Bağlantılı bağsızlık

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

İnsanların tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar birbi­ri ile bağlantılı oldu­ğu lakin belki de hiç­bir zaman bugünkü kadar bağsız ve yalnız hissetmediği tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. Bağlantılarımız çoğa­lırken, bağlarımız za­yıflıyor; iletişim imkanlarımız artarken birbirimizle etkileşi­mimiz ise azalıyor. Dev bir kala­balığın ve gürültünün içerisinde derin bir yalnızlık ve sessizlikle boğuşuyoruz. Binlerce, hatta on binlerce bağlantımızın olduğu di­jital dünyamızdan çıkıp da üç beş kişilik aile sofralarımıza oturdu­ğumuzda hissettiğimiz o garip sessizlik, belki de içinde bulun­duğumuz sosyal evrenin en çarpı­cı çelişkisi. Herkese ulaşabilir ol­sak da giderek daha az insana ta­hammülümüz var. Dünyada olup biten her şeyden haberdarız lakin bildiğimizi düşündüğümüz şey­leri ve birbirimizi giderek daha az anlıyoruz. Ellerimizdeki tele­fonlarla kurabildiğimiz bağı, sev­diklerimizle, ailelerimizle, akra­balarımızla, yurttaşlarımız ya da dindaşlarımızla kuramıyoruz. En yakın dostumuz haline gelen ya­pay zekâ modelleri ile kurduğu­muz o örtüsüz samimiyeti canlı varlıklarla kuramıyor; sorunları­mızı onunla çözerek, onunla dert­leşiyor, tartışıyoruz. Zira birbiri­mize güvenemiyor, güven de ve­remiyoruz.

Üstelik bu güvensizlik ve yal­nızlık duygusu yalnızca bireyle­re mahsus değil. Toplumların ve devletlerin de içine düştüğü ye­ni bir ruh halinden söz ediyoruz. İnsan ilişkilerinde mesafe nasıl güvenin yerine geçtiyse, tedbir ve kuşku nasıl dayanışmanın ye­rini aldıysa, uluslararası ilişkiler sisteminde de keskin ittifakların yerini geçici ortaklıklar almış du­rumda. Anlaşmalara bağlılık ar­tık bir fantezi. Zira artık çıkar he­sapları, sadakat ve dayanışma fik­rinden daha güçlü. Müttefiklere güven ve atılan imzalara bağlılık eğilimi; hem “gerektiğinde yardı­ma gelineceğine duyulan şüphe” hem de “yapılan ittifak nedeniy­le istenmeyen çatışmalara sürük­lenme” riski nedeniyle aşınmaya devam ediyor.

Bir zamanlar birbirlerine ne kadar bağlı olduklarıyla övünen, birimize yapılan hepimize yapıl­mıştır diyen devletler, bugün bir­birlerine olan bağımlılıklarını azaltmanın peşindeler. Uluslara­rası ticaretin barışı getireceğine, ekonomik karşılıklı bağımlılık olursa çatışmaların önlenebile­ceğine inanılan bir dönemden, savaşların ticaret ortamına kay­dığı, bağımlılıkların bir ulusal gü­venlik tehdidi olarak algılandı­ğı bir dünyaya hızla geçiş yapmış durumdayız.

Gerçekten de “küresel sistem­de devletler hiçbir zaman bu ka­dar bağlantılı olmamış ve belki de hiçbir zaman bu kadar birbirin­den ve bağlarından kurtulmaya çalışmamıştı”.

Bağımlılıktan kurtulma arayışı

Küresel sistemde bağlar, bağ­lantılar ve bağımlılıklar artık farklı anlamlara sahip. Bağlar or­taklık ve aidiyetleri, bağlantılar ittifakları, ekonomik vs. ilişkile­ri, bağımlılıklar ise giderek da­ha da belirginleşen güç asimet­rilerini, kırılganlıkları anlatıyor. Devletler açısından stratejik ter­cih, bağlantıları çoğaltırken ba­ğımlılıkları azaltmak, bağları ise olabildiğince esnetmek yönünde. Bir zamanlar güvenliği güvence altına alan uluslararası bağlar ve bağımlılıklar bugün küresel risk­lerin ulusal sınırlara taşınmasın­dan sorumlu tutuluyorlar.

Oysa küreselleşme denilen sü­recin en klişe vaadi, karşılıklı ba­ğımlılıklar üretmek yoluyla ulus­lararası çatışmaların azaltılma­sıydı. Birbirleriyle ticaret yapan, ortak üretim zincirlerinin içinde yer alan, ortak finansal sistemle­re bağlanan ülkelerin savaşmak yerine uzlaşmayı tercih edeceği varsayılıyordu. Varsayıma göre; karşılıklı bağımlılık arttıkça sa­vaşın maliyeti yalnızca düşmana değil, saldırgana da yansıyacak, sistemin bütün unsurları aynı ge­mide oldukları sürece gemiyi ba­tırmaya teşebbüs edemeyecek­lerdi.

