazı eksiklikleri ve basit genellemeleri de içinde barındırdığı açık. Zira ne Batı’yı ne de Doğu’yu tek bir duygu üzerinden tanımlamak mümkün değil. Örneğin ABD ile Avrupa aynı tarihsel ve siyasal dünyanın parçaları olarak kabul edilseler de şimdilerde yaşadığımız küresel dönüşüme verdikleri tepkiler giderek farklılaşıyor. Bu yüzden bazı yeni kavramların geliştirilmesi daha güçlü bir analitik zemin için gerekli gibi görünüyor.
Saldırganlığın kökeninde “hegemonik kaygı” var
Genellikle kabul edilen gerçek, 20. yüzyılın bir “Amerikan yüzyılı” olduğudur. Bu dönemde iki küresel sıcak savaş ve bir de soğuk savaş yaşanmış, ABD liderliğindeki ittifaklar bunların tümünden galip ayrılmıştı. Soğuk savaşın bitimiyle dünyanın “alicenap imparatorluğu” olarak tanımlanan ABD’nin bugün geldiği durum ise tam bir çözülüş görüntüsü vermekte.
Statü kaybı tarih boyunca devletler için en korkulu senaryolardan birisi olduğundan şimdilerde sergilenen saldırganlığın kökenini “hegemonik kaygı” olarak tanımlamak mümkün. Kaygı, o an var olmasa da ileride gerçekleşebileceği düşünülen bir tehlikeye karşı hissedildiğinden, ABD’yi sarsan paniğin Soğuk Savaş sonrası edinilen, o bariz üstünlük algısını yitirme endişesinden kaynaklandığı görülüyor. Nitekim Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapma” (MAGA) söyleminin, kaybedildiği düşünülen bir ihtişamın yeniden tesis edilmesi arzusuna dayandığı da ortada.
Avrupa’nın psikolojisi ise biraz daha farklı. Buradaki belirleyici kavram, bir topluluğun ortak hedeflere ulaşma kapasitesine sahip olduğuna dair inancın yitirildiğini anlatan “kolektif yeterlilik kaybı” duygusu. Avrupa’nın sorunu, şekillenmekte olan yeni ekonomik, teknolojik ve politik güç mimarisinde rekabet etmekte zorlanmasından ziyade, kendi geleceğini bile belirleyebilme kapasitesine dair özgüveninin sarsılması. Yaşlanan nüfus, isyankâr gençlik, göç sorunları, siyasal parçalanma ve yükselen popülizm, ortak gelecek tasavvurunu daha da zorlaştırıyor. Kısaca ABD kontrolü kaybetmekten, Avrupa ise kontrolsüzlüğü yönetemeyeceğinden kaygı duyuyor.
Doğu’nun dünyasına gelince o, bambaşka kalıplarla şekilleniyor. Rusya ve Çin, geçmişte büyük güç statülerini kaybetmiş iki ülke olsalar da bu deneyimlerini politik tahayyüllerine yansıtma biçimleri farklı şekilleniyor. Rusya, psikoloji literatüründe tehdit veya yoğun stres karşısında bireyin daha önceki baş etme biçimlerine geri dönmesini ifade eden “travmatik bir regresyon” halinde. Sovyetler Birliği’nin dağılmasını tarihin gördüğü en büyük jeopolitik felaket olarak tanımlayan Putin’in söylemlerinden de anlaşıldığı üzere, konu bir rejim değişikliğinden ibaret değil. Büyük güç statüsünün Rusya’da bir tarihsel kimlik olarak algılandığı, geçmişteki imparatorluk coğrafyası üzerindeki hak iddialarından da anlaşılıyor. Nitekim travmatik regresyonun en belirgin özelliği, geçmişin bugünü yönetmeye başlaması. Geçmişte sahip olunan büyüklüğün, bugünün sorunlarını çözmek için yeniden ulaşılması gereken bir hedef haline dönüştürülmesi politik regresyonun açık bir ilanı.
Çin’de ise farklı bir yönelim gözlemleniyor. Çin’in tarihsel hafızasında 19. yüzyıldaki Afyon Savaşları’ndan Japon işgaline kadar uzanan “Aşağılanma Yüzyılı” önemli bir yer tutsa da, ulusal “yeniden canlanma” söylemi dev bir ekonomik, teknolojik, askeri kapasitenin inşasına gerekçe olarak kullanıyor. Kısaca politik strateji “travma sonrası büyüme” modeline daha yakın bir formatta şekilleniyor. Travmatik deneyimlerin yeni bir anlam dünyası, yeni hedefler ve yeni başlangıçlarla bir sıçrama tahtası olarak kullanılması ve kolektif gelişme arzusu bu modelin esas özelliği. Çin’in yaklaşımında da tarihsel bir restorasyon arzusu bulunsa ve eski merkezi imparatorluğun inşası bir hedef olarak koyulsa da Çin’in dünyası daha gelişmeci/ progresif bir yaklaşıma sahip.
Başat aktörlerin duygu dünyası ve zamanın yeni ruhu şimdilerde bu çerçevede şekilleniyor.