Lakin karşılıklı bağımlılık, kar­şılıklı güven yaratmaya yetmediği gibi gemi; hem korsan saldırıları hem de kaptan mürettebat ilişki­sindeki asimetri nedeniyle rota­sını kaybetti. Gemideki iş bölümü ve sorumluluklar birer baskı ara­cına dönüştü. Kimin dümende, kimin yakıtta, kimin rotada, ki­min can yeleklerine yakın pozis­yonda olacağına dair uzlaşmazlık, gemiyi yürütmekten daha önemli hale geldi. Herkes aynı gemidey­ken bile herkesin farklı bir limanı hayal etmesi gemiyi açık denizde yelkensiz bıraktı. Küreselleşme denilen şey durdu ve hayatta kal­mak için çırpınmaya başladı.

Daha açık tabiriyle küresel sis­temde enerji tedariki, ödeme sis­temleri, yarı iletkenler, kritik mi­neraller, teknoloji altyapıları ve hatta gıda ticareti ortak bir ara­yış olmaktan çıkıp tekil jeopo­litik mücadelenin araçları hâ­line geldi. Nitekim şimdilerde ABD’nin en büyük arayışı, Çin’e olan üretim ve teknoloji bağımlı­lığını azaltmak iken, Çin ise Ame­rikan teknolojilerine ve finansal sistemine bağımlılığını sınırla­ma çabasında. Avrupa Birliği bir yandan Çin’den tamamen kop­masa da kritik alanlarda riskle­rini azaltmayı hedeflerken, diğer yandan Trump yönetiminin tica­ret ve güvenlik politikalarındaki baskıcı uygulamaları göğüsleme­ye çalışıyor. Rusya’nın derdi ise daha farklı. Ukrayna savaşı ne­deniyle girdiği finansal darbo­ğazdan Batı’nın finansal ve tek­nolojik sistemlerine alternatif­ler geliştirerek çıkmak zorunda. Enerji ihracatında Çin ve Hindis­tan’a ağırlığını kaydırırken, BRI­CS üzerinden Batı merkezli ku­rumları dengeleme arayışında. Ancak bu durum onun için başka bir bağımlılığın kapısını açıyor. Batı’dan dışlandıkça Çin’in sı­cak kollarına doğru itiliyor. Bunu çok istediği de söylenemez. Orta ölçekli devletler ise ya bağımlı­lığa razı olup kendilerini bir bü­yüğün korumasına alıyor ya da Hindistan ve Türkiye gibi “çoklu hizalanma” taktiğiyle tek bir güç merkezine bağlanmadan fark­lı ortaklıklar kurmaya çalışıyor. Amaçları, stratejik özerklikleri­ni bir ölçüye kadar koruyabilmek.

Güvensizlik sarmalı

Tüm bu bağlantılanma-ayrış­ma süreçlerinde ilginç olan, hiç­bir ülkenin gerçekte birbirleriy­le ilişkisini kesmek istememesi. Ancak bir yandan ticareti, yatı­rımları ve diplomatik temasla­rı sürdürmek isteseler de bu iliş­kilere güvenmiyorlar. İstedikle­ri şey; içinde bulunduğumuz bu krizler yüzyılında riski dağıtmak ve alternatif kaçış alanları oluş­turmak…

Uluslararası ilişkiler literatü­ründe buna ‘hedging’ yani riskle­ri farklı ilişkiler üzerinden den­geleme stratejisi diyebiliriz. Hiç­bir devlet tek bir gücün, tek bir bağlantının üzerinden konumla­narak bütün geleceğini onun sta­tüsüne bağlamak istemiyor. Tam da bu sebeple uluslararası sis­temde ittifaklar ortadan kalkma­sa da nitelik değiştiriyor. Kalıcı ve net aidiyetlerin yerine konuya, zamana ve çıkara göre şekillenen ortaklıklar çoğalıyor. İş birliği ve rekabet aynı anda ve aynı iki dev­let arasında şekillenebiliyor. Yeni dönemin asıl meselesi de bağım­lılıkların ortadan kaldırılması de­ğil, yönetilmesi. Bağlantılarımı­zın bağımsızlığımızı sürdürebil­mesi üzerine odaklanmak lazım.

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 11.721,72 -2,89 %
Dolar 49,5140 0,10 %
Euro 55,6475 -0,01 %
Euro/Dolar 1,1227 -0,11 %
Altın (GR) 6.604,45 0,37 %
Altın (ONS) 4.177,08 0,29 %
Brent 107,64 3,42 